Cahiliye döneminde bedevilerin yaşadığı çöllerde geçen tek yasa güç ve kuvvetti. Bir kabile kendisinden zayıf ve güçsüz gördüğü bir başka kabileye ansızın saldırır, erkeklerini öldürür; çocuklarını, kızlarını, kadınlarını esir alır, köle diye satardı.
Her hangi bir nedenle bir kabileden biri diğer bir kabileden birini öldürse öcünü almak, öldürülen kişinin kabilesinin bütün fertlerinin boyunlarına takılı bir borç sayılırdı. Bedevilere göre öç almak adalete en yakın olan davranıştı. Halbuki öç alma adaletsiz bir kısastır. Adaletsizlikse adaletsizliği doğurur.
Öldürülenin haklı ya da haksız olması veya öldürülme nedeni önemli değildi. Öldürülenin kabilesinden her hangi bir kişi öldürenin kabilesinden her hangi bir kişiyi gördüğünde hemen üzerine saldırır ve onu öldürmeye çalışırdı. Bu da karşılıklı intikam almalara neden olurdu. Bu tür öç almalar kabileler arasında uzun seneler sürmüş, onlarca hatta yüzlerce kişinin öldüğü çok kanlı savaşlara neden olmuştur.
Bunlardan biri de Ficar savaşlarıdır. Ficar, Araplar arasında olan savaş günlerinden bir günün adıdır.
Kureyş ve Kinâne kabileleri ile Kays-ı Aylan kabilesi arasında olmuş, Kays-ı Aylan’ın hezimeti ile son bulmuştur.
Ficar denmesinin nedeni Eşhur-u Hurum’da yani haram aylarda vuku bulmuş olmasındandır.
Haram aylar ise Recep, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Araplar bu aylarda savaşmayı haram sayarlardı.
Ficâr muharebesinin nedeni ise Ukaz panayırında Kinânelerden Bedir b. Muaşşir’in bacaklarını uzatarak:
-Arapların en şereflisi benim. Kim benden daha şerefli olduğunu iddia ediyorsa gelsin kılıcını şu ayağıma vursun diye öğünmesi, bu öğünme üzerine orada bulunan Benî Dühman’lardan Uhaymir b. Mazin yerinden sıçrayıp kalkarak:
-Ey yürüyüşü bozuk adam! Şüphesiz ki ben senden da- ha şerefliyimdir deyip kılıcını ayağına vurması, ayağını kesmesidir.
Bu olay üzerine iki kabile fertleri birbirlerine girdiler. Bağrışıp çağrıştıktan sonra dönüp gittiler. Buna birinci ficar günü denildi.
Bu olay vuku bulduğunda Muhammed (a.s.v) on yaşlarındaydı.
Ficar günlerinin ikincisi Kureyşle Hevazin kabileleri arasında vuku buldu.
Benî Amirlerden güzel bir kadın Ûkaz panayırına gelmişti. Kinânelerden bir kaç genç hoşlarına giden bu kadının örtülü olan yüzünü açtırmak istedi. Fakat kadın onların bu isteklerine karşı geldi, yüzünü açmadı. Kadın otururken gençlerden birisi arkadan sessizce yanaşıp kadının eteğini arkasına bir dikenle tutturdu. Kadın ayağa kalkınca edep yerleri göründü.
Gençler kadınla alay ederek:
-Sen bize yüzünü göstermekten sakındın ama biz senin arkanı gördük deyip, gülüştüler.
-Yetişin ey Âmir oğulları! Şu gençler kadınlarınızdan bir kadını küçük düşürmüş, onunla alay etmiştir diye bağırdı.
Âmir oğulları kılıçlarını sıyırıp, gençlerin üzerine yürüdü.
-Yetişin ey Kinâne oğulları! Âmir oğulları gençlerinizi öldürüyor diye bağırdılar.
Her iki taraf birbirine girip, kıyasıya çarpıştılar. Aralarında ölenler oldu.
Harp b. Ümeyye aralarına girip güçlükle barıştırdı.
Bu olay olduğunda Muhammed (a.s.v) on iki yaşlarındaydı.
Ficar savaşlarının üçüncüsü Kinânelerle Hevazinler arasında vuku buldu.
