müzisyenlere, bağımsız müziğe, marka işbirliklerine, endüstriye, iyi niyetinize ve kötü niyetinize dair
aslında bunu çok daha derli toplu bir başlıkla daha akademik bir yazı olarak hazırlayacaktım, bundan 4 yıl önce de müzik endüstrisi ve pazarlama üzerine o dönem müzik endüstrisi okuduğum için okuldan öğrendiklerimi unutmamak ve türkçe bir kaynak olması adına yazmalık bir blog açmıştım. kimse okumadı. bu yazının konusunun da müzik endüstrisinde marka işbirlikleri, müzisyenlerin nasıl kendi müziklerini daha geniş kitlelere duyurabilecekleri, dünyadan bunun örnekleri olmasını planlıyordum, zira işim gereği (shazam’da türkçe müzikten sorumluyum, hala aktif dijital pazarlamacı olarak çalışıyorum, eski bir reklamcı olduğum söylenebilir, şu an da sofar sounds istanbul projesinin prodüktörüyüm) dünyanın en büyük müzik konferansı sxsw’da (http://www.sxsw.com/music) dinlediğim tüm konuşmacılar da, yıllar internet üzerinden takip ettiğim midem (http://www.midem.com/) konuşmacılarının da söyledikleri aynı yere, aşağıdaki konulara çıkıyor.
dünyanın diğer kısmını ayırıyorum, türkiye’de geleneksel müzik endüstrisinde müzisyenler, plak şirketleri, distribütörler, menajerler ve yapımcılardan oluşan pastada eskiden müzisyenin yeri nasıldı, ne kazanırdı, nelerden feragat ederdi üzerine yazmayı da düşündüm, mecvut yeni versiyonuyla kıyaslamak için. ama o da okunmayacaktı. okuduğum okulla ‘ben saksı değilim’ diye övündüğümden değil yukarda geçmesinin sebebi, aksine müzik endüstrisi üzerine okul okumamın yaptığım işe hiçbir katkısı olmadı. yalnızca bir grubun menajeri şahsi telefonumdan pazar sabahı beni arayıp, tüm konuşma boyunca bana bağırıp, teknik ekibi tehdit ettiği o tatlı konuşmasında ‘kızım sen börklide müzik bizinıs okumadın mı ne demek bilmiyorum’ diyerek kendince beni aşağıladığı ve yerdiği an haricinde okumuş olduğum bölümün son iki yıllık (sofar ile pazarlama dünyasından müzik dünyasına kaymak) meslek hayatımda konusu hiç geçmedi. (kızım derken?)
evet geleneksel müzik endüstrisi ile kıyaslamayı düşündüğüm bağımsız müzik endüstirisinde menajerlik meslek grubu sıkıntıda, grup şanslıysa bir menajeri var, eğer kankası, amcasının oğlu vs değilse grup için gerçekten doğru adımları atıp onların müzik dışında bir şey düşünmemesini sağlama yolunda da çalışabiliyor. peki bu doğrusu mu, ondan emin değilim. artık müzisyenin samsun’daki odasında mütevazi bir ekipmanla kaydettiği ve bir internet sitesi üzerinden paylaştığı müziği sadece kendisi, dinleyicisine ulaştırabiliyorsa gerçekten eskiden olduğu gibi onun dünyasında menajer, prodüktör, plak şirketi vs varmış gibi davranmalı mıyız? ideali nedir bilemem, ama yeni nesil endüstride kendi söküğünü dikip bağımsızlığını ilan eden, kendi müziğini sevenine kendi ulaştırabilen müzisyen zamanı geldiğinde en alt seviyede de olsa başka partilerle iletişim kurabiliyor olmalı bana kalırsa. doğru düzgün bir paranın dönmediği bu sektörde her müzisyenin bir menajeri olması gibi bir şansı yok, yoksa tabii ki rockstar gibi takılsın, sadece müzik yapsın, kimseyle muhatap olmasın, kimsenin rockstarlığında gözümüz yok.
