Tanrım açamadık içimizi
Artık buluşmamız mahşere kaldı.
Ne yelken ne gemi var limanda
Kaçmak bir uzun sefere kaldı.
Mercan bir sahildeymiş gemiler
Bulmak kasvetli günlere kaldı.

No title available
RMH

Discoholic 🪩
occasionally subtle

roma★
Claire Keane
Show & Tell

Love Begins
Noah Kahan
$LAYYYTER
taylor price
we're not kids anymore.
noise dept.
d e v o n
Jules of Nature
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
Keni
Game of Thrones Daily

shark vs the universe
cherry valley forever
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Ecuador
seen from Brazil

seen from Germany
seen from Lithuania
seen from Türkiye
seen from Canada
seen from Morocco
seen from Indonesia

seen from South Africa
seen from Azerbaijan
seen from Libya
@suspusadam
Tanrım açamadık içimizi
Artık buluşmamız mahşere kaldı.
Ne yelken ne gemi var limanda
Kaçmak bir uzun sefere kaldı.
Mercan bir sahildeymiş gemiler
Bulmak kasvetli günlere kaldı.
Dedim kırk sesle yıkansam da gitmez kalbimden sesin..
ben dik, gölgem kambur..
Bu leke başka ..
//Seyyidhan Kömürcü
Abdal - Ervah-ı Ezelde
O uzak kasaba akşamları düşerken aklıma tecrit’teki yine bir türkü tutturuyor Ey kalbim sana denk düşüyor bütün bu acılar acılar tek ve mutlak olan bir şeyi anlatıyor
Ahmet Telli, Eski Bir Hüzünle
Bazı mektuplarsa boş yere ‘zarf edilir’ aşklar 'sarf edildikten’ sonra, kelimeler toplanıp 'zarf edilirse’ O mektup ne yazar ki
Haydar Ergülen, Zarf Fotoğraf: Michelangelo Antonioni’nin 1961 yapımı, “La Notte” (Gece) filminden, (Monica Vitti & Marcello Mastroianni).
Biz ne olacağız diyorsun ya Arzu, ten, haz, günah, tanrı… Bir gün olmayacağız Hepsi bu.
Şükrü Erbaş, Otların Uğultusu s.20 Fotoğraf: Abbas Kiarostami’nin 1990 yapımı, “Close-Up” (Yakın Plan) filminden, (Hossain Sabzian).
...
Anne ben geldim, ağdaki balık
Bardaktaki su kadar umarsızım
Dizlerin duruyor mu başımı koyacak?
Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın..
Ahmet Erhan
SENA ———
elim ayağım epeydir kimin kime ne anlattığını bilmiyorum adında hem ekmek hem gül geçen kimseyi görmedim tanımıyorum ben biraz yavaş günde beş defa hiçbir şey yapmayan biri ben biraz en üzgün baharatlara fena meyilli mümkünse haşhaş yoksa benzeri sözcüklerle de kırabilirim kalbimi diyelim zencefil diyelim hatmi
elim ayağım başımdan geçenle aklımdan geçenin karıştığı bu masal aşk her şeyi daha yavaş yapmaktır diye diye yürüdüğüm bir sokak kalbinde tef ve delik kalbinde dünya lekesi taşıyan bir çocuk resmi demişti madem günde beş vakit kalkıp sana baktım madem dünyanın bu kadar sabahını ben uyandım ben uyudum bu kadar uykusunu diledim dünyaya fena inanmış bir yüzüm olsun kendimi seninle öldüreceğim dediğim feci bir kalbim bir elim bir ayağım ağzıma doldurduğum rüzgarla üfleyeceğim sözlerim diyelim fena diyelim feci
elim ayağım artık nereye ne götürdüğümü bilmediğim bu sapakta sesini burada bırakıp giden şeylere baharat diyen o aktar dedi tamam olmak küfür tamam etmek hâşâ bir ömür ağrıma gitse de dünyadan oluşmuş harfler yarım dalgın ve kusurlu geldim ben buraya günde beş defa hiçbir şey yapmamaktansa kalıp sana baktım kalıp sana bakmak oldu dünya baharatları tek tek zamanın bizi nasıl terlettiğini tane tane dünyaya inanmış bir yüzü üzgün üzgün anlattım sana dedim belki de bir yere üzgün üzgün bakmaktır dünya
