Öylesine özledim ki gökyüzüne bakmayı yağmurun sesine türküler karıştırmayı, yanan ateşin başında kokusunu almayı taşların. Ruhumun tüm heyecanlarını el kol hareketleriyle anlatabildiğim zamanlarda ve henüz ölmemişken sevdiklerim, düşünsel yoklukları yaşamamışken aklım, bir bardak şarabın bir bardak çaya dönüşmesini anlayabilir miydim? Ne çok seviyordum fırında patatesi, taş ocak ateşini, sobada kaynayan güğümü, hep sandalyelerde okuduğum kitapları. Unuttun mu zere yollara düşürenleri, çakıyla elma soyup cevizle yemeyi, yağmurda ıhlamur ağacının altına saklanmayı, bir horonda avazın çıktığı kadar bağırarak kişnemeyi? Evet unuttum dönüş yollarında dağlara bakmayı, buz gibi havalarda pencereyi açıp sesini dinlemeyi karanlık ormanların.Unuttum korkotanla sırt kaşıtmanın gevşekliğini, bakkaldan alınan bisküvilerin tadını, saatlerce aynı şarkıyı dinlemenin yorgunluğunu. Unuttum botlarımın içine dolan karı, sebepsiz yere ağlamayı. Unuttum beni bekleyen düşleri, bir bardak kahveye bir ömrün falını bakanları, bir gürcü şarkısına bağlanan umutları. Bitireceğim bu yoksunlukları zere. Düşlerine, yollarına, kitaplarına, şarkılarına kavuşacaksın, sen hep bildiğin olacaksın. Bu kez içinden geleni değil bildiğini okuyacaksın.