ama bağımsız müzik endüstrisi bir dönüşümde, bunda sofar’ın payını değerlendirmek bana düşmez var mı yok mu, o yüzden onu geçiyorum, ama akustikhane de, pürtelaş 3+1 de, bip! de öyle ya da böyle kendi çizgisinde ve konsepti için bir iş yapıyor. bağımsız müzik nedir diye sorsanız, vallahi cevabı ben de bilmiyorum. bence ismi 'kısmen bağımsız müzik' olabilir. sözlüğe bakarsan tanımı müzisyenin kendi imkanlarıyla kaydettiği, kendi imkanlarıyla yaydığı, arada plak şirketi vs gibi partilerin olmadığı müzik. ha bağımsız müzisyen olmamak bağımsız müzisyenin uyandırdığı fikirdekinden daha hayırsız, daha az dürüst, daha az desteklenmesi gereken bir hareket mi, hayır tabii ki. bizim şu an ‘lafın gelişi’ bağımsız müzik yapan dediğimiz güzel gruplarımızın bir kısmının bir albümü, sorumlu olduğu bir plak şirketi var. zaten kelimelere, tanımlamalara takılmak isteyen bi tip değilim, geçiyorum.
burda bir dünya var evet, bir şey yapılmaya çalışılıyor. eskiye, geleneksele kıyasla her şeyin bir alternatifi çıkıyor ya, birileri tv programlarına alternatif olarak youtube’da müzik programı yapıyor, birileri konser mekanlarına alternatif olarak evlerde konser yapıyor. öyle ya da böyle herkes bir şey yapmaya çalışıyor. hangisi havalı görünüyor, hangisi yeriliyor ya da seviliyor bilemeyeceğim. hiçbir şeyi herkese birden sevdiremezsiniz. ama bu değişimin görülmemesi, ya da görmezden gelinmesi acıklı olurdu. neyse ki kimse görmezden gelmiyor, çok büyük bir kitle gerçekten TV’nin onlara dayattığı plastik müziklerden bir kaçış olarak ona sadece bir youtube videosu kadar uzakta olan bağımsız müzisyenin müziği ona ulaştığı için nefes alabiliyor. her fırsatta da bu oluşumlara onların varlığından ne kadar mutlu olduklarını belirtiyorlar. bursa’da büyüdüm ve odanda hayallere dalıp dinlediğin bir müzisyenin yeni kasetinin çıkması, şehrine gelmesi ne demek iyi bilirim. eğer benim dinlediğim gruplar sadece istanbul’daki kadıköy ve beyoğlu’ndaki barlarda çıksaydı, benim onlardan haberim olmasaydı, onların benden haberi olmasaydı hayatım ve gençliğim çok daha kötü geçebilirdi. zira benim bursa’da beyoğlu ve kadıköy diye şeylerden de haberim yoktu 13-14 yaşımda, ben setbaşı, heykel, altıparmak biliyorum.
o gruplar bursa’ya nasıl ve neyle geldi bilmiyorum, hiç ilgilenmedim. muhtemelen sponsorların desteklediği organizatörlerle gelmişlerdir. haberim yok. peki bu bahsi geçen video projeleri olmasa evinde müzik yapan uzun isimli grubu antalya’daki biri bilebilir miydi? bilmiyorum.
