MAVİ PARDÖSÜLÜ ADAM YALAN SÖYLÜYOR OLAMAZ MI?
“never trust a man in a blue trench coat.” - Tom Waits
Yaşamakta olduğumuz bu şey, kesinlikle berbat değildi. Hatta duruma göre köklü bir değişimin kıvılcımı niteliğinde bile yorumlanabilirdi. Dünyevi olarak addettiğimiz hayatın spesifik evrelerinde hakimiyet kuran insanlar, aynı hayatın bazı evrelerinde oyuna dahil oldukları hızla çıkıp giderler. Engel olma çabası beyhude ve çözümsüz artık. Tüm bunları günahkar filler cennetine dönüşmüş olan kafamın içinden geçirirken elbette Şebnem'i kast etmiyordum. Tabiatıyla hayatımızdan çıkıp gitmesi gerçeğinin sarih bir rahatsızlık verdiği aziz dostumuz Lars adlı şahıstan bahsediyorum. Ayrıca ne tuhaftır, Şebnem ve kendimden halen “biz” diye söz ediyor oluşum.
Ajanstaki işleri ağır aksak bir ritimle bitirmeme rağmen resmi paydos saatinden evvel evde olma fikri kabul edilemezdi. Ajansın tam üzerinde bulunduğu Clinton Caddesi'nde oyalanmak üzere New York'un solgun ve trafikten aşınmış sokaklarına karıştım. Dükkan vitrinlerine bakar halde kaldırımın üzerinde seyir ederken, metrelerce yukarıdan aşağıya düşerek beynimde parçalarına ayrılmış, mermi biçimli bir saksının şokuna benzer bir irkilmeyle duraksadım. Karşımdaki müzik marketinin ön camında “aşk ve nefretin şarkıları burada!” yazılı bir afiş asılıydı. Bugünlerde içinde boğuştuğum, birleşmiş milletler oturumlarının bir türlü ortak paydada buluşamadıkları Orta Doğu bataklığı kadar çaresiz ve lanetli infiali bana hatırlatmaktan çekinmeyen her türlü şarkı veyahut filmden köşe bucak kaçtığımı göz önünde bulunduracak olursak, dükkan sahibinin benimle ne alıp veremediği vardı acaba? Vaziyeti şahsi olarak algılamadım ve yoluma devam ettim.
Eve tam saatinde (akşamüzeri sekiz gibi) varma saplantıma uygun olarak oyalanma gezintimi sürdürdüğüm esnada, Clinton Caddesi'nin ortasından üzeri açık bir turistik seyir otobüsünün geçtiğini fark ettim. Aracın halka açık kısmına klasik ve modern enstrümanlarla bezeli bir orkestra kurulmuştu. Üstelik hiç de utanmadan bir ''ayrılık'' şarkısı çalıyorlardı. Bu terbiyesiz herifler bunu, yaklaşık bir haftadır tekrarlıyorlardı. Belediyenin halkını eğlendirmekle de yükümlü olabileceğine kesinlikle katılmadığımı düşündüm ve geçmekte olan berbat motifli otobüsün arkasından Türkçe küfür ettim. Yoğun duygusallıklar barındıran anlarda anadilimle küfür etmeyi tercih ederim çünkü.
Sonbaharın bu keskin soğuğunda gerçekleştirdiğim kısa vadeli deliliğe bir son verip avucumun içinde sıkıştırdığım sivri demir objeyi kapımızın anahtar deliğinde iki tur çevirdim. Kirişi buz gibi soğuk daireden içeri daldığım sırada üçüncü boyuttaki tüm canlıların huzurunu kaçıracak cinsten bir hareketle avucumdaki metal güruhu portmantodaki anahtar çanağının içine fırlattım. Şebnem'in de evde olduğunu vatandaşlık numaram kadar iyi biliyordum. Ben yaşamsal belirtilerime tepki vermesin, içeriden kalkıp yanıma gelmesin, hatta beni kendisine cevap vermek zorunda bırakacak tek bir kelime dahi etmesin diye dua ederken, o bu stresli süreci sekteye uğratmayı başarmıştı. Ödenmeyi bekleyen Aralık ayı faturalarından kafamı kaldırıp Şebnemle göz göze gelme gafletinde bulundum. Bu kaçınılmazdı sanırım. Belli ki can çekişen bir şeylerin merasimi yaşanacaktı.
