Normali Yitiren Ülkeden Kesitler
İkilemler arasında kalakalmış bir menzilin buz gibi hakikati karşımıza çıkıyor. Cerahat ve irinle güncellenen Türkiye gerçekliğinin orta yerinde sıradan insan seçimlere zorlanıyor iş bu sahada. Kesintisiz kılınmış, bir yerde yönlendirilmiş olanın karşısında sorgulamak, bir biçimde konuşmak, eksiksiz oluşturulan karaşın hale karşı var edilen yıkımdan bahsetmek imkansız kılınmak isteniyor. Demokrasi, eşitlik, adalet tahayyülleri dile getirilirken olanın ve olmasına devam edilenin bariz bir kırım halinin yekunu olduğu bir kez daha ortaya en kestirmeden çıkageliyor. Çürüten, yok eden ve sınırlandıran bir ülkede hakkaniyet, esasen yaşam tahayyülünün eksiksiz yıkımı güncellenendir. Bütün bütün bir fasit döngünün orta yerinde insanlara tercihler dayatılmaktadır. Muktedirin olur damgasını kazanmamış her ne olursa olsun, herhangi konu olursa olsun bu sınıflandırma / ayrıştırma ikilisinden bir tercih yapılması beklentilenir.
Barışmaktan yana taraf olunamaz mesela. Çürüten, yok etmenin eşiğine taşıyan bir ülke hal ve istencinin karşısında, savaşa dur demek bir terör faaliyeti klasmanında görülür ve değerlendirilir çoğu zaman. Bariz, belirgin bir biçimde uçuruma doğru yollanan hayatlar söz konusu edilmesin, olmadık yerlerde müdahalelerin çanlarının aslında sıradan insanlar için hayatlarının gölgelenmesi olduğu konuşulmasın, yeter ki susulsun denilerek hemen her gün bambaşka tahayyüller ortaya serilir. Bir biçimde hayattan yana taraf olmanın önü alınmak istenir. Bunca rahatça dillendirilmeye devam olunan, alırız, yıkarız, oraları salt ve sadece bizlerindir tezahüratlarının akıbeti daha büyük kayıplar, onarılmayacak yaralar ve eksiksiz bir çürüme halidir. Barışın lügatten atıldığı bir yerde, sulhun unutturulduğu bir sahada yaşam her gün bir kez daha sınamaya tabi tutulur. Yıkılan, yok edilen, eksiltilenler bunca çokken hangi yaşam bahsi açılabilir, her nasıl hayat normal denilebilir ki sahiden?
Mezopotamya Ajansı’ndan aktaralım: “Teatra Jîyana Nû tarafından sahnelenecek Kürtçe Bêrû: Klakson Borizan Birt tiyatro oyunu, gösterime saatler kala Gaziosmanpaşa Kaymakamlığı tarafından “kamu düzenini bozabileceği” gerekçesiyle yasaklandı. Gaziosmanpaşa Kaymakamlığı, Teatra Jîyana Nû’nun İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Şehir Tiyatroları sahnesinde sahnelenecek Bêrû: Klakson Borizan Birt oyununu, gösterime saatler kala tüm kapalı ve açık alanlarda yasakladı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün talebi üzerine Gaziosmanpaşa Kaymakamlığı tarafından onaylanan yasak kararına, "kamu düzenini bozabileceği" gerekçe gösterildi.
Bêrû oyunun Gaziosmanpaşa Kaymakamlığı tarafından “kamu düzenini bozabileceği” gerekçesi ile yasaklanmasına tepki gösteren Tiyatromuz Yaşasın İnisiyatifi, “Bu anti-demokratik uygulama ifade özgürlüğü ve Kürtçe’nin kamusal görünürlüğüne vurulmuş bir darbedir” dedi.
Tiyatromuz Yaşasın İnisiyatifi, Teatra Jîyana Nû tarafından sahnelenecek Kürtçe Bêrû: Klakson Borizan Birt tiyatro oyunu, gösterime saatler kala Gaziosmanpaşa Kaymakamlığı tarafından “kamu düzenini bozabileceği” gerekçesiyle yasaklanmasına yaptıkları yazılı açıklama ile tepki gösterdi.
Açıklamada haksız ve antidemokratik uygulama kınandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Şehir Tiyatroları’nın "Tiyatrolara Destek Projesi" kapsamında sahnelenecek oyunlarının "kamu güvenliği" gerekçesi ile kaymakamlık tarafından, oyuna birkaç saat kala yasaklandığının hatırlatıldığı açıklamada, “Nobel ödüllü yazar Dario Fo'nun "Klakson, Borazanlar ve Bırtlar" adlı oyunun Kürtçe uyarlaması olan ve daha önce defalarca sahnelenmiş ve beğeniyle alkışlanmış olan Bêrû'nin yasaklanması kabul edilemez. "Klakson, Borazanlar ve Bırtlar" oyunu, devletin kendi içindeki çelişkilerini irdelerken ekonomik gücün politik güçten daha etkin ve onun üstünde olduğunu vurgulayan mizahi bir oyundur. Bu yasaklama bu yüzyılda sanatın ve tiyatronun işlevinin anlaşılmadığının ifade ve sanatın üstünde uyarıcı gücünden korkulduğunun yansımasıdır” diye belirtildi.