benim asıl bahsedeceğim şey müzik ve marka işbirliği aslında. bu raporu indirip marka işbirliklerinin müzik festivallerine etkisini inceleyebilirsiniz: http://www.emeraldinsight.com/doi/abs/10.1108/02634500810916717 marka ve müzisyen işbirlikleri, klasik sponsorluklar, marka görünürlüğü vs gibi yöntemler tabii ki yeni değil. yüzyıllar önce klasik müzik üreticileri de dönemin güçlü ve varlıklı kimselerini kendilerine sponsor alırmış tarihe bakarsanız, geçmişten örnekler uzar gider. ama bugüne baktığınızda bir markayla yanyana anılmayı kesinlikle istemeyen bir grup için sanırım tek yöntem evde mırıldanarak komşuların onun müziğini keşfetmesini beklemesi. öyleyse sokak müzisyenleri de biri onun fotoğrafını çekerken arkasında iş bankası çıktıysa adamın üstüne atlasın ve makinasını elinden alsın bence, çünkü instağram’da sponsorunuzu iş bankası sanabilirler. abartıyorum bu örnekle çünkü şu anki gerçeklik böyle. eğer müziğiniz youtube’daysa altınızdaki ve üstünüzdeki banner’ı engelleyebileceğinizi sanmıyorum, facebook’ta sayfanız varsa belirtmek isterim ki facebook da onlarca ofisi olan bir ‘şirket’, soundcloud da keza. bir barda ya da konser mekanında çaldığınızda sahnenin arkasındaki logolar veya girişteki afişleri hatırlatmamı ister misiniz? bir dergiye röportaj verdiğinizde yan sayfanızdaki reklamı engelleyebilecek misinz, ya da engellemeniz müziğinizi seven ve sizle ilgili bir şeyler okumak isteyen insanlardan gerçekten daha önemli mi? kaç kez gitmek için ölüp bittiğiniz ama sponsoru olmayan festival gördünüz? bu işbirlikleri öcü değil, bu işbirliklerini yapanlar da hırsız ya da namussuz değil. bugüne kadar beni mutlu eden, bana bir şey katan izlediğim tüm müzikallerin, gittiğim tüm tiyatro salonlarının, gördüğüm tüm sergilerin ve müzelerin, katıldığım konferansların sponsorları vardı. çok grubu reklam müziğinden keşfetmişimdir. hayatımda konserlerden daha çok mutlu olduğum yerler yok, ama hiçbir konserin sponsoru benim insanlığımdan ya da hayat görüşümden bir şey eksiltmedi.
hayatta kesinlikle değiştiremeyeceğin şeyler için güzelliklerden kaçınmak ya da feragat etmek, büyük konuşmak istemiyorum ama ideoloji değil biraz dar görüşlülük sanırım. eğer bir müzisyen artık içinden gelenleri paylaşma aşamasına geldiyse, albüm yaptıysa, şarkılarını yayınladıysa bunu daha geniş kitlelere ulaşabilmek için yapmıştır diye düşünüyorum. daha geniş kitlelere ulaşmanın yolu da sizden tek başınıza çıkaramayacağınız sesi çıkarabilmeniz açısından yani erişimi açısından daha büyük birileriyle işbirliği yapmak. müzisyen markayla işbirliği yapsın, sponsor alan konsere çıksın ya da çıkmasın demiyorum. beni zerre ilgilendirmez. ama bu ülkede her şeyi yanlış anladığımız gibi ve büyük bir nefretle büyütüldüğümüz için hiçbirimizin grisi, başka renkleri yok. siyahı ve beyazı var. halbuki hiçbir fotoğrafçı, hiçbir müzisyen, hiçbir sergi sahibi sponsor aldı diye almayandan daha onursuz değil ya da daha az ulvi bir şey yapmıyor. çok sevdiğim, inanılmaz emeklerle bugüne gelen ve bugüne kadar yaşayabilen 1-2 dergi markalarla işbirliği yaptığı için yaptıkları işin değeri düşmüyor. diğer yandan sponsor alan da çok matah bir şey yapmıyor. ne oluyorsa o oluyor işte, o kadar. herkesin doğrusu kendine.
dünyada sponsorluk ve müzik endüstsinin gittiği ve olduğu yere bakmak bize üzüntüden başka bir şey getirmez, hayli ilerdeler. türkiye’dekine bakacak kadar genel bir tecrübem yok, o yüzden sadece yeni nesil müzik projeleri kapsamında konuşabilirim. sofar zaten ilk günden beri röportajlarında da bu işin türkiye’nin her yerine gitmesi için işbirlikleri yapmaya devam edeceğini söylüyor, ben zaten mesleğim gereği kafası öyle çalışan, bir proje hayata geçirirken deneyim / içerik nasıl yaratılır ve konu müzik gibi bir şeyse o deneyim hiç bozulmadan marka ile nasıl işbirliğinde kalınıp bir değer ortaya çıkar diye düşünen / düşünmek zorunda olan biriyim, sofar’dan bugün ben gitsem başka biri gelse onun da yapmak zorunda olduğu şey bu. sadece bunu doğru ya da bokunu çıkararak yapmak var, o çizgiyi doğru çizebilmek de zaten oturup eşek gibi çalışmakla oluyor. prodüksiyon denen şey ağaçtan toplanmıyor. mevzu hayır konseriyse kimin ne hayır işlediğini herkes bilmek zorunda değil, insanların kendi tasarrufu. bu yazıyı da kimseye kendi içinde olduğum projenin ya da adı geçen projelerin kazandığı paranın, ürün, şöhretin vs hesabını vermek için yazmıyorum, aksine herkesin kendi üstüne düşen işi yaptığı, işine baktığı, ve endüstrinin gerçeklerini, artı ve eksilerini kabul ettiği bir dünyanın hayalini resmediyorum. pürtelaş 3+1’e ve bip!’e baktığınızda birinin Pradma adlı medya şirketinin, diğerinin yine Karnaval medya’nın projeleri olduğunu görürsünüz, yani herbirinin bir sponsoru var, akustikhane’nin fazlasıyla apaçık sponsoru da kimsenin hayatından bir şey eksiltmedi, aksine yüzlerce video armağan etti. türkiye’de de dünyada da ne kadar üne sahip bir grup olursanız olun size gelir gelecek yer ne plak satışı ne de bir şey, yalnızca canlı performans. bu tür projeler grupların kendi kitlesini yaratmasına yardımcı olup bu bilinirliği konser biletine çeviriyorsa ne ala. tıpkı geleneksel endüstrideki tv programına konuk olmak gibi düşünün, halkla ilişkiler aktiviteleri. bu işlerin yarattığı değeri hiçbir marka görünürlüğü ya da işbirliği düşürmedi, düşürmez de zaten. elma, armut. geleneksel dünyadakine kıyasla aradan büyük medya bütçeleri, televizyon çıktığında geriye bir prodüksiyon masrafı ve bir ton da güzel bir iş yapmaya çalışan insan kalıyor. bunun yolu marka işbirliği ise bu yollardan geçilecek.
bunda bir sıkıntı yok, her endüstri, sektör, her sınıf, her sosyal çevre içinde #hiçanlamamış dedirten insanları barındırır. ya da biz anlamıyoruzdur ve yanlış düşünüyoruzdur kimbilir. ama ben yine spesifik olarak bu bahsettiğim ekosistem hakkında konuşursam bu kafa karışıklığının ve birbirini etkileme, negatifliğe sürükleme durumunun iyice komik bir hal aldığını söyleyebilirim. ferit şahenk diyince klavye başına geçer geçmez saniyede 100 kelime yazabilen zihniyet, babylon konserine çıkabiliyor, ama ertesi gün yolun başındaki müzisyenleri onurlu olmaya çağırıp, karakterliliğin ve düzgün müzisyen olmanın normlarını belirleme çabasına girebiliyor. (babylon’da çalmak bana göre onursuzluk değil, müzikle bu konuları karıştırmadığımı belirtmeme gerek yok)
ah! kosmos ve onor bumbum redbull music academy’ye katıldıysa bundan yalnızca mutluluk duyabilirim. milyon örnek gelir buraya benim bir marka sayesinde adını duyuran müzisyen arkadaşlarım ya da benim bir markanın da aracı olmasıyla sesini duyduğum müzisyen listesi kapsamında.
