Hello Belgium!

seen from Croatia
seen from China

seen from United States
seen from Russia

seen from Germany

seen from Germany
seen from Brazil
seen from Canada
seen from Italy
seen from Germany
seen from Ukraine

seen from Algeria
seen from China

seen from Russia

seen from United States

seen from Türkiye
seen from Singapore
seen from Germany

seen from United States
seen from Bangladesh
Hello Belgium!
Shindong and Leeteuk visiting beer museum in China
De Koninck Beer Museum in Antwerp
Belgium is known for chocolates and beer. So when you visit Antwerp, why not visit the iconic De Koninck Beer Museum?
Belgium is known for chocolates and beer. So when you visit Antwerp, why not visit the iconic De Koninck Beer Museum? In this blog, we’ll explore the fascinating history of the beer and brewery in the diamond capital of the world. The Roots of the Brewery Brewery has stood the test of time. It has weathered wars and societal changes while consistently delivering exceptional beers. Interesting…
View On WordPress
Ad
Sapporo Beer Museum
26th Oct. Beer & Friends
Wake up. Sore back. Weird dreams!
I was deciding what to do today and I've decided I'm going to have a look at the Sapporo beer museum. I love beer! I don’t think I’m an alcoholic but after this weekend I’m starting to wonder... I didn't have a drink yesterday; I mean I didn’t have a drink on purpose.
So I get there and I’m 40 minutes early... I thought it opened at 10.30 but google was wrong, it was 11.30… no worries, there's a beautiful park here so I'll do some more Japanese on Doulingo! Man I love that app! A few minutes passed and through these old school looking speakers randomly placed throughout the park they started playing some old school bangers! I felt like I was a part of Charlie and the Chocolate Factory or in Santa’s Village or something... except the main focus was beer! GREAT!
So 11.30 came around and I wondered in. Beer beer beer! 'Sweeeet, what does mine say!' There was a short film in Japanese that I couldn’t be bothered watching and then there was the layout of the old factories, the different labels over the years, different bottles and how Sapporo Beer became famous! It was quite interesting but again, most of it was in Japanese. There was English writing on the side but I am lazy so I didn’t read it. I'm happy with the brief explanations, straight to the point. On the way out there were pictures of the old posters they used to advertise Sapporo beer! So cool! Then I went down to the tasting. You had to pay at a vending machine and then take your ticket to the counter. Most people were getting 3 but I had no idea what I was doing so I just got one. Not really a tasting of different beer but whatever, I loved it and it was probably a good thing that I only had one! Oh and only $2.50 for a pot, bargain!!.
After the Sapporo beer museum I wondered back the way I came. Saw a 7/11 so I went to steal their Wi-Fi. I knew there was another op shop in this area so I had a quick Google and it was literally a block away! Perfect! Picked up a new hat, some jewelry and a new coin purse. So many coins in Japan I can't keep up! I headed back to Sapporo station where I over ordered and got fried rice, pork curry and miso for lunch! It was so delicious! Japan's food is amazing and I am so stoked to be here! (Keeley pleeease watch what you eat so you don’t get fat!)
Back at the hostel I have to get ready for dinner. I am meeting up with Saori and her family. Saori came to Australia with an exchange program when I was in year 4 and she stayed at our house for 6 weeks. I was getting nervous.