Kinânelerden bir adamın Benî Nasrlardan bir adama bir miktar borcu vardı ve ödemesini uzatıp duruyordu. Sonunda bu borç bir düşmanlık nedeni oldu. İkisi Ûkaz panayırında karşılaşınca birbirlerinden korkarak kabilelerini imdada çağırdılar.
İki kabilede çarpışmak üzere karşılıklı saf bağladılar. Bumu duyan Abdullah b. Cüd’an evinden koşup geldi, aralarına girdi. Borçlunun borcunu kendi malından verip, savaşı önledi.
Bu olay olduğunda Muhammed (a.s.v) on üç yaşlarındaydı.
Ficar savaşlarının dördüncüsü Kureyş ve Kinâne kabileleriyle Hevâzinlerin Kays-ı Aylan kabilesi arasında olmuştur.
Kinâne oğulları kabilesinde Barraz b. Kays adında şaki ve geçimsiz bir kişi vardı. Kinâneler onun yaptıklarından bıkıp usanmışlar, sonunda aralarından çıkarıp atmışlardı.
Barraz b. Kays kendi kabilesinden yüz bulamayınca Hi- re hükümdarı Numan b Münzir’e sığındı, ona kapılandı.
Hükümdar her yıl ticaret kervanı kaldırır, develere ku- maş ve koku yükler; bunları Ûkaz, Mecenne ve Zül’mecaz panayırlarında sattırır, oralardan da başörtüsü, Yemen kumaşı, Taif’in sepilenmiş, boyanıp cilalanmış derisinden al- dırır, bunları Hire’de sattırırdı.
Hükümdar kervanının emniyeti için tanınmış bir Arap’ı kervanın başında bulundururdu.
Ticaret kervanı yola çıkacağı sıralarda Kays-ı Aylanlardan çok gezip gören kişi, Rehhal diye de anılan Urve yanında bazı kişilerde bulunduğu halde hükümdarın huzurunda idi. Baraz’da oradaydı.
Hükümdar huzurunda olanlara:
-Ben kervanımı koruyup kollayacak, itibarlı bir kişi ara- maktayım dedi.
-Ey hükümdar! Kervanını Kinâne oğullarına karşı ben korurum dedi.
Fakat hükümdar onun bu sözlerini kabul etmedi.
-Ey Barraz! Sen buna uygun değilsin. Ben kervanımı Necid ve Tihamelilere karşı koruyacak bir kimse aramaktayım. Seninse buna gücün yetmez dedi.
-Ey hükümdar! Sen kervanını bana teslim et, ben onu istediğin gibi korurum dedi.
Barraz, Urve’nin bu sözlerine kızdı.
-Ey Urve! Sen kervanı Kinâneye karşıda mı koruyacaksın? Diye sordu.
-Evet ey Barraz! Büyük, küçük bütün kabile reisleri ve hatta bütün insanlara da karşı koruyacağım. Sense kabilesi tarafından istenmemiş, aralarından sürülüp çıkarılmış bir insansın. Böyle bir himayeye gücün yetmez dedi.
-Ey Urve! Kervanımı himayene verdim dedi.
Kervan Urve’nin idare ve himayesinde yola çıktı. Fe fedek’e yakın Teymen vadisine gelince dinlenmeye çekildiler.
Barraz ise Urve’nin dediklerini unutmamış, onu öldürmek üzere fırsat kollayıp duruyordu. Bir ara fal okları çıkardı, onlarla oyalanmaya başladı. Bu ara Urve yanına çı- kageldi. Onun fal oklarıyla oyalandığını görünce:
-Ey Barraz! Orada öyle ne yapıyorsun? Diye sordu.
-Ey Urve! Fal oklarımla seni öldürmeye izin var mı, yok mu ona bakıyorum dedi.
Urve onun bu sözlerini şaka zannetti.
-Ey Barraz! Sende bu işi yapacak kudret nerede dedi. Söylediklerini önem vermedi.
Urve kadın ve kızlarla eğlenmeye, içkiye düşkün bir adamdı. Kendisini eğlendirmekle görevli kadın ve kızları, içki dağıtan sakileri çağırdı. Gülüp eğlendi; bol, bol içti, sarhoş oldu. Sonra çadırına gidip sızdı.
Barraz aradığı fırsatı bulmuştu. Hemen çadırına girdi, onu uyandırdı. Barraz’ı yalın kılıç karşısında bulunan Ur- ve’nin aklı başından gitti.