eminim tüm projeler de alıyordur ama biz de alıyoruz diyarbakır’dan, trabzon’dan, eskişehir’den, muğla’dan mesaj, iyi ki tanıştırdınız diyorlar bu müzisyenlerle bizi. biz tanıştırdığımızdan değil, bugün sofar olur, akustikhane olur, yarın başka bir yöntem popüler olur, başka bir mecra ulaşır genç dinleyiciye. ama burada bir dönüşüm var ve birileri bir şey yapmaya çalışıyor, bir sürü insan da bundan mutlu olduğunu söylüyor. belki şu an umutsuz bir dönemimde olduğum için öyle hissediyorum ama bu değişimi bir türlü beğenemeyen insanların da bizim asıl yanımızda hissetmek istediğimiz insanlar olduğunu görüyorum. bir yandan bu güvensizliği anlıyorum çünkü gerçekten mağdur olup, yeni nesil pazarlama teknikleriyle, yeni nesil projelerle, kendi içlerinden geldiği işbirlikleriyle ilerlemek yerine daha yolun başındayken youtube videosu izlenme sayılarına bakıp ‘müzisyen keşfetmiş’ ayağına yatan kimi plak şirketlerince 3-5 albüm (tavuk gibi seri albüm üstüne oturup çıkaramayacaklarını düşünürsek kafadan 10 yıl eder) bağlanmış genç ve bağımsız müzisyenler var. işbirliğine son derece açık, her zaman destek olan, müziğiyle insanlara hüzün / mutluluk veren, işini yaparken ne yaptığını bilen ve değer katan onnnnlarca müzisyen var, onları kesinlikle ayırıyorum. ama dönemin ve teknolojinin ona getirdiği avantajları, kendi ‘hayran’ kitlesinin ona verdiği sevgiyi görmezden gelip 24 saat memnuniyetsiz ve şikayet halinde olan bu az sayıdaki müzisyenler sorumluluktan kaçıp bu dönüşüm döneminde taşın altına elini koymak istemeyecek gibi. çünkü onları ne kadar çok insanın merakla izlediğini görmeyip sürekli mağdur olan, sürekli onun sevgilisini değil sevgilisinin onu terkettiğini düşünen, sürekli müzik endüstrisindeki herkesin onu düdüklemeye çalıştığını söyleyen, onun dışında herkesin milyon dolarları onun üstünden kazandığına inanan, kafasını hiç kaldırmayan, hiç dinlemeyen ve duymayan, sadece kendi arkadaşının projesini beğenen, ya da mütemadiyen madde etkisinde gezip ayık olduğu birkaç saatte de bir şeyler yapmaya çalışanları kötüleyenler ya yakında bu projeleri yıldıracaktır ya da gerçekten bir şeyi 40 kere söyledikleri için olacak ve bu sektörü yaratmaya çalışan 3-5 oluşum da müzikten, müzisyenden geçip yüzünü paraya dönecek ve sponsorlarla birlikte hafta sonları havuzda şampanya partileri yapacak. bilemiyorum. ama ben size söyleyeyim, bağımsız müzikte öyle bir para yok.
(son cümledeki bir şaka, bir ironi. aslında konu paraysa o para olabilir, ama bu işbirliksiz ve negatif anlayış birbirini destekleyip etkileyip büyüdükçe, diğer müzisyenlerin üstünde baskı kurdukça bu küçük ekosistem birlik olup büyüyemez ve büyük işlerin, büyük projelerin ve olası fırsatların radarının dışında kalır. umarım öyle olmaz, çünkü çok güzel müzikler bunlar. bir de sponsorluk, marka vs konusu olunca müzisyenin hak ettiğini alma, sektörün eğitilme, doğru kaşe konuları ve prodüktörün üstüne düşen, elinden gelen, gelmeyen var ki o bir sonraki konu. çünkü henüz o aşamaya gelemedik bu önyargılardan.)
sen kimsin la, bize ne senin düşündüklerinden diyenlere ek/başka kaynaklar:
Behind the music: Is it OK for bands to court brands? http://www.theguardian.com/music/musicblog/2011/apr/01/bands-brands-corporate-sponsorship
Brand sponsors - 'The most worrying trend in music http://www.theregister.co.uk/2009/02/02/emi_brand_sponsorship_please/
Brands Are Launching Deeper and More Sophisticated Integrations Into Live Music Events http://www.adweek.com/news/advertising-branding/brands-are-launching-deeper-and-more-sophisticated-integrations-live-music-events-156785
Marketing at Music Festivals: Playing to the Millennial Crowd http://www.millennialmarketing.com/2014/01/marketing-at-music-festivals-playing-to-the-millennial-crowd/
Sponsorship for the live music business is up more than 15% in three years as more brands look to tap into fans’ passion http://www.billboard.com/biz/articles/news/branding/1561337/festival-sponsorship-spending-projected-to-set-record-in-2013