Oyunun, Şehir Tiyatroları'nın 106 yıllık tarihinde gösterilen ilk Kürtçe oyun olma özelliği taşıdığı ve kültür insanları tarafından son derece demokratik bir adım olarak görüldüğü belirtilerek, “Bu anti-demokratik tavır sanatçıların ifade özgürlüğü ve kadim dillerden Kürtçenin kamusal görünürlüğüne vurulmuş bir darbedir. Bu yasaklamayla İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nun attığı en güzel adımlardan biri baltalanmak istenmiştir. Tiyatro örgütleri olarak bu haksız ve antidemokratik uygulamayı kınıyoruz. Teatra Jiyana Nû yalnız değildir” ifadelerine yer verildi.”
Daha kendi içinde varlığı tescillenmiş, hep atılıp tutulsa da bu toprağın kökünden olması hali bir türlü muktedire dank etmeyen Kürd halkının üstüne uygulanan baskılama halinin bu kaçıncı eşiğidir. Bu kadar afaki bir biçimde sen kimsin diye sorulan bir menzildeki ol meşum reklam / tanıtım / propaganda filmindeki cüretin daha yakın zamanlarda ettiği onca fecaat / facia söz konusuyken bir kez olsun yeter demeyen bir muktedir karşımızdadır artık. Düzen dünü neydiyse, bu şimdisi de düşünmeyen, sorgulamayan asla çekincelerini dile getirmeyen bir güruh kılarak bir sahayı, yaşayan tüm kimlikleri onca masala rağmen inatla yok saymaya devam etmektedir. Bir tiyatro eserinden nem kapılan, bir menzilde konuşulan bir anadili hakir görmek için olur olmadık tahayyüllere girişmeye devam edilen bir yerin neresinde hayat söz konusu edilebilir? Sahiden bunca açık afaki bir biçimde ayrımcılığın varlığında ötekinin (öteki sanılanın) yurdunun da burası olduğunu anlamaya daha çok var mıdır? Daha da kaybedilecek zaman söz konusu mudur sahiden?
Mezopotamya Ajansı'ndan Erdoğan Alayumat, HDP Milletvekili Musa Piroğlu ile konuşur: “Balıkesir'in Susurluk ilçesinde 3 Kasım 1996'da meydana gelen kazanın ardından ortaya serilen devlet-siyaset-mafya ilişkilerinin başrolünde yer alan eski MHP milletvekili ve emekli Korgeneral Engin Alan, emekli Albay Korkut Eken, organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı ve faili meçhul davalarında sık sık ismi geçen eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, 16 Ekim'de Bodrum Yalıkavak Marina'da bir araya gelerek fotoğraf paylaştı.
Paylaşılan fotoğrafta yan yana gelen isimlerin karanlık bir dönemi ifade ettiğini belirten Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu, fotoğrafın çağrıştırdıklarını anlayabilmek için tarihsel sürece bakılması gerektiğini söyledi. Piroğlu, fotoğrafın Van’da helikopterden atılan iki yurttaş ve kaçırılma olaylarının sıklaştığı iki önemli olayın yaşandığı döneme denk gelmesinin tesadüfü olmadığına dikkati çekti.
Saray rejiminin 3’lü yapıdan oluştuğuna dikkat çeken Piroğlu,"Bir ayağında AKP ve Saray, bir ayağında MHP, son ayağında ise kimilerinin Ergenekon, kimilerinin de derin devlet dediği bir yapıdan oluşuyor" dedi. Paylaşılan fotoğrafın da 3 büyük çağrışımı olduğunu sözlerine ekleyen Piroğlu, "Birincisi, fotoğraftaki 3 isim geçmişte derin devletin tüm operasyonları yürüten kişilerden oluşuyor. İkincisi yine bu derin devlet operasyonunun başka bir ayağını kuran mafya lideri Alaattin Çakıcı. Üçüncüsü devletin kendisi. Susurluk aslında bu çetenin nasıl bir iş birliği içinde olduğunu açığa çıkarmıştı. Bu yüzden bu fotoğraf aslında bir yanıyla Türkiye haklarına eski dönemin bütün kötü hatıraları olan JİTEM'i, Beyaz Toros’ları, yargısız infazları, ölüm çukurlarını hatırlatıyor. Yapılan bütün bu kötülüklerin altındaki imzalar fotoğrafta olan bu isimlere ait” diye konuştu.
