Key kuaföre gelmek isterken🙈 @demettella @drmuratustun @smavi #bıyık #permatik #traş #kuaför #kaşbıyık #hair #sac #saçmodelleri #saç #gelinbaşı #hairdesing #egeüniversitesi #egeşivesi #muğla #aydin #izmir (KEY KUAFÖR)

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Netherlands
seen from United States

seen from Ireland

seen from Malaysia
seen from Saudi Arabia
seen from Taiwan

seen from Italy
seen from Malaysia
seen from United States
seen from Japan

seen from United States
seen from Poland

seen from Thailand
seen from Japan
seen from Germany
seen from China
Key kuaföre gelmek isterken🙈 @demettella @drmuratustun @smavi #bıyık #permatik #traş #kuaför #kaşbıyık #hair #sac #saçmodelleri #saç #gelinbaşı #hairdesing #egeüniversitesi #egeşivesi #muğla #aydin #izmir (KEY KUAFÖR)
ÖNEMSİZ
-Özgüvenine sokayım Reşat!
-Başka bir şeyim yok zaten kardeş. Ona da sen sok n’apak?
-Çelişkine sıçayım senin!
-Önyargılarını da al git hadi!
Biz İsmail’le arada böyle atışırız. Önemsiz bir diyalogdu aslında. İki önemsiz insan arasındaki önemsiz bir diyalog. Önemsiz gibi önemsiz!
Çünkü emekliyiz.
Çünkü önemsiz yıllar boyunca okul dediğimiz küçük yaşam alanımızda yüzlerce küçük insan tarafından işaret parmağıyla gösterilen kişilerdik. Onlar küçük olduğu için biz büyük gibi göründük. Kendimizi de büyük olduğumuza inandırdık.
Çünkü o bir türlü doğru davranışı sergileyemediği için dalga geçtiğimiz küçük insanlar bir anda ortadan kayboldu ve ezeceğimiz kimse kalmadı.
Çünkü elimiz boş.
Çünkü biz toplumun böbreklerinden süzülüp çıkış noktasında gördüğü ışığı huzur kaynağı zanneden zavallı idrarlarıyız.
Toplumun boşaltım sisteminde kendimizi böbrek sandık, mesane sandık ama idrar olduğumuzu anladığımızda çoktan tuvaletin suyunda yüzüyorduk. İşte bir emeklinin bok yoluna gidişi böyle olur.
Her emekli gibi ben de emekliliğimin ilk günlerini evde hanıma “şu sehpayı buradan al şuraya koy” , “kalk bana bir su getir” , “makarnaya kekik atma adeti de nereden çıktı?” , “yarım saattir aynı kanalı izliyorum ekrandaki toz yüzünden belgesel olduğunu daha yeni anlayabildim, şunu bir sil!”(bunu bir sitcom dizisinden öğrenmiştim) , “oğlun bugün de aramadı değil mi?” vb. cümleleri bolca kullanarak geçirdim. 40 önemsiz yıl boyunca ev hanımlığı yapan hanım sayemde anksiyete tanısı alınca psikiyatristin önerisi üzerine evden uzaklaşmaya mecbur bırakıldım. Bu da üzerime çekilen sifon oldu. Bunların dışında bir de 60 önemsiz yaşımın ardından 15 yaşındaki torunun yardımıyla sosyal medya hesapları açtım. Torunun sözünü dinleyip Twitter’daki hesabı açarken kendi adımı kullanmadım. Torunun okuduğu bir romandaki karakterin adını seçtik @darkraist. Kendimi doktor gibi tanıtıp ona buna laf saydırmak belki de emekliliğimin tek güzel yanıydı.
Emekli olarak evden ilk çıkışım Cuma namazı içindi. Her Cuma giderim zaten, önemsiz bir anı. Sifon sonrası ilk çıkışımda ise kendimi akvaryumun dışına atılmış bir balık gibi hissettim. Gerçi bu durumu “sudan çıkmış balık gibi olmak” deyimiyle ifade etmek daha doğru olurdu. Çünkü akvaryumdaki balıklar değerli, öylesine bir su birikintisindeki balıklar daha değersiz. Bana yakışan da “sudan çıkmış balık” tabiri… ama işte benim kalkanların ne zaman devreye gireceği belli olmuyor. Kalkan olarak kullandığım özelliğimin ne olduğunu yukarıda belirttim. Burada tekrar belirtmek sizin zekânıza hakaret olur. Durduk yere ortamı germenin anlamı yok. Zaten emekliyim..
Eğer aklınızdan “Sen yıllarca kendini küçük insanların içinde çok değerli hissetmişsin. O yüzden okul=akvaryