coşkuyla gittiğim her yerden elimi tel örgülere sürerek döndüm.

seen from United States
seen from Netherlands
seen from China

seen from United States
seen from United Kingdom
seen from China
seen from Russia

seen from United Kingdom
seen from Hong Kong SAR China
seen from United States
seen from China

seen from Netherlands
seen from United States
seen from United States
seen from China
seen from Türkiye

seen from United States

seen from United Kingdom
seen from United States

seen from United States
coşkuyla gittiğim her yerden elimi tel örgülere sürerek döndüm.
bağrımda ateşi dinlendirdiğim günlerim geçti.
Ümitköyde kafelerin ve sitelerin arasında kalmış saklı bir bahçe... Etrafındaki sitenin adıyla uyumlu insana mutluluk veriyor. #mutluköy Yeşilliğe, çayıra çimene, ağaca hasret şehir insanına nefes aldıracak keyifli bir alan. Çocuklar koşup zıplarken, kahve ve tatlılarla büyüklerin de mutluluklarına mutluluk katacak kafelerin de bonus olarak bulunduğu gizli bir park. Nefes almak, sakinleşmek, yeşilin, güneşin tadını çıkarmak, huzur bulmak, yürüyüş yapmak için şehirde daha çok bulunması gereken yerlerden biri. Sağlıklı, mutlu, keyifli haftasonları... . . . #yazmak #yazmaküretmektir #yazmaksihirdir #oku #gez #yaz #kitaplar #kitap #herkitapbirmacera #yazarolmak #writer #author #books #kitaplaraşkına #kitapkurdu #sihir #yazar #kitapoku #yazarlar #yazarınyolculuğu #romanyazmak #romançalışması #yazmakbirserüven #yaratıcıyazma #yazmayadevamet #yazmaksihirlidir #okumak #kitaplarsihirlidir #kitapkeyfi #yazar (Mutluköy Sitesi İşletme Kooperatifi) https://www.instagram.com/p/BvWC-Xkl7m0/?utm_source=ig_tumblr_share&igshid=1m0vktgh6ctmj
19 aralık 2017
24:40
Kırsal mı?
Şu üstte görmüş olduğunuz başlığı o şu an dördüncü yazışım oraya ve altına döşemeye başlayıp da kaybolan paragraflarımdan hiç bahsetmeyeyim. Önce elim bi yere değdi ve yazdıklarım uçtu gitti; sonra dur bi foto ekleyeyim dedim, sayfa geri gelmedi; en sonunda da ipad in şarjı bitip kapandı, açtığımda yazılanlar gene gitmişti. Ama bakın inatla yazıyorum. Ve her seferinde daha komik daha eğlenceli oluyor yazım.
Evet evet kırsal dedim. Tam üç kez kırsal dedim, bu dördüncü deyişim. Zaten üç yıldır diyorum. Kızım sekiz aylık olmuştu ve ben kırsal demeye çoktan başlamıştım. Önceliğim ek gıdaya başlayan çocuğuma temiz, zehirsiz (bakın “organik” demekten imtina ediyorum ki o ayrı bi yazı konusu) gıda bulma telaşımdı. Önce temiz neydi zehirsiz neydi onu öğrenmem gerekir diye düşündüm. Zaten hamileliğimle beraber marketteki hazır paketlerden hep uzak kaldım, meşhur sodyum benzoat maddesi sağolsun zira içine katılmadığı hazır gıda yok gibi. Hamilelik hormonlarım bunu çok abartmış olmalı ki elimdeki her paketin içeriğini ince ince okuyup, olmaz bunları yiyemem deyip deyip alışverişleri yarıda kesen kıl bir kadına dönmüştüm. Tabi çocuk doğunca, ilk iki ay sütüm yeteri kadar gelmeyip bebem avucumun içinde erimeye başlayınca, doktorun: “mama zehir değildir, vermen lazım, başka sıkıntılar oluşur çocukta, 3810 gr doğmuş çocuk, prematüreye dönmüş” demesiyle tabi sonuçta doktordur, dedik ve palm yağı tıkılmış mamayı iki ay dayadık körpeme, ahh içimde çok yaradır o her düşündüğümde kanayan. Ancak sonrasında sütüm bolca geldi de tam iki buçuk yıl doya doya emzirdim bebemi de bu da tesellimdir.
Laf lafı açıyor işte, bu mama işindeki gibi olmasın diye artık her şeye dikkat eder oldum, her şeyin üzümünü yedim, bağını sordum kısaca. Yetmedi, evdeki ekoloji, tarım kitaplarına sardım; zamanında demek ki varmış bi kıpraşma ki bünyede, almış da bi kenara koymuş olduğum kitaplar bu evdekiler. Sonra üstüne eklendi tabi, al al al oku oku oku. Şişti bünye tabi, elimi attığım hiç bi gıdaya güvenmez oldum, şehir üstüme üstüme gelmeye başladı, trafik, gürültü, bi kahve içmek için bile avm ye gitme zorunluluğu, iki ağaç gölgesi için siteden çıkmaz oldum. Resmen bi truman show oldu hayatım, sitenin içindeki küçük marketten almaya başladım alıncakları ki zira artık pek gıda da almıyorum oralardan; park desen sitenin içinde, eczane, sağlık ocağı , koru, al termosu al bebeni in ağaçlık yere, araba da yok trafik de; hatta okul bile var. Fakat bu iş de daraltmaya başladı beni, kendi dünyamda kendi kendime yaşar oldum. Arkadaşlarım ayda yılda bi gelirlerse, âlâ. Benden tık yok, ne arabayla ne toplu taşımayla hiç bi yere canım gitmek istemez oldu. İnsanlar kaba, kızgın, tahammülsüz, normal tabi, cinnet şehri burası, hayat zor ve vahşi; vahşiden kastım tabi medeniyetin vahşiliği, zor çalışma şartları, eşitsizlik, hor görülme, kötü niyetler, çıkar ilişkileri …..
