Orisa’nın adımları yavaşlamıştı. Ani bir hareketle durduğunda Arda’ya aceleyle bir şey göstermek ister gibi kolunu kaldırdı ve okkalı bir küfür savurdu.
“Gric! Seni yalancı orospu çocuğu!”
Hızla ilerleyerek barın duvarının dibine çökmüş Gric’in önünde durdu. Gric şapkasını hafifçe kaldırdı ve kızarmış yaşlı gözlerini Orisa’ya çevirdi.
“Evet, bunun olabileceğini bildiğimiz için yanına keşişi de bırakmıştım. O nerede?”
“Birlikte gittiler,” dedi Gric sıkılarak.
Arda sessizce konuşmayı dinlemişti.
Başını hafifçe eğdi. Çenesi istemsizce kitlendi.
“Era’nın gitmesini göze alamaz,” dedi Orisa. Söylediklerine kendisinin bile inanmadığı kırılan sesinden belli oluyordu.
“Neden beni asla dinlemiyor?”
“Kimi dinliyor ki? Emirleri geçtim, herhangi bir konuşmada bile kimseyi dinlemiyor.”
“Seni dinliyor. Yani bazen.”
Arda inanamayarak gözlerini kocaman açtı.
“O,” dedi alayla. “Beni mi dinliyor?”
“Evet,” dedi Orisa gözlerini devirerek. “İkinizin bile fark ettiğinden daha fazla."
Arda’nın cevap vermesini beklemeyerek iskeleye doğru yürümeye başladı.
Arda arkasından yetişti ve bir süre adımlarını ona uydurarak sessizce yanında yürüdü. Gemiye varana kadar çok da zamanı olmadığını bildiğinden huzursuzca yüzünü ovuşturud. Kendi sabırsızlığını fark ettiğinde yüzü düştü.
Merakına yenilerek, ona bakmadan konuştu.
“Ne zaman beni dinliyor?”
Orisa şaşırarak ona döndü.
Rüzgar tek bir noktaya toplanarak esti ve Arda’nın karnının içinden geçiyormuşçasına şehre dağıldı. Rüzgarın ortasındaki sabit noktada Arda kıyıya doğru bir gerginlik hissetti.
Hiçbir şey söylemeden aceleci adımlarla yürümeye başladı. İnsan kalabalığından kaçınmak için ara sokaklardan birine girdiğinde Orisa’nın nefes nefese kaldığını çaktırmamaya çalışarak yanında soluduğunu fark etti. Arda bir elini alnına koydu.
“Hata ettik,” dedi dayanamayarak. “O keşişe asla güvenmemeliydik.”
Orisa bir yandan gözlerini tozdan arındırmak için temizlerken yavaşça konuştu. Önünü zar zor görüyordu.
“Bence keşişe hiçbir zaman güvenmedik zaten. Kuş beyinli arkadaşımıza güvendik. En büyük hatamız bu.”
Arda başını sallayarak onaylamakla yetindi. Uçuşan tozların arasında kımıldayan ufka baktı. Uzaktaki gemilerini bir an seçer gibi oldu. Adımlarını hızlandırdı. Bir süre sonra Orisa’nın kolunu çekiştirmesiyle koşar gibi yürüdüğünü fark etti. Duraksayıp Orisa’ya baktı ama onu göremiyormuş gibiydi.
Orisa’nın içindeki sıkıntı Arda’nın boş bakışlarıyla iyiden iyiye büyüyordu.
“Korkuyorum,” dedi Arda beklenmedik bir dürüstlükle. Orisa bu itiraf karşısında neredeyse dengesini kaybetti. Çabucak toparlanarak düşüncelerini savuştururcasına başını salladı.
“Saçmalama,” dedi. Arda’nın alışılmadık zayıflığına karşı ne diyeceğini bilememişti. “Keşiş söz verdi.”
“Keşişe güvenmediğimiz konusunda hemfikiriz sanıyordum,” dedi.
“Doğru,” dedi Orisa yenilgiyle. “Neden gitmesine izin verdik ki?”
Olacaklardan korktuğu için kendini kandırmaya çalıştığını fark etmişti.
