Üzgünüm ve bu hiç geçmeyecek biliyorum.
Today's Document

tannertan36

⁂

ellievsbear

roma★

Kiana Khansmith
No title available

Product Placement
Sade Olutola
sheepfilms

PR's Tumblrdome
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
almost home

Love Begins

Discoholic 🪩
cherry valley forever
🪼
ojovivo
Peter Solarz

@theartofmadeline
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Germany
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from Australia

seen from Germany

seen from United States

seen from France

seen from France
seen from Australia
@onsekizindeydi
Üzgünüm ve bu hiç geçmeyecek biliyorum.
İçim üzülüyor.
Allahım gücüm bitti beni yanına alır mısın lütfen.
Herkesin kolayca dağıldığı yerde sen toparlanmayı öğrenmişsin.
Onlar benden sonsuz sevgi istiyordu, benim onlara verebileceğim yalnızca sade bir delilikti. İnsanın insandan beklentisi her zaman biraz tanrısal oldu. Sonsuz, pürüzsüz ve zamansız bir kabul. Oysa bu dar varoluş koridorunda, bir başkasına sunabileceğim hiçbir duygu mukaddes ya da sınırsız olamaz. Heybemde taşıdığım tek gerçek sermaye, kendi içsel karmaşamdır. Benden bir illüzyonu, sınırları olmayan bir cenneti inşa etmemi beklediler. Oysa benim elimde sadece bu dünyanın absürtlüğüyle yoğrulmuş, köşeli ve dürüst bir delilik vardı. Onlar sahte bir sonsuzluğa tapmayı seçti, bense o kutsal beklentilerin kibrini kendi çıplak gerçeğimle yıkmayı. Çünkü insanı iyileştiren şey sahte bir cennet vaadi değil, bir başkasının karanlığında kendi deliliğini bulma cesaretidir.
Belki bazı şeyleri unutmak gerekir ama hepsini değil.
Nasıl olacağı umrumda değil ama bir şeyler iyi olmak zorunda.
Yıllar oldu oralardan çıkamıyorsun.
Benim eksik yanım; anlatacak çok şeyim varken, her seferinde sadece derin bir sessizliğe sığınmamdı.
Göğsümün tam ortasına bir ağırlık oturmuş sanki, dünya bir adım daha küçük ve duvarlar üstüme üstüme geliyor. İçimdeki bu sıkışmışlık hissini anlatacak ne bir kelime bulabiliyorum ne de nereye sığınacağımı biliyorum. Kalabalıkların içinde olsam da, kendi odamda sessizce otursam da fark etmiyor; o görünmez el gelip boğazıma sarılıyor ve nefesimi kesiyor.
Bazen her şey o kadar üst üste geliyor ki, sadece durup her şeyi bırakmak istiyorum. Attığım her adımda daha çok yorulduğumu, sesimi kimseye duyuramadığımı hissediyorum. Sırtımdaki yük o kadar ağırlaştı ki, yürümek değil, sadece durmak bile bir işkenceye dönüştü benim için.
Bu mutsuzluğun mezardan başka bir sonu olduğunu sanmıyorum.
Bazen durup etrafıma bakıyorum; herkesin elinde bir telefon, gözler ekranlarda, her şey o kadar hızlı tüketiliyor ki... Akış hızına yetişmeye çalışırken sanki ruhumuzu bir yerlerde düşürüyoruz. Tam böyle hissettiğim anlarda içimden hep aynı cümle geçiyor: “Keşke 70’lerde yaşasaydım…” Daha 19 yaşındayım, o yılları görmedim bile. Ama bugün bana sunulan bu "modern" dünya, içimdeki o samimiyet arayışını bir türlü doyurmuyor. Şimdilerde her şey sahte bir mükemmellik üzerine kurulu. Sosyal medya beğenileri, yapay ilişkiler, herkesin birbirine bir şeyler kanıtlama çabası... 70’ler ise benim için sahicilik demek. Şarkıların sadece kulak tırmalamadığı, bir bağlamanın teline vurulduğunda ya da bir plaktan o çıtırtı yükseldiğinde insanın içine işlediği zamanlar. Sözlerin, duyguların bir ağırlığının olduğu yıllar. O yıllarda genç olmak isterdim. Bir kafede oturup saatlerce telefona bakmak yerine, arkadaşlarımla yüz yüze, göz göze gelerek memleketten, kitaplardan, gelecekten konuşmak; dünyayı değiştirebileceğimize gerçekten inanmak isterdim. Bir mektubun yolunu gözlemenin o heyecanlı sabrını, bir dosta sarılmanın o hesapsız sıcaklığını tatmak isterdim. İnsanların birbirini sadece "takipçi" olarak görmediği, komşunun külüne muhtaç olduğu o mahalle kültürünün içinde büyümek ne güzel olurdu. Evet, belki o zamanlar teknoloji yoktu, hayat bugünkü kadar konforlu değildi ama insanlar birbirine sahipti. Paylaşılan bir ekmeğin, birlikte söylenen bir türkünün tadı başkaydı. O yılların siyah beyaz fotoğraflarındaki insanların gözlerinde bile bugünkünden çok daha canlı bir umut, çok daha dik bir duruş var. 19 yaşımın bu en karmaşık, en arayış dolu günlerinde, hiç görmediğim o yılların naifliğine sığınmak istiyorum bazen. Belki o zamanı yaşayamadım ama o dönemin o temiz, çıkarsız ve gururlu ruhunu bugünün dünyasında, kendi içimde yaşatmaya kararlıyım.
Hey diyorum ki, ölümü gördüm. "Yaşamın içindeki ölüm"
Tam ortadaki ağacın gövdesine baktığımda, geçmişte budanmış büyük bir dalın bıraktığı yuvarlak yara izini (budak) görüyorum. Hemen yanında ise ağacın gövdesinde derin bir yarık var. Canlı, yeşil yaprakların hemen altında, o ağacın zamanında darbe almış, kesilmiş veya kurumuş parçaları, yaşayan bir organizmanın üzerindeki ölüm izleri gibi duruyor. Oturduğum bank ise aslında bir zamanlar yaşayan, nefes alan ağaçların kesilmesiyle yapılmış "ölü" ağaçlar. Hemen arkada ise hâlâ toprağa tutunan canlı, yeşil ağaçlar yükseliyor. Yaşam ve ölüm tam anlamıyla iç içe geçmiş durumda. Fotoğraftaki her şey (arkadaki arabalar, yürüyüş yolu) akan bir hayatı simgeliyor oturduğum yerden bakınca. Biraz Zweig, biraz Dostoevskyvari bir derinlikle bakınca; en canlı, en güneşli günde bile ölümün aslında bir köşe başında, doğanın bir yarasında veya oturduğumuz bankın dokusunda sessizce bizi beklediğini fark etmek çok da zor değil.
Herkese iyiyim dedin ama hiç kimse farkında değildi, iyi değildin.
İyiyim ben teşekkürler.
İçimde öyle bir gürültü var ki, dışarıdaki dünyanın sessizliğine katlanamıyorum. İnsan kendi kalbini bir kez uçurumun kenarına bıraktı mı, artık her adımı düşmekten ibaret oluyor. En kötüsü de ne biliyor musun? Beni asıl tüketen şeyin ne dışarısı ne de bir başkası olduğunu görmek... Ben, kendi kuyusunu kendi kazan ve o karanlığa hayranlıkla bakan o çaresiz insanım.