Kitaplıktan eğer Didem Madak, Birhan Keskin, Tezer Özlü kitaplarını topladıysam yanıma, anlıyorum ağrıyan yeri var içimin. Anlayamadığım, üzerine düşünmek istemediğim, hatta yalnızca sokak lambası yanan caddelerde, kimselerin olmadığı, nefes nefese kalana kadar koşmak istediğim, kendimden mi, başkasından mı, aklımdan mı, kalbimden mi bilmeden, yalnızca kaçmak istediğim yere gelmişim yine.
Yaş aldıkça uzak durman, elini değdirmemen gereken yaralarının yerini iyi bildiğinden düşmüyorsun hayatın teklemesin diye o sızılara. Ama bazen öyle bir an geliyor ki, gafil avlanmak mı dersin, dalgınlık mı, kabuklarını soymuşsun, soymuşlar ya da ve sen kanamaktasın. Yanına aldığın kanamış, kanadığı için güçlü ve çok daha güzel kadınlarla başbaşasın. Bazen tabi her ne kadar bulsan da bazı cevapları, bulamadıklarında keşke konuşabilseler diyorsun. Ete kemiğe bürünüp, kitaplardan çıkıp karşında otursunlar, hani ses vermeseler de bakışlarıyla bilmeseler de cevabı anladıklarını göstersinler.
Ben delicesine anlaşılmak isterken bazı geceler, belki sadece bir kişi için bile olsa, neden neden anlatamıyorum?
Olur desem ömrünü verecek adamlardan hep korktum. Ama neden? Neden çok sevildiğimi hissettiğim her an öfkelendim? Bu kadar kendimi sevmiyor olabilir miyim? Temelinde bir şeyler olmalı değil mi? Daha başka, mutlaka. Bütün psikoloji kitaplarını karıştırmamın, halim hep bozukmuşcasına onarmaya çalışmamın anlamı ne? Neden kabul edemiyorum olduğum gibi, olduğum beni?
İncinmeyeyim incitmeyeyim diye uzak tutarak koruyorken kendimi ve diğerlerini, zaman, üzerime basarak, her an ‘yaşamıyorsun’ diye kulağıma fısıldayarak akıp gidiyor.
On sene öncesinden biri geliyor, kendini biraz bırak diyor. Güzel diyor. Ben de istiyorum, biraz öylece bırakmak. Bu günah mı, bu yanlış mı, bu incitir mi, bu ömür boyu taşımam gereken bir sorumluluk - bir yaraya dönüşür mü? Bu yoldan mı gitmeli diye düşünmeden. Ben de istiyorum, inan istiyorum. Ve hayır, senin gibi alkole sığınarak değil, bilinçli olarak, boşvererek soruları, aman umuda kapılır mı karşımdaki demeden gülüşmeyi. Dostluk kurabilmeyi yeniden. Birilerini merak ettiğimde ve yazmak istediğimde mesela, kendimi durdurmamayı. Aman bağımız kuvvetlenmesin diye...
Gülüşmek ki, benim en sevdiğim, en hasret olduğum.
Şimdi yine oturmuş, çocukluğumdan beri değişmeyen yeriyle Nil’i dinliyorum, kanatlarım var ruhumda çalıyor (kullanmaktan ödümün koptuğu, yürüdükçe sırtımda ağırlık yapan)...
Diyor ki on yıl öncesinden gelen, cesaretine ve özgür kız hallerine aşıktım. İnanır mısın, o kıza ben de aşıktım.
Oysa şimdi, anneme benziyorum. Sabırla ve bol bol düşünerek hareket ediyorum. Öyle demiyim diyorum, kırılır. Annem ki, kimseler kırılmasın diye içinde bin yamayla dolaşır.
Yani o kızgın ateş, o buz dağı soğukluğu kalmadı, hep ılıman iklimdeyim artık. O derinlere sakladığım özüm dışarı çıkar diye de korkuyorum bazı, pışpışlıyor oyalıyorum onu.
Konuşmuyorum da, anlatmıyorum da. Ama delicesine anlaşılmak istiyorum hala.
Madem döküldü ortalığa şiir kitapları, kadınları topladım yine yamacıma, mademki hiçbir şeyle de uyuşturmuyorum zihnimi ve kaçmaktan yorulmuşum biraz, yasımı tutmalı öyleyse.