Aklınızda binbir soru, yol boyu yürüdüğünüzü düşünün.
Bir sonbahar vakti, yere dökülen yaprak hışırtıları eşliğinde sakin bir caddede ilerliyorsunuz.
Yanınıza yabancı bir adam yanaşıp bir adres sorsa, düşüncelerinizi bir kenara koyar ve ona cevap vermeye odaklanırsınız.
Beyniniz o kişinin sorusunu öne alır ve vereceği cevabı düşünmeye başlar.
O yabancının kıyafeti ve kırık Türkçesi önemini yitirir o an. Yüz hatlarını bile incelemezsiniz. Çünkü odak noktası verilecek cevaptadır. Akıl onunla meşgul olur. Başınız bile adres tarifinde ilgili hedefe döner, konuşma esnasında o yöne bakarsınız.
Algılarımızı hedeflerimiz belirler.
Bir hedef belirlediğimizde algılarımız hayattaki geri kalan önemsiz detayları törpüler ve sizi hedefe yönlendirir. Akıl ulaşılmak istenen hedeftedir.
Bu yüzden evliliği kafaya takan bir gencin gözüne perde iner, nikah masasına oturtmak için ikna etmeye çalıştığı kişinin bariz kusurlarını dahi görmez. Mühim olan onunla evlenmektir. Ya sonrası? Onu pek düşünmez.
Mezun olmayı kafayı takmış birisi, mezuniyet sonrasını es geçer. O bölümün doğru bir tercih olup olmadığı bile önemsiz bir detaydır kendisi için. Mühim olan ulaşılacak diplomadır.
Ahireti kafaya takmış bir adam da dünyevi sıkıntıları gözünde büyütmez. Daima geçici ve sufli görür dertleri. Bu yüzden travmalara sebebiyet verecek facialar bile onun dünyasında "imtihan", "dünya sıkıntısı" Görelim mevla neyler, neylerse güzel eyler" şeklinde izah edilir.
Gerçek bir derdi dert edinen insan, geri kalan dertleri dert olarak göremez.
Bu yüzden bazı insanların en büyük derdi, esaslı bir derde sahip olmayışlarıdır.
Ömer Faruk Çalışkan