İktidarın son süreçte kamuoyunun desteğini yitirdiğini sözlerine ekleyen Piroğlu, Karl Marx’ın “Kriz dönemlerinde iktidarlar eskinin sloganlarını ödünç alırlar. Eskinin giysilerini giyerler. Geçmiş dönemin kahramanlarını taklit ederler ama aynı zamanda geçmiş süreçlerin korkularını da yardıma çağırırlar” sözünü anımsatarak, "İktidar kendi zeminini mobilize etme yeteneğini kaybetti ve toplumsal meşruiyetini yitirdi. Tamda bu aşamada iktidar ölü geçmişi yardıma çağırıyor. 1993 süreci diye anılan o karanlığın topluma yeniden dayatılması anlamına geliyor. Bu yüzden yeni kıyafetler içinde eski katliamları ima eden bir görüntüyü karşımıza çıkardılar” diye belirtti.
Meşruiyeti sarsılan iktidarın derin yapılara sarıldığını vurgulayan Piroğlu, fotoğrafın en fazla çağrışım yaptığı yerin Kürt coğrafyası olduğuna işaret ederek, “Bugün PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerinde tecridin ağırlaştırılmasının tek bir nedeni var oda savaş politikalarının derinleştirilmesidir. Türk devleti varoluşunu bu savaş politikalarına borçludur ve devamını sağlamak için de bu savaş politikalarını derinleştirmek zorundadır. Devlet Kürt hareketini parçalamak adına yasal güçlerin yetmediği noktada yasadışı güçleri devreye koyuyor. 40 yıldır Kürt halkına karşı verilen savaş narko ekonomi ile finanse edilmiştir. İçinden geçilen ekonomik kriz, bu fotoğraftaki Alaattin Çakıcı simgesi bu ilişkinin bütün boyutlarıyla güncellendiğini işaret etmektedir” diye ifade etti.
Geçmiş yıllarda Kürt sorunundan kaynaklı açığa çıkan barış görüşmelerinin bu yapı tarafından boşa düşürüldüğüne dikkati çeken Piroğlu, “Devlette bu yapının arkasında hep yürüdü. Bugünde değişen bir şey yok. Cumhurbaşkanı Erdoğan ortaya çıkan fotoğrafın tamda arkasında duruyor. Çünkü bu fotoğraf aynı zamanda iktidar bloğunun kendi varlığını devam ettirme ve koruma çabasının bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Bu fotoğraf ne ima ederse etsin sırtını Saray'a dayıyor” dedi.”
Fotoğrafın meydana gelebilecek her çeşit provokasyon ve saldırının adresi olacağını söyleyen Piroğlu, son olarak şunları söyledi: “Fotoğraf karşımızdaki iktidar bloğunun acizliğinin de göstergesidir. Bize düşen bunu derinleştirmektir. Onların halk kitlelerine giydirmeye çalıştığı korku gömleğini yırtmamız gerekir. Artık ‘bin operasyonunun’ hesabının sorulduğu günlere girdiğimizi göstermemiz gerekir. Bu bütün kayıp dosyalarında, kirli ilişkilerde imzası olan insanlarla hesaplaşmamız gerektiğini göstermemiz lazım. Korkacak ve kaybedecek hiçbir şeyimiz yok. Biz bu korkuları yaşayarak bugünlere geldik teslim olmadık diz çökmedik. Bundan sonrada bunlara diz çökecek halimiz yok. Ama şimdi diz çökmemek yetmiyor, şimdi hesap sormak için harekete geçmek gerekiyor.”
Bir hakikat karşımıza çıkartılıyor bir kez daha. Seçimler, zorunluluklar, tahayyül edilenin ötesindeki bir kez daha yıldırı ve baskılama hallerinin birlikteliğinde Kürd halkına karşıt, gözdağı ile yinelenen bir şiddet pratiği var ediliyor. Bir asırdır sanki demokrasisi tamam, hürriyet meseli iyiymiş, insanların hakları söz konusuymuş gibi davranılan bir yerde şu yukarıdaki cüretle dile de, hayatın ta kendisine de saldırılar kesintisiz kılınır. Cüretle bir şevkle savunulup, etle kemik gibiyiz bahsi zikredilirken doksanların ve öncesinin tüm ol karanlığını var eden temsillerin bugün yeni ülkede de baş köşede tutuldukları ifşa edilir. Bilakis ifşa bir yana takdim olunur muktedir eliyle. Cüretle, cerahatin, kötülükle ve çok daha fazla ayrımcılıkla birlikte bir menzildeki hayat memat meselinin üstün körü değil doğrudan yıkımı kesintisiz kılınır. Vekil Eroğlu’nun da aksettirdiği gibi saraya sırtını dayamış bir kötülüğün bu ülkede tek bir iyi günü var etmeyecek olduğu artık afaki kılınıyor. Bu kadar doğrudan, böyle bir devamlılıkla dünden yarına taşınmak istenen cerahatin var edeceği her fecaat bir başka yıkımı birlikte imal eder, edecektir! İyi de nereye kadar?