Arda bir şey söylemeden yeniden yola koyuldu. Orisa da düşünmeden peşine düştü. Nihayet kıyıya vardıklarında gördükleri karşısında Arda’nın dudakları hafifçe şaşkınlıkla aralandı.
Geminin olması gereken iskelede büyük bir kumdan tepe ve tepenin üzerinde taştan bir harabe duruyordu.
Arda hiç hissetmediği türden bir korkuyla elini kılıcına götürdü ve hızla tepeyi tırmanıp içeri daldı.
Fea! Fea! Sakın onlar için bunu yapma, hiçbir şey kanıtlamak zorunda falan değilsin!”
“Çıkması mı gerek” diye ironiyle sordu keşiş.
“Evet,” dedi Arda öfkeyle. “Hemen şimdi!”
“Saf iyilik sadece tek başına varken anlamlıdır. Anlık iyilikler, saf niyetler her zaman günahın karanlığına gömülür. Kefaretini ödeyebilir, ruhunu temizleyebilir."
Arda gözlerini Era'ya çevirdi. Bir heykel gibi tepkisiz ve donuk görünüyordu. Keşiş'in olduğu yöne bakmadan bağırdı.
“Sen delirdin mi,” diye bağırdı Arda. İyiden iyiye çileden çıkmıştı. “Sizin için her şeyi feda mı etsin istiyorsunuz?”
Arda duvara ve endişeli ifadesini gizlemek için arkasını dönmüş Era’ya döndü. Kalbinin çarpıntısını ağzının içinde bile hissedebiliyordu. Konuşmak istiyordu, keşişe sunacak milyonlarca sebebi vardı. Bunun yanlış olduğunu anlatmak için söylenebilecek milyonlarca kelime düşündü. Fakat ne yaparsa yapsın dili gittikçe şişiyormuş gibi hissettiğinden garip hırıltılar dışında bir ses çıkaramıyordu. Çenesini son gücüyle sıkıp bıraktı ve dişlerinin birkaç tanesi ağzının içinde dağıldı.
“Çık oradan,” dedi Arda yalvarırcasına. Kurabildiği son duyulabilir cümle buydu. Etrafına şöyle bir göz gezdirdi. Taş ve kum yığınlarından başka bir şey olmadığını fark ettiğinde düşünmeden duvara doğru koştu. Konrtolsüzce savurduğu kılıcı duvardan sekerek omzuna saplandı. Korku ve öfkeyle omzuna baksa da bir şey hissetmediğini fark ettiğinde kılıcını yere attı ve çaresizce duvara dualar göndermeye başladı. İşe yaramadığını gördükçe öfkesi katlanıyordu. Bazen elleriyle yıkmanın imkansız olduğunu bilmesine rağmen duvarı tüm gücüyle yumrukluyordu.
Arda’nın son cümlesinden sonra Fea bir an için arkasına bakmayı göze aldı. Başını çevirdiği anda gördüğü manzarayla donakaldı. Arda’nın tanıyamayacak kadar farklı bir halde olduğunu gördü ve göğsü acıyla sıkıştı. Ağlayarak bir şeyler mırıldanıyor ve oraya buraya körlemesine yumruklar savuruyordu. Bazen fiziksel olarak tükendiğinde artık kıvılcımlardan başka bir şey olmayan küçük büyülerini yapıyordu. Fea’nın gözleri kocaman açılmıştı ve aniden, üzerine binlerce tonluk ağırlık bırakılmış gibi yere çakılırcasına düştü. Hissettiği zihinsel işkenceyle baş edebilmek için tek yapabildiği nefes almaya çalışmaktı. Morarmış bedeninden çıkmaya can atıyormuş gibi görünen damarları yeşil dikenler gibi derisinin altına dayanmışlardı. Ağzı aralanmış bir şekilde tavana bakıyordu.
Arda felaketi daha fazla kaldıramadı ve olduğu yerde donarak ona sadece baktı. Suratı özensizce oyulmuş bir heykel gibiydi, gittikçe soluyordu. Öyle ki kan yüzünden çekilmişti sanki. Sadece duvarın açılacağı ana odaklanmıştı. Muhakkak birazdan açılır, mutlaka açılır, yoksa ölecek mi, diye geçirdi içinden. Uyuşmuştu. Az önce acıyan yerlerinde hissiz bir donukluk vardı. Gözyaşları ve ter yüzünde birbirine karışmıştı. Ensesindeki ve alnındaki saçları sırılsıklam şekilde derisine yapışmış, dudaklarındaki kan solgun benzinde ateş gibi parlıyordu.