dağlarına yedi çarşılarına bir kez kar yağan doğu durup beklemenin durup beklemekle devam ettiği günler uyanınca da süren rüyalardan geldim ben buraya diyelim fesleğen vardı durup fesleğen çalıştım buralarda diyelim fesleğen çalışmış kadar yoruldum ben dünyada bil dedim ilk kez ekmek ve gül geçecek yanımızdan ilk kez ekmek ve gül geçecek adımızda yalvarırım beni dünyaya bulaştırma
elim ayağım ilkin ruhunu ve duvarını duayla koruyan bir evde karıştı aklım karıştı kalbim doğu dağlarını yedi diyen ninem her baktığını görmesin diye su içirdi kız kardeşlerime rüzgar yedirdi her bildiğini demesin diye işte ona hep bir çukurdan baktım hep yutkundum ninem ve dünya demeden önce dağlarını yiyen doğunun adıyla bakışsız bu yüzü seçtim kendime dedim belki de bir yutkunma yeriydi hayat o avlu o dam o çocukluk dedim belki de bir yutkunma yeriydi dünya
elim ayağım yani kalbi yutkunmakla dolu kız kardeşlerim bu nasıl mümkün saçlarından başladılar konuşmaya dedim değil mi ki simsiyah yaşımdayım değil mi ki ekmeğimi yüzümün teri içinde yedim ben de gitmeliyim artık o en fena bitkilere çağırdığım haşhaş gittiğim hatmi olduğum zencefil aslında hep bir odun sarsınlar onu içeyim dedim kendi kendime duvarımızda dua dualarda büyülü o nine
elim ayağım taşıma düşman beğendirmekle geçirdiğim o günlerde ben iyiyim de kalbim delik ben iyiyim de burası doğu ben iyiyim de çevrem kötü diye tarif edildiğim her yerde bu farz dedim bu farz bu kesmediğim şeyleri uzatıyorum sanmanızdaki uzun kusur bu kalbinizin kenarındaki yavaşlık cümlelerimi yarım beni duman eden her neyse onun adına bu nasıl mümkün ki önce gözlerimden başladım ben konuşmaya akşamını gördüm dünyanın merak kuşku ve bekleme yerlerini hayatın beni tahtaya çıkardığı bir sabah kırıldı dünya soğuktur diye yazdığım o kalem o ayna
gördüm nereye gitsem ben dik gölgem kamburdu bu dünyada
elim ayağım sen gittin yağmurun sürdü sonra denediğim taş çarşıları oldu dünyanın sabır bitkileri kırk uykusunu uyuduğum doğu kırk yolunu yürüdüğüm sokak hayat hep tuhaf bir yapışkanlıkla kaldı boynumda dedim kırk sesle yıkansam da gitmez kalbimden sesin ben dik gölgem kambur bu leke başka
——— Seyyidhan Kömürcü, Dünya Lekesi s.19-27 “Sena” Fotoğraf: Chris Kutschera, 1985.
Tanrım açamadık içimizi
Artık buluşmamız mahşere kaldı.
Ne yelken ne gemi var limanda
Kaçmak bir uzun sefere kaldı.
Mercan bir sahildeymiş gemiler
Bulmak kasvetli günlere kaldı.
İPİ KOPMUŞ BONCUK
Bir gün, “benim için şiir yazdın mı hiç” demiştin. Göstermiştim, “şu heves sensin, şu incinmiş gurur sen, şu utangaç aşk, şu Posta Caddesi’ndeki daktilo sesi, çocukların okul dönüşü sevinci sen.” Kuşkuyla bakmıştın yüzüme. Kirpiklerim içime dökülüvermişti. Susarak büyümüş iki çocuktuk biz, kendisini sevmeyi bilmeyen. Yanımızda birisi olmadan sevincimizden utanırdık. Kaç hayat evimizde bizden çok soluk aldı. Sonra harfler girdi yoksulluğumuza. Sonra dünyanın bütün mazlumları. Elimde başkalarının rüyası, bir var oluş acısıydım önünde. Yazmaya, okumaya ayırdığım zamanlar senin de zamanlarındı. “Tenha gezen evliyam” dedim. “Ben gittim harf harf dağıldım / Sen tamamladın cümlemi.”* Yüzüm bir gelecek atlası. Başım önde dönüyorum bütün yürüyüşlerden. Mavilik yitirdi hükmünü. İpi kopmuş bir boncuğum senden sonra. Bedeni olmayan bir zaman, odalarda. Canım ne kadar acıyorsa sözüm o kadar üşüyor. Ömür Hanım, Şahgülüm, Köroğlu’m… sana bir nefes olamayan şiirden de geçtim.
Şükrü Erbaş, Yaşıyoruz Sessizce s.24-25 ‘İpi Kopmuş Boncuk’ Fotoğraf: Nihat Durak’ın 2006 yapımı, “İlk Aşk” filminden, (Çetin Tekindor & Zeynep Değirmencioğlu).
*Derin Kesik, Bütün Şiirleri-2, Kırmızı Kedi Yayınevi, s.142.