Neyse ki hiçbir şey söylemeden fırladığı yatak odası kapısından geri girdi. Ben de fırsattan istifade çalışma odamın yolunu tuttum. Kendi pardösümü şahsi giysi dolabımın üzerine özenle asarken Lars'ınki aklımı çeldi ister istemez. Onu Avrupa seyahatine yolcu etmek üzere gittiğimiz tren istasyonunda da aynı mavi pardösüsü vardı bavulunda. Oldukça net hatırlıyorum bunu. Kötü hatıralar, iyi hatıralara nazaran silinmek konusunda daha dirayetli oluyorlardı. Hele ki bu kötü hatıraların artçı gelişmeleriyle karşı karşıya kalmak zorunda olmanız ölçülemez derece berbattı.
Üzerinde çalıştığım yeni reklam metnini bahane ederek sabaha karşı dörde kadar boyası gelmiş bu kasvetli küpü terk edemedim. Bu arada mail kutuma göz gezdirirken sevgili eski dostum Lars'ın babasından gelen mesajı 112.kez okudum. Biricik oğlu New York'ta değilmiş artık. Hatta Las Vegas'ta müstakil bir ev tutmuş geçtiğimiz haftalarda. Çölün ortasında yaşamaya karar vermiş sanırsam. Kendi kendini medite etmenin de yollarını arıyormuş şu sıralar. Münzevi bir hayat sürme modası tüm dünya insanlarının aklında olmalı. Ama hiçbiri umurumda değil! Görkemli ayrılış anımızdan sonra hiçbir şey umurumda olmadı. Kısaca yaşanılan felaketin ahlaki vebali gibi bir hakikatin farkında olup bunu birbirine itiraf etmekten çekinen üç zavallıydık işte. Akıp giden zamanın içinde yaşamıyor, adete yuvarlanıyorduk aslında. Bu basit mevzunun analizi riyakar bir devlet politikası kadar ortadaydı; Şebnem resmen onu seçmişti ve benim yanımda ise yalnızca yaşamsal ihtiyaçlarını karşılıyordu. Barınmak gibi mesela… Tabiatıyla hiç birimizin kadını da olamazdı artık. Daha doğrusu hiçbirimiz hiçbirimizin hiçbir şeyi dahi olamazdık artık. Aynı eyalette oksijen tüketiyor olmak dışında...
Radikal değişiklikler ve trajik gelişmeler sabaha karşı vakitlerde meydana gelir genelde. En azından ben hep öylesine şahit olmuştum bu yaşıma kadar. Kuşluk vaktine yakın bir saatte ayaklandım. Açık olan dizüstü bilgisayarımın kapağını indirip cüzdanımın arka cebine yerleştirdim ve çalışma odamın kapısını araladım. Şebnemle antrede karşılaştık. Son bir defa suratını inceledim, yıllar sonra bu hikayeyi birilerine anlatırken detayları atlamamak için. Ve Şebnem bu anlamlı suskunluğa hayatın seyrine kaldığı yerden devam ettiğini belirten sözleriyle son verdi.
- Bu akşam da sekiz gibi mi dönersin eve? - Bu akşam dönmem eve. - Peki yarın akşam sekiz gibi mi döneceksin eve? - Hayır. Yarın da dönmem eve. - Ben artık dönmem eve Şebnem. Sen de gelme bu eve bir daha! - İçinde insan yaşamayan bir daire kira ödemek istiyorum. - Saçmalama lütfen, neden peki? - Yalnızca bir süre. Bu evin içinde olanlar da utancından çekip gitsinler diye.
Yumuşak bir kapı kapanma sesi duyuldu sabah güneşinin süzüldüğü evin antresinde. Pardösüm kolumda, ahir ömrümün mühim bir evresini o kapının ardında bırakmış olmanın ferahlığını duyumsuyordum. Bir parça daha kendimizden eksiltmiş olmalıydık. İnsan dediğin de eksilmekten ölüyor zaten. Apartmanın merdivenlerini bir bir inerken yaşadığım duygusal jet-lag'ımın etkisine kesin bir teşhis koydum. Eser miktarda ''zaman'' geride kaldığı vakit anlayacaktım, an'a ait olan ne varsa bir süre sonra değersizleşiyordu. Aşınan her şeyin mutlak kaderi böyleydi. Ardından Clinton Caddesine ulaştım ve manidar afişin asılı olduğu müzik dükkanına doğru koştum. Neyse ki dükkan erken açılmıştı. Daldım içeri hiç düşünmeden. Tezgahtar arka odada kahvaltı ettiğini, çok geçmeden döneceğini söyledi. Zaman kaybetmedim. Ben de durduğum yerden bağırdım. Ortada acil bir durum vardı nasılsa.
- Abi sende Nejat Alp plağı var mı en acilinden?
- Memleket hasreti çekiyorum da.