-Ey Barraz! Beni öldürme. Benden sana istemeden bir hata, bir dil sürçmesi olmuştur. Sen beni affet de kılıcını kınına koy dedi. Bunun yanında pek çok vaatlerde bulunduysa da fayda etmedi. Barraz onu öldürüp cesedini bir vi- raneye gizledi.
Barraz, Urve’yi öldürdükten sonra kervanı kaldırıp Hayber’e götürdü.
Urve’nin birden ortadan kaybolduğunu duyan iki dostu onu aramaya çıktılar. Bunlardan Misafir b. Malik araya, sora Barraz’ın yanına ilk gelen oldu.
-Ey Barraz! Ben Urve’yi aramaktayım, sen onu gördün mü? Diye sordu.
-Ey Urve’nin dostu olan kişi! Ben onun yerini bilmekteyim. İstersen seni onun yanına göndereyim dedi.
Misafir b. Malik kabul edince onu bir viraneliğe götürerek orada öldürdü, cesedini gizledi.
Misafir b. Malik’in ardından Esed b. Haysem Urve’yi aramaya geldi. Barraz onu da kandırıp viraneliğe götürdü, orada onu da öldürdü.
Barraz her şey olup bittikten sonra yaptıklarını Kinânelerin başı olan Harp b. Ümeyye’ye bildirmeyi de ihmal etmedi.
Harp b. Ümeyye Barraz’ın yaptıklarını duyunca büyük bir telaşa düştü. Bütün Arapların Kinâne’lere karşı savaşa kalkışmalarından korktu. Kureyş kabilesinin ulu ve yaşlılarını toplayıp durumu onlara da bildirdi. Ne yapmaları konusunu uzun uzadıya tartıştılar. Kays-ı Aylanların Urve için ayaklanıp öç almaktan geri durmayacakları konusundaki korkularını dile getirdiler.
Sonunda Kays-ı Aylan kabilesinin ulusu ve reisi Ebu Berâ Âmir b. Malik’e durumu bildirmeye karar verdiler. Birlik olup Ebu Berâ’nın yanına gittiler.
Ebu Bera öldürülen Urve’nin amca oğlu idi. Aralarında çok güçlü bir dostluk vardı. Bu nedenle hiç kimse Barraz’ın Urve’yi öldürdüğünü söylemeye cesaret edemedi. Sadece Harp b. Ümeyye:
-Ey Ebu Berâ! Necidle Tihame arasında bir şeylerin olduğunu duyduk ama bu konuda bize tam ve açık bilgi gelmedi diyebildi.
Ebu Berâ amca oğlu Urve’nin bir Kinâneli tarafından öldürüldüğünü ancak o günün akşamına doğru haber alabildi. Kureyş heyetinin yanına geldikleri halde işi açıkça bildirmemelerini kızdı, köpürdü.
-Biz zaten Kureyşlileri hileden başka bir halde bulmadık ki. Harp b. Ümeyye beni aldatıp oyaladı. Vallahi artık Kinâne oğulları için Ûkaz’a ayak basma yoktur dedi.
Ebu Berâ ve kabilesi kılıçlarını sıyırdılar. Kureyşîlerin ve Kinâne oğullarının peşlerine düştüler. Onlara Nahle’de yetiştiler.
Karanlık basıncaya, Kureyşle Kinâne oğulları Kâbe haremine erişip oraya sığınıncaya kadar onlarla savaştılar.
-Ey Kureyşliler! Ey Kinâne oğulları! Vallahi biz Urvenin kanını yerde bırakmayız. Sizinle Ûkaz’da görüşürüz dediler.
Âmir oğullarından bir adam da onlara:
-Bu geceler bizimle sizlerin buluşma vaktidir diye bağırdı.
Kureyş ve Kinâne ile Kays-ı Aylanlar arasındaki çarpışma nedeniyle o sene Ûkaz panayırı kurulamadan dağıldı.
Ok bir kere yaydan fırlamıştı. Bilekler duruncaya, kılıçlar körelinceye kadar savaşmaya kararlıydılar.
Her iki tarafta süratle hazırlıklarını yaptılar. Ebu Berâ yanında kumandanları olduğu halde bayrağını çekip Şamta denen bölgeye geldi.
Kureyş ile Kinâne’de yanlarında müttefikleri olduğu halde onlara karşı çıktılar. Her ailenin büyüğü o ailenin kumandanı idi.