yüzümün sürgün yerlerine ayışığının şavkı vurdu ve kederli çizgiler büyüdü aynadaki çatlak. düşündüm hani birbirimize verdiğimiz o ilk öpüşün karanfili şimdi nerededir o gürül gürül akan dağ çeşmesi. biliyorum dumanlı yıllar geçti kötü yıllar, hüzünlü ve savruk karşılaşınca bir sokak ortasında bir gün, tanımayacağız bile birbirimizi çünkü biraz da yaşadıklarımız değil midir yaratan yüzlerimizi acılarımız umutlarımızdır ince bir kıvrım ince bir yitiş hepsi birer birer yol alır giderler mavi damarlı etten ve kemikten bir atlasta. ben de onlar gibi yol alıyorum karanlıklara doğru bütün bildiğim yıldızlar söndü geride büyük bir aşk bırakarak yol alıyorum karanlıklara doğru ama kitaplar onu hiç yazmayacak. yeni bir gökyüzü aranırken bir sokak ortasında bulacaklar yoksul ve soğuk bedenimi.
Behçet Aysan, Düello s.189-190 ‘Yeni Bir Gökyüzü Aranıyor’
XXIV
Bir masal bir taş ağırlığında olabilir mi? Olurmuş meğer.
Birlikte bir masala inanmak istedim Ben seninle, sadece bu. Sen beni tek Tek Tek Bıraktın.
Benim artık taş taşıyacak, Taş kaldıracak, taş atacak halim mi var!
Birhan Keskin, Y’ol s.39 ‘Taş Parçaları’ Fotoğraflar: Roman Polanski’nin 1979 yapımı, “Tess” filminden, (Nastassja Kinski & Leigh Lawson).
GÖLGELER GAZELİ eski haziranlardan biriktirdim bu gölgeyi size aşkın gölgesi de aramızda ıssız kalmasın diye diyorlar ki âşık odur gündüz bile karanlığıyla sarhoş desinler ki hâlâ gam var gölgesinde ne hoş aşk olsun öyleyse geceye kanat olan şu pervaneye aşk olsun aşkın önüne geçmeyen gölgeye de aşk denizinde fener yokmuş âşığa ne gam aşk ikliminin ışığı da gölgesi de hep akşam ah, ışıklarını yakınca gölgesini unutan insan ışıklarınızı bir kapasanız da aşkı anlasak bundan gölgeler ki sokak kedileri gibi akşamın merhametine terk şefkattır bazen de haziranı üşüyen bir gölgenin üstüne örtmek meğer akşamın gölgesi başkaymış, yalnızın gölgesi başka senin güzel gölgenden bana bir çocuk haziran bağışla yeter ki haziran olsun yeter gölgesi bile aşka
Haydar Ergülen, Üzgün Kediler Gazeli s.38 “Gölgeler Gazeli” Fotoğraflar: Metin Erksan’ın 1965 yapımı, “Sevmek Zamanı” filminden, (Sema Özcan & Müşfik Kenter).
Kadınlar, ki yoklukları farkedilir olsa olsa. Kadınlar, bir yazma, bir renk, bir devinim… Karıncalar kadar olağan… Payları karıncalar kadar hayatta. Göçerler, trenleri tanımadan. Selvisiz ve söğütsüz bir ıssızda, katar katar gece taşları. Bekleme salonları. Ucuz tütün, mektup torbası ve bir öykü: cılız ışığıyla. Susuz ve ışıksız köylerin kapısı. Dünyayı bir durak sayanlara, örnek: “Budur payına düşen. Bekle…”
Sennur Sezer, Kirlenmiş Kağıtlar Fotoğraf: Yusuf Atılgan’ın öyküsünden uyarlanan, Ömer Kavur’un 1987 yapımı, “Anayurt Oteli” filminden, (Macit Koper & Şahika Tekand).
Aşktan el çekmek olanaklıydı demek? Ben hâlâ yaşamımı Odile’e bağlamaktan başka bir kullanış biçimi göremiyordum.
André Maurois, İklimler s.94 Fotoğraf: Leos Carax’ın 1986 yapımı, “Mauvais Sang” (Kötü Kan) filminden, (Juliette Binoche).
Terk edilen akıl hastanelerinden…
“Hayat delilerle doludur; bunlardan birine rastlamak istemeyen yalnız kendi evine hapsedilmekle kalmamalı, aynı zamanda bütün aynalarını da kırmalıdır.”
Nicolas Boileau-Despréaux
Bütün sokakların tozu var ellerinde İçin bir su birikintisi Üstünde kağıttan bir kayık Biz deriz ki savaşlar savaşları izliyor Sen dersin ki kaydırak oynasaydık
Afşar Timuçin
Aradığım tek şey, Bilinmedik bir kentte ağır bir uykuya dalmaktı.
Haruki Murakami