Başını yere eğmiş her zamanki ritüel dualarını okuyan Keşişin beklenmedik sessizliği fark edince gözleri kısılmıştı. Yüzünün önüne düşen bir tutam saçını kafasının arkasına attı ve gördükleri karşısında şaşkınlığından asasını yere düşürdü.
Duvarın arkasındaki kız tırnaklarını göğsüne saplayıp çıkarıyor ve etini yırtıp ciğerlerini havayla buluşturmanın tek yolu buymuşçasına yerde debeleniyordu. Etrafa saçılan kan ellerinden mi yoksa göğsünden mi çıkıyordu anlaşılmıyordu. Belki de ikisi birdendi. Keşiş bu çarpıcı manzara karşısında dehşete düşmüştü ve eli istemsizce ağzına gitti. Midesinden yükselen sıvı boğazını yakmaya başlıyordu. Tapınakta kusmamak adına peçesini aceleyle boğazına dek tıkıştırdı. Bütün vücudunda hissetmediği türden bir karıncalanma hissetmişti. Korkuyla bir adım geriledi.
“Yüce Rabbim,” dedi fark etmeden. “Bu da ne böyle.”
Şimdiye kadarki ayinlerin hiçbirinde böyle bir şey görmemişti. En kötü ayinlerde bile, genellikle nefes almak için boğazını sıkarken, bilmeden ölümünü hızlandıranlar olurdu.
Metanetini korumak için derin bir nefes alarak aceleyle etrafa göz gezdirdi. Sakinleşmeye çalışsa da gözleri istemsizce yeniden duvara kaydığında eksenini kaybediyordu. Bacakları adeta ondan habersizce sağa sola doğru ufak adımlar atıyordu. Daha fazla dayanamayarak kısa balkondan ayin alanına atladı. Vücudunun hakimiyetini kaybetmiş gibiydi. Düşünmeden arka tarafa koştu ve lambalardan birini tuttu. Tüm gücüyle yere fırlattığında ruh duvarı yarıldı ve kum gibi yerlere dağıldı.
Keşiş gözlerini çile tepsisine çevirdi ve yerde ara sıra hafiften sıçrayan kızı gördü. Arda ise olduğu yerde donakalmıştı. Ne ilerliyor ne de konuşuyordu. Gözlerini kanlar içindeki kıza dikmişti.
Keşiş onların haline baktığında ne yaptığını ilk kez anladı.
Gerçekten de tanımadığı biri için mühürlü bir ruh duvarı örmüştü. İçinden geçirdiği kelimelerle daha çok sarsılıyordu. Demek içten içe insanlara sadece işkence ettiğine ihtimal veren bir yanı olmuştu ve onu hep susturmuştu. Ağzının içinde varlığını unuttuğu peçesini öksürerek çıkardı. Ucu mide sıvısıyla karışmış kusmuğa bulaşmıştı. Kirpiklerini kırpıştırarak avuçlarına baktı ve ömründe ilk defa ruhu dudaklarından döküldü.
“Ben,” dedi. “Ben de bir günahkarım.”
Arda duyduğu sesle kendine gelmiş ve etrafındaki kaosun bittiğini henüz idrak etmişti. Aceleyle Era'ya doğru atıldı ve el yordamıyla çılgın gibi etrafını aradı. Aniden bir şimşek gibi aklına düşen fikri hiç düşünmeden uygulamaya koydu ve bileğini sertçe ısırdı.
Acı ve panikle titreyen kolunu kaldırdı ve kanını Era’nın göğsünün üzerine akıttı. Arda onun gözlerinin hafifçe aralandığını görünce hıçkırarak üzerine düştü. Kendini kaybetmiş gibiydi, yaptığı şeyi anladı ve Era’nın üzerinden çekilerek yaralı elini onun dağılmış göğsüne canını yakma pahasına yerleştirdi.