Karanlıkta bir ışık! Feuerbach!
Karanlıkta bir ışık! Feuerbach!
Sahnesi karanlık bir salondayım. Birkaç sandalye, parça parça sahneye dağılmış merdivenler var. Tankred Dorst’un 1986’da kaleme aldığı, Sema Engin’in Türkçeye çevirdiği “Ben Feuerbach” isimli oyun için buradayım.
Oyun tanıtımında “Feuerbach uzun süre akıl hastanesinde yattıktan sonra tedavi olmuş, mesleğine tutkun bir oyuncudur. Bu uzun aradan sonra, bir tiyatronun oyuncu seçmelerine gelir. Karşısında bir zamanlar tanıdığı ünlü rejisörü görmeyi beklerken, onun asistanı tarafından karşılanır. İlk başta yaşadığı hayal kırıklığı, bir müddet sonra izleyicisinin tüm dikkatini kendinde toplamaya çalışan oyuncunun sergilediği bir kedi-fare oyununa dönüşür. Böylece Feuerbach’ın kişiliğinin ve yaşamının katmanlarında dolaşmaya başlarız. Beklenen kişi en sonunda geldiğinde ise olaylar Feurbach’ın tahmininden çok farklı gelişir.” metnini okuduğumda Van Gogh yüzünden ilgi duymaya başladığım dâhilik ve delilik kavramları dolaşmaya başladı kafamda.
Ama!
Oyun başladı. Karanlık sahnede bir ses, gerilerden gelen bir ses duydum. ‘Işık’ sözcüğü hiç böyle karanlık gelmemişti.
Silik, ürkek, tedirgin sesiyle Feuerbach, “Ama ışığa ihtiyacım var elbette” dediğinde Goethe’nin ölmeden az önce söylediği ‘ışık, biraz daha ışık’ sözlerine anımsadım.
7 yılını akıl hastanesinde geçirmiş, bunu ne kendisine ne de bir başkasına itiraf edemeyen bir insan Feuerbach. En son oynadığı rol Goethe’nin Tasso’su! Şimdi bu rolü alabilmek için oynayacağı rol yine Goethe’nin Tasso’su. 7 yıl aradan sonra neden aynı rol sorusu geliyor aklımıza? Cevabı oyunun içinde kendisi veriyor. Evet, daha gençken bu rolü oynadım. Ama o zaman bu kadar acı yoktu hayatımda. Rolü içselleştirmemiştim. Şimdi ise acılarımız aynı diyor. Belki bıraktığı yerden, tam olarak bıraktığı yerden başlamak istiyor yeniden hayata.
Kendisini ispat etmek, akıl hastanesinde kaldığını gizlemek zorunda Feuerbach. Bunun için kötü olduğuna inandığı diğer insanlardan önce kendisiyle savaşmak zorunda. Savaşıyor. Sanrıları var. Bazen onlarla, bazen asistanla, bazen bizimle, bazen olmayan birisiyle konuşuyor. Hapishanede olmayı akıl hastanesinde olmaya yeğlediğini asistana söylediği “Hapishanede yattığımdan mı şüphe ediyorsunuz yoksa? Hayatımda karanlık bir dönem olduğundan mı? Belki de ağır bir suç? Hatta bir soygun ya da cinayet? “ cümlesinden çıkartıyoruz.
Artık asistan da kendisinin farkındadır. Varlığının bir önemi vardır. Feuerbach için oyun yeniden başlıyor. Sahnenin ortasında, karanlığın içinde parlayan gümüş renkli spiral merdivenleri çıkmaya başlıyor. Her basamağa öfkeyle, sertçe, merdiven değil de boşluğa düşmesine neden olan ne varsa onu eziyormuşçasına basıyor. Çıkıyor çıkıyor. Tepe noktasına geldiğinde duruyor. Boşlukla arasındaki mesafe yok denecek kadar az. Ve yaşamımızın gerçeğini o anda yüzümüze vuruyor. “Tiyatrolarda merdivenlerin nerede bittiğini biliyorsunuz tabii ki. Boşlukta ”. Akıl hastanesine yatmadan önce o boşluğa düşmüştü kendisi. Biliyor. Söylüyor. Kibirli görünmeye çalışırken aslında boşluktan çıkabilmek istiyor. Kendini küçümsüyor, kendinden nefret ediyor.
Oyunun her anında bu rolün kendisi için ne kadar önemli olduğunu göstermeye çalışan Feuerbach, açık yüreklilikle “Rolü alamazsam kendimi yok ederim.” diyor. Bunu söylerken bir çocuk kadar savunmasız, çaresiz ve kimsesiz. O anda sahneye çıkmak, onu kucaklamak istiyorum. Üzülme, düştüğün boşluktan beraber çıkarız demek istiyorum.
Ve rejisör gelir. Feuerbach çıkartıp attığı ceketini giyer. Çok beklemiştir. Sonsuza kadar beklemiştir. “Mevsimler değişiyor, asırlar çözülüyor ve durmadan öğütüyor zaman. Venedik buradaydı, şimdi yok artık. Zaman yedi onu, çiğnemesini, şapırtılarını duydum. Bir devir bekledim sizi. Bu durumda neredeyse benim için bir tanrı oldunuz.” der. Sandalyeye oturur. Ve Goethe’nin konusundan bahsederken “yaşamın yetenekle uyuşmazlığı” dediği Tasso’yu oynar. Feuerbach’tır oynadığı, Van Gogh belki de, hatta Gregor Samsa bile olabilir. Koskoca Profesör Kien ya da. Ve Goethe’nin Tasso’su da. Toplum dışına itilmiş ne kadar insan varsa hepsi olur o anda. Ve şu dizeleri söyler.
“Tabiat bana güzel bir liyakatte bulunmuş;
Ama bu nimeti bazı zayıflıklarla,
Avare bir gurur, aşırı hassasiyet ve
Bulanık bir zihinle sunmuş”
Rolünü oynar. Ayağa kalkar. Asistan rejisörün gittiğini söyler. O zaman ben de gideyim der. Arkasını döner. Valizini alır. Ayağından ses yapmasın diye çıkarttığı ayakkabılarını giymez. Işık diyerek girdiği karanlık kapıya, karanlıklar içinde yürür. İşte o zaman gitme deriz içimizden. Neden deriz? Bu rol hakkıydı deriz. Kendi yaşamımızda uğradığımız ne kadar haksızlık varsa, ne kadar kırgınlık varsa hepsini Feuerbach’a söyletiriz.