She picked me up around the corner from my hostel with her daughter. We drove to her house and I could tell that her daughter was very nervous. She had told all her friends that her mum’s friend from Australia was coming for dinner and they all wanted to meet me! Now I'm nervous haha! I gave her one of the koala souvenirs I had bought from Australia which seemed to lighten the mood. We got to their home and walked to the park where the friends were waiting for us. They were very cute and shy but we were all smiling. They introduced themselves in English and looked very happy when I could understand them. Also the dogs were so kawaii!! Except Saori's, that pup got super vicious later on! Angry puppy! We left the kids and went to the cake store where we picked a small cake for everyone for dessert and to the groceries to get some things (sashimi and beer) for dinner.
When we got back to the house, the dog was going mad! Saori stepped out with him to try and calm him down and I hung out with the kids. I gave them some more koalas for them to give to their friends which they loved!! Kawaii they said! They showed me their rooms (which were very clean) and then Saori's daughter gave me a gift! It was a love heart she made from colourful plastic the day before, it was very cool! Her husband Yuki is very nice as well. We talked about our love for beer and their lovely new house! Saori designed the house and Yuki was allowed to design the shower room. This meant that the shower room was 3 times the size that it was originally supposed to be! He was very happy with his input! As you would be!!
We sat down for dinner and on the menu was temaki (roll your own sushi), a pork and rice dish and pork miso soup. Very delicious!! We had a break before dessert where we drank more beer and played her son's video games. I did beat him in the end mwahaha! Nailed it! (I’m sure he let me win though!) Then we had our cakes with a coffee and it was time to leave. It was so great seeing Saori and her family! They welcomed me into their home and we all had a great night! She dropped me off at my hostel and gave me a cute little Halloween gift with sweets inside! What a great night!
PRAG- 1. GÜN
Bir gezi yazısını yazabilmek için bile, duygusal bir motivasyonun veya yoksunluk hissiyatının, kalbimi tekmelemesiyle kalemi ve kelamı elime alabiliyorum =) Bu çok geç kalınmış bir Prag ‘deneyim’ yazısıdır.
Öncelikle bu gezinin backgroundunu anlatmalıyım... 12 yaşında Kafka okumuş ve ‘Dönüşüm’ kitabındaki Gregor Samsa’nın, süpürülüşüne yıllarca içerlemiş ve ailesini affetmemiş bir çocuk olarak, kendimi, Kafka’nın tümcelerine gark etmiştim. Daha sonradan soyut düşünebilme yetisinde baya bir yol katedip, her şeyi metaforlarla anlatmaya ve anlamlandırmaya çalışan bir edebiyat tutukununa dönüşünce, Kafka’nın ne demek istediğini o zaman daha iyi anladım. Ve anladığım günden itibaren, Samsa’nın ailesine olan kızgınlığımın yanına, insanlara olan kırgınlığım da katmerlenerek eklendi.
Peki beni bu denli etkileyen yazar, nerede yaşamıştı? 8. sınıfta, bu sorunun cevabını öğrenmiş ve Prag’ı ilk yurtdışı deneyimim olarak zihnime kazımıştım. Kıbrıs ve Sakız Adası’nı bir izmirli olarak yurtdışından saymazsam, afferin bana diyebilirim. Üniversite yıllarımda yeltenip, hangi korkaklıktan dolayı ertelemiş ve yeşil pasaportun nimetlerinden bundan dolayı faydalanamamış olmak, şimdiki beni çok kızdırıyor... Her neyse 14 yıllık bir gecikmeyle bunu gerçekleştirebildim, hem de tek başıma yine afferin bana =)