Mezopotamya Ajansı’ndan bir başka aktarımı yapalım: “Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Emek Meclisi, TBMM'de görüşülmeye devam eden esnek çalışma paketine ilişkin Kadıköy'de bulunan Süreyya Operası önünde açıklama yaptı.
Açıklamaya HDK Eş Sözcüsü İdil Uğurlu, HDP milletvekili Musa Piroğlu ile çok sayıda genç katıldı. "Emekçilerin haklarına saldırı yasası mecliste, kıdem tazminatı ve emeklilik hakkın gaspına izin vermeyeceğiz" pankartı açan kitle, sık sık "Savaşa değil, emekçiye bütçe" sloganı atıldı.
İlk olarak söz alan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekili Musa Piroğlu, iktidarın politikaları sonucu ülkeye cehennemin dayatıldığını söyleyerek, "Milyarlarca doları savaşa harcayan iktidar, emekçilere yoksulluğu dayatıyor. İktidara geldiğinden beri 30 bine yakın işçi intihara sürüklendi. İktidar, politikalarıyla yoksulluk ve işsizliği dayatıyor. Bütçe ile kıdem tazminatını ortadan kaldırıp, emeklilik hakkını gasp ediyor. Geleceksiz ve kıdemsiz bir gelecek sunuyor. Emeğimiz çalınıyor, haklarımızın gaspına izin vermeyeceğiz" diye belirtti.
Ardından konuşan HDK Eş Sözcüsü İdil Uğurlu da, ekonomik krizin ilk olarak yoksulları etkilediğini belirterek, çarkların bir avuç çapulcu, saray ve sermaye için döndüğünü söyledi. Uğurlu, "İktidar emekçilerin düşmanıdır. Toplum baskıya biat etmeyecek, Haklarını almak için mücadelesini sürdürecektir. Bu topraklarda son sözü emekçi ve işçiler söyleyecek" dedi.
HDK Emek Meclisi adına söz alan Ömer Akgün ise, AKP'nin ekonomi politikasının ülkeyi derin bir ekonomik krize sürükleyerek, açlık ve işsizliği derinleştirdiğini dile getirdi. Akgün, meclisten geçirilen torba yasanın emekçilerin haklarının gaspına yönelik olduğunu vurgulayarak, "Bir saldırı ile karşı karşıyayız. AKP her seferinde kıdem tazminatına saldırarak, ortadan kaldırmak istiyor. Torba teklifinde en çok 25 altı ve 50 yaş işçiler etkileniyor. Bu yaş gruplarının haklarının gaspı anlamına geliyor. Milyonlarca işçinin işsizliği anlamına gelen bu bütçenin geçmesine izin vermeyeceğiz" diye konuştu. Açıklama "İş, ekmek, güvence" sloganıyla son buldu.”
Demokrasi, eşitlik, adalet tahayyülleri dile getirilirken olanın ve olmasına devam edilenin bariz bir kırım halinin yekunu olduğu bir kez daha ortaya en kestirmeden çıkageliyor. Her durumda sıradan olanın yaşam hakkına kastın çeşitliliği arttırılmaya, kararlı bir biçimde tüm ol karanlığı dört bir yanda demirbaş kılmaya ant içenlerin elinde bir menzil, bir ülke bir gelecek tahayyülü hepsini kapsayan bir yaşama iradesi geriye konulmuyor. Bütün bütün çabalar bunu bir hakikatin ta kendisi kılmak adına yinelene geliyor. Torba yasalar, kanun teklifleri ve devamında ortaya çıkagelen her eylem / karar / hamle bir kez daha bu beterler coğrafyasında sıradanın seçimlerinin muktedirin insafına terk olunduğunu bir kez daha ifşa eder. Yoksunluk, yoksulluk ve artan bir ivmeyle birlikte kurumsallaştırılmaya devam edilen yeni ülke gerçekliğinde sıradana saldırılar, nefret ve ayrımcılığın birlikteliği bir ülkeyi değil daha çok, daha belirgin bir karanlığı imliyor artık. Seçimler, seçenekler diye sunulan her şeyin bunca yara veren kılınmasının hesabı her ne olacaktır sahiden? Bütün bu fasit döngünün içinde bir tek iyi gün var edilebilir mi? Bir tek gün olsun şu saha, bu ülke nam yerde şu yukarıdaki açık seçik nefrete karşı hayata tek bir olumlu yol açılabilir mi, sahiden?
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2020
Görseller: Mostafa MERAJI v/ Unsplash