Taşınalım da taşınalım, bırak işi de bırak, sıçayim beyaz yakaya diye sevgilimin başının etini yemeye başladım durdum. Hayır benim adam zaten köyde büyümüş, bütün çocukluğu ve ergenliği, fındık toplamakla geçmiş sonra köyden bi çıkmış, köye değil kasabasına bile uğramamış, istememiş. Şimdi adamın başının etini yesen ne fayda. Ama vazgeçmedim tabi, annemden her dönüşte, Dikili Ayvalık, Altınova'da girip çıkmadık köy bırakmadık, baktık sevdik, sevmedik, eledik, olur dedik, olmaz dedik, düşündük taşındık, bi orta yolu bulalım dedik, deneyelim dedik sonunda. Dedik demesine de köyler hayalimdeki gibi değildi. Öyle böyle betonlaşmış köyleri biraz eleyip bıraktık bi iki köy ama oralar da şehirden pahalı anacığım. Alalım da bi iki seneye toparlanır taşınırıza daha gelemedik üç yıldır. Zaten istanbul dedin mi sıçtın sen, yolunacak kazsın emlakçılar için. Neler gördü bu gözler, nelere şahit olduk; zeytinliği imarlı, köyiçi diye bize dünya paraya kaktırmaya çalışanı mı ararsın, hisseli, sorunlu yerleri bize aldırmaya çalışanı mı, üç kuruşluk yeri, on kuruş diyeni mi artık daha bunlar masum olanları. Böyle böyle kaydı elimizden hayallerimiz. Hele bu Ayvalık tarafı ve hele Mutluköy, Murateli, hatta Türközü almış başını gitmiş köyler. Sanıırım çok göç almış şehirden. Köyde hep kocamanlar(yaşlılar) var , onlar da göçtükçe ahirete, çoluk çoçuk toplanıp bi şehirliye kaktırma telaşına düşüyorlar sanırım, tabi bi de emlakçı çakalları da var. Kesin köyün bütün selalarını dinliyordur, çakallar, günü meftunundan onlara da bişiler düşer mi diye. Biraz ağır oldu ama, durum vallahi de budur. Yani insan bi nebze anlıyor Ayvalık popüler, turistik, yakın köyler de pahalı olur diye ama bu Dikili köylerine bi anlam veremiyor insan, çaprık, beton bi şehirleşme, kalabalık, hep yazlıkçı, turist dediğin emekli teyzeler, dedeler; tamam deniz temiz, güzel de yani köylük yerler denize uzak ama Ayvalık köylerinden pahalı.
Yani evet kırsal dedim, dedim de n'oldu. Kapımı açınca sonsuz yeşilliğe açılsın, sabah kalkınca önce hayvanları doyurma telaşına düşeyim, folluktan iki yumurta alayım, bostandan sebze, ayağım toprağa değsin, çocuğum elini uzatınca toprağa, hayvana dokunsun, insan gibi yaşasın, kendimize ait zamanımızı istediğimiz yavaşlıkta yaşayalım istedim. Çok mu yahu, deniz istemedim, manzara demedim, tarihi, turistik yer demedim. Tezek kokulu, çamurlu yollarında kaya kaya, düşe kalka yaşayacağımız bi yer istedim. Çok mu!
Ama işte gerçek hayat bu kadar da pastoral olmuyormuş ki daha köydeki insan ilişkilerini nasıl kurarız, sınırlarımızı nasıl çizeriz, ne iş yapar neyle geçiniriz, elektriği kendimiz üretir miyiz, yağmur hasadı yapabilir miyiz, hayvan besleyebilir miyiz hatta sobayı yakabilir miyizler var.
Ama yine de umudum var. İlla ki vardır bi yerler bize göre. Kocaaaa ülkede kırsalda yaşayacak bi yer vardır dimi? Vardır vardır. Bana göre, artık şehir dediğimiz yer, bizi sömüren, mutsuz eden, nefessiz bırakan, hep daha çok harcamamız için bizi sürekli borçlandıran bi mekanizmaya dönüştü. Sonuçta şehirden beslenenen bi tarafım kalmadı, ne sanatçıyım, ne tıp doktoruyum, ne mühendisim, ne sahne sanatçısıyım, ne televizyoncuyum, ne haberciyim. Sıradan beyaz yakalı bi işçiyim diyebilirim. Benim varlığım bu şehre bi şey katmaz ya da yokluğum bi şey eksiltmez şehirden. Off neyse uzadıkça uzuyor bu mevzuu, kapatamıyorum konuyu, noktayı koyamıyorum. O zaman şöyle bi cümleyle veda edeyim bugünlük; kırsal mı; üstüne daha yazacaklarım var….
#Mutluköy #Ayvalık (Ayvalık)