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki benim gibi ilk yurtdışı deneyiminiz Prag olacaksa, çok yazık, çünkü benim ve birçok arkadaşımdan da edindiğim bilgiye göre, görüp görülebilecek en güzel yerlerden biriyle başlamış oluyorsunuz ve gittiğiniz her ülkeyi orasıyla kıyaslıyorsunuz, çok elzem değilse buraları ilk sıralarda görmek, orta halli yerleri gezdikten sonra bu deneyimi yaşamanızı şiddetle tavsiye ederim.
Diğer bir itiraz ve önerim, daha önce Prag’a ya da Orta Avrupa turuna ‘Turla’ gitmiş dostlarınızı dinlemeyin, ben Prag’da dört gece beş gün kaldım fakat sadece 1. Bölge’de en önemli ‘BAZI’ yerleri dolaşabildim. Her yeri adımladım, sadece havaalanından kaldığım yere gelirken ve dönerken otobüsü kullandım. ‘Prag küçücük yer, bir gün yeter, zaten sadece bir eski meydan var, bir de köprü hepsi bu’ diyen insanların ruhuna koca bir şamarla selam ederim. Kaldığım dört gün yetmeyip, kendimi sadece zemin etüdü yapmış olarak addediyorum...
Ve artık anlatmaya başlıyorum =)
Yıllardır Booking’ten nerede kalabilirim araştırması yaptığım için, kalacağım yerin seçimi aslında çok zor olmadı. Birinci bölgede, yani eski meydanın (Old Town) hemen arkasında Yahudi mahallesinde bir ev kiraladım. Fotoğraflardan çok hoşuma gitmesinin yanında gittiğimde beni iki sürpriz daha karşıladı. Konumunun bu kadar güzel olabileceğini tahmin ederdim ama Franz Kafka’nın ilk evinin olduğu sokağın o sokak olduğunu ve meşhur heykelinin orada 100 m ilerimde görmek çok güzel bir ‘merhaba’ idi. İkinci sürpriz ise, benim tanıyan arkadaşlarımın çok yakından bildiği zaman zaman aramızda esprisini yaptığımız, Cihangir’in meşhur yüksek tavanlı, kendine özgü mimarisiyle beni yazmaya meylettiren evleri ve dokusu. Dört gün boyunca yıllardır hayalini kurduğum o evlerden birinde hem de Prag’da hem de Kafka’ya komşu olarak yaşamak inanılmaz bir şans ve mutluluktu. Tüm apartmandaki daireler bir acenta tarafından kiralanmakta ve siz sadece kiraladığınız dairenin ücretini ödemek ile mükellefsiniz. Kişi sayısını beyan edebilir lakin daire kapasitesine göre kişi sayısı sizin belirleyebilirsiniz. Benim dairem iki odalı bir daireydi ve toplam 6 kişilik yatak kapasitesi vardı. Dört gün için inanılmaz cüzi bir miktar ödedim, 4 ya da 6 kişi bir arkadaş grubunuzla gitmeniz doğrultusunda konaklama ücreti çok komik bir rakam olacaktır.
Şaşırdığım bir diğer nokta ise, evi kiraladıktan sonra çıkış günümde sadece anahtarı masanın üzerine bırakmamı ve kapıyı çekmemi istemeleri, prag haritasını hediye etmeleri ve gezebileceğim yerleri işaretlemeleri, pasaportta edindiğim ön yargımı yıkmama sebep oldu.
http://www.praguehotels.cz/en/hotel/prague/eliska-old-town-apartments-elisky-krasnohorske-4_11
Bu linkten ve Booking’ten aslında tam olarak ne demek istediğimi daha da somutlaştırabilirsiniz... Daha başka seçenekler, yahut otellerde mevcut fakat ben Prag’ın ruhunda dolaşmak ve ait olmak istediğim için bir ev kiralamayı tercih ettim.
Az önce de bahsettim aslında, pasaportta 15 dk polis ile bakıştık ben 7. dakikada tüm belgelerimin, otel rezervasyonumun, dönüş biletimin çıktılarını çıkarmaya başladım. Üç kez pasaportumu kapatıp, kenara koyup, suratıma bakıp koca mühürü kaldırıp ve hala suratıma bakıp basıp- basmama konusunda bir tereddütü varmış mizansenini canlandırdıktan sonra ikimiz de olaysız dağıldık. Bu gerginliği yabancı herkese yaşattıklarına eminim. Çek halkı hakkında hediyelik eşya alışverişi dışında bir etkileşimde bulunmadığım için bir yorum yapamasam da ‘soğuk’ sıfatını gönül rahatlığıyla kullanabilme hakkına sahip olduğumu düşünüyorum... Demem o ki ilk başta bu gerginlikle karşılaşabilirsiniz, hazırlıklı olun.
