Kimdir bu 'mizantrop'? Kabaca, insandan ve insanın doğasının getirdiği özelliklerden nefret eden kimsedir. Toplumdan, insandan kaçarlar, dahası nefret ederler. Asosyal oldukları söylenir, fakat ben bu yaftanın fazlasıyla sığ olduğunu düşünenlerdenim
Mizantropi (Misanthropy) reddedişin, farkındalığın felsefesi. Nefret kadar ağır mı bilmem ama insanlara 'sıcak' bakmayan bazı isimler geliyor aklıma bu felsefe üzerine düşünürken. Tezer Özlü, Nilgün Marmara ve biraz popüler olduğu için adını sıkça duyduğumuz Charles Bukowski.
Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yanım yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. Hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin vermediğiniz için. İçgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiçbir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, birşey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle, okullarınızla, işyerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım
Tezer Özlü'nün Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabından alıntıladığım bu bölüm aslında basit bir sistem eleştirisinden de öte şeyler barındırıyor. Varolanı reddetme, kendini soyutlama gibi mizantropluğun 'ilkel' unsurlarını saklıyor özünde bana göre. Bilinçsiz bir mizantrop olduğunu söylemek abartı olmaz herhalde.
Aydınlıkta köhneliği belirginleşen ve kentte ve konutta hiçbir şey neyse ben oyum. Öylesine
bağsız ve yeğniyim ki bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum.
Sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri
alarak bu yoğunluğa, olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor.
Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım
yok. Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben. Yere göğe .
Alıntıladığım dizeler Nilgün Marmara'nın 'Canım Sıkıntı Sınırı' adlı şiirinden. Nilgün Marmara bağsızlığını ve insanın 'kültürleşmesine' ait olan kavramlara olan inançsızlığını sıkça işlemiştir şiirlerinde.
Aslında Yavuz Çetin'i de ekleyebilirdik listeye 'Yaşamak İstemem'i ile. Belki de herkes hayatının bir döneminde bu felsefenin barındırdığı temel düşüncelerle hareket etmiştir farkında olmadan. Sevdiği insanın beklenmedik davranışıyla karşılaşan insan, evladından vefa göremeyen ana babalar, 'dost kazığı' yiyenler...
Mizantropi hakkında okuma yaparken aklıma gelen ilk şey 'varoluşçuluk' oldu. Varoluşçuluk 'ağır' bir felsefedir, tüm tercihlerin sorumluluğunu yüklenmeyi gerektiren, melankoliye sürükleyen. Varoluşçularla 'melankoli' konusunda uyuşacak olsalar da insan doğası noktasında ayrılıyorlar.İnsanın doğasına inanmamak ve onun doğasının saf kötü olduğunu düşünmek bambaşka şeyler.Ne de olsa 'Varoluş özden önce gelir.'
Saf kötüye olan inanç insan ilişkilerinin temelini sarsıyor, hayata dokunamayan bir düşünüş tarzı...Elbette hayata dokunmak gibi bir dertleri yok,
Tüm bunlarla beraber tüm bir hayatın, insan ilişkilerinin bu güvensizlik ve süphecilikle kurulamayacağı ortada. İyimserlik aşılamak değil derdim fakat tüm bir yaşamın bu karamsarlıkla devam edebileceğini düşünmek fazlasıyla romantik olur. Nitekim Nilgün Marmara intihar etmiştir, bağsızlığın ağırlığına dayanamayarak... Tezer Özlü ise sanılanın aksine kanserden ötürü yaşamını yitirmiştir. Yazınındaki 'karanlık yan'ı hiç yitirmeden.