Ebu Talib, Haşim oğullarının savaşa katılmalarına razı olmamış:
-Bu bir zulümdür, haksızlıktır. Haram olan ayın haramlığını bozmaktır. Ben buna bizden hiç kimsenin katılmasına uygun görmem ve izin vermem demişti.
Kureyş ve Kinâne oğullarının uluları Ebu Talib’in yanına koşup geldiler. Ona:
-Ey vahşi hayvanları, kurtları kuşları doyuran, hacıları sulayan zatın oğlu! Sen bizden sakın ayrılma. Çünkü biz seni yanımızda bulduğumuz zaman hasmımızı galebe çaldığımızı, zafere eriştiğimizi görüyoruz dediler.
Onların bu sözlerine karşı Ebu Talip:
-Siz zulümden, haksızlıktan, aile bağlantılarına riayetsizlikten vazgeçin. Bende yanınızdan ayrılmayayım dedi.
Ebu Talib’in bu tutumu üzerine diğer Kureyşîler:
-Eğer Haşim oğulları savaşa katılmazsa bizde katılmayız dediler. Burunlarının dibine kadar gelen düşmana karşı koyamama durumuna düştüler. Kureyş ve Kinâne oğullarının uluları, sözü geçen kişileri araya girdiler. Sonunda Zübeyr b. Abdülmuttalib zoraki olarak bu savaşa katılmaya kabul etmek zorunda kaldı. Haşim oğullarının kumandanı o oldu.
Harp b. Ümeyye yaşı ve konumu nedeniyle başkumandan mevkiinde idi.
Haşim oğullarının yanında Muhammed’de (a.s.v) vardı. O haram aylarda yapılan bu savaşa fiilen katılmamış, sadece atılan okları toplayıp amcalarına vermiştir.
Savaşın başlangıcında Kays-ı Aylanlar Kureyş ve Kinâneyi kırıp geçirdiler. Günün ilk saatlerinde zafer onların oldu. Günün ortalarına doğru harp talihi Kureyş ve Kinnâneye döndü. Her iki taraf kıyasıya çarpışıyor, diğeri üzerinde üstünlük kurmaya çalışıyordu.
Öğleden sonra Harp b. Ümeyye’nin himayesinde bir yetim olarak büyümüş olan Utbe b. Rebia hiç kimseye danışmadan, kimseye bildirmeden devesini atlayıp iki tarafın safları arasına girerek:
-Ey Mudar oğulları! Diye bağırmasıyla durdu.
-Ey Rebianın oğlu! Sen bize ne teklif ediyorsun? Diye sordular.
-Ben sizleri sulha davet etmekteyim. Ey Kays-ı Aylanlar! Biz sizden ölenlerin diyetlerini ödeyelim. Bizden ölenlerin ise kanlarını bağışlayalım dedi.
-Bu nasıl olacak? Bize bunu da söyle dediler.
-Bu söylediklerimizi gerçekleştirinceye kadar biz size rehineler verelim dedi.
-Şu söylediklerini kim yapacak? Diye sordular.
Utbe bir adım daha öne çıkarak:
-Bunu ben yapacağım dedi.
Kays-ı Aylanlar Utbe’yi yakından tanımıyorlardı. Bu yüzden:
-Ey kişi! Sen bize kendini tanıt dediler.
-Ben Rebianın oğluyum. Ben Utbe b. Rebiayım dedi.
Utbe’nin bu teklifini savaşa katılanların tümü kabul etti. Rehine olarak Kays-ı Aylanlara kırk kişi gönderdiler. İçlerinde Hakim b. Hizam ile Harp b. Ümeyye’nin oğlu Ebu Süfyan’da vardı.
İki tarafın ölüleri sayıldı. Kays-ı Aylanların ölüsü yirmi kadar fazla çıktı. Onların diyetleri ödendi. Urve-Barraz işi bir daha ağza alınmamak üzere kapatıldı. Bu konuda anlaşma yapıldı. Barraz’da hükümdar Numan b. Sabit kervanını Mekke’ye getirdi. Malları sattı, yedi içti, keyfine baktı.
Dördüncü ficar savaşında Muhammed (a.s.v) on dört ya da on beş yaşlarındaydı.
Bazı kaynaklarda peygamberimizin bu savaşta on yedi ya da yirmi yaşlarında olduğu rivayet edilir.