Prag’da kullanılan para birimi Çek Kronudur. Ben bir döviz bürosundan bozdurmak yerine, oradaki bankamatiklerden Kron olarak çekmeyi daha güvenli buldum. Harcayacağım tüm parayı hesabıma yatırıp, havaalanından çıkmadan önce ortak bir atmden kron olarak çekebildim. Bizim 1 tl miz onların 9 kronuna tekabül ediyor ve atmlerden günlük Türkiye’de olduğu gibi 1000 tl yani 10.000 kron çekebiliyorsunuz.
Havaalanın çıkışında şehre gidecek otobüsler mevcut ben onlarla ulaşımımı sağlayarak Prag merkeze geldim. Yeraltında bulunan marketlerden de biraz alışveriş yapıp, kalacağım yerin yolunu tuttum. Biraları, ekmekleri ve Kıbrıs’tan da aşina olduğum bazı peynirleri harika.
Bir diğer önerim, Prag’a gitmeden bir harita çıkarın ve gideceğiniz yerleri işaretleyip, şehre şimdiden hakim olmaya başlayın. ‘Prag çok küçük bir yer’, sözleri sizi yanıltmasın, zamanınızı kayıp sokaklarda geçirmek yerine, yeni yerler keşfetmek çok daha eğlenceli olacaktır.
Kaldığım yerin konumundan dolayı hemen eşyalarımı bırakıp, kendimi eski meydanın kollarına attım. Varışım akşam üstüne denk geldiği için şehrin ışıkları algımdaki Prag resmini yavaş yavaş aydınlatıyordu. Bu yazımı okuyan arkadaşlarım diyecektir ‘yine mi aynı tümce Dilşah’ diye ama eski meydana geldiğim an, kendi haccım başlamıştı. Tavaf edercesine olduğum yerde defa kez dönüp durdum, algım hiçbir şeyi algılamıyor, her şeyi hissediyordu. Sarhoşluk kelimesinin, hangi deneyimden sonra ortaya çıktığını bilemem fakat benim yaşadığım deneyimden sonra, alkolle bu sözcüğün arasındaki tüm anlam bağıntısı yok oldu...
Meydana çıktığınız zaman sizi sokak sanatçıları karşılıyor, müzik yapanlar, eğlendirmeye çalışanlar, turistler...
Ben bir banka oturup hayalime uzun uzun baktım. Ocak ayının sonlarında gitmeme rağmen hava o kadar tatlı ve keyifliydi ki. Dört gün boyunca ne yağmur yağdı ne de kar. Yağan kar görme umudumu Prag’da gerçekleştiremediğim için üzülsem de, hiç üşümeden her yeri gezebilmek çok büyük bir şanstı.
Eski meydanı dolaşırken fark ettiğim bir diğer şey ise, meridyen çizgisi...
Etrafta bir sürü kafe, restorant ve ayakta bir şeyler atıştırabileceğiniz satıcılar var.
Ben ilk günkü tercihimi Mcdonalds’tan yana kullanıp hemen Beer Museum’a doğru ayaklandım. İnsanların iş çıkışı geldikleri ve bir bira içip kaçtıkları çok sıcak ve Çek biralarını deneyimleyebileceğiniz çok ilginç bir yer. Su bardaklarında denemeniz için seçtiğiniz biralardan bir derleme yapabiliyorsunuz ve içtiğiniz biraların adının ve fiyatının da olduğu bir fiş ile size servis ediyorlar.
Tek başıma bara oturup, öncelikle biraz gözlemledikten ve karar veremedikten sonra =) ilk on birayı denemeye karar verdim. Tek başınanın altını çiziyorum, çünkü zerre sizin rahatsız olabileceğiniz hiçbir eylemle bulunduğum süre zarfında karşılaşmadım. Tek olmak, kadın olmak, Prag’da yalnız gezmeniz için hiçbir korku unsuru teşkil etmemektedir =)
On biradan oluşan bu güzel biralara toplamda 30 tl den az bir ücret ödüyorsunuz.
Biraların rehaveti ve günün yorgunluğuyla ilk günümü böyle tamamlamış oldum. Eski meydan, kaldığım ev ve beer museum, birbirinin paralelinde olan konumlarda yer alıyorlardı. O yüzden ulaşıma zaman harcamamak, gün sonunda yorgun size bir hediye gibi geliyor...
Bakalım ikinci gün hangi rotalarda yürümüşüm...
Sapporo Beer Museum, Sapporo, Japan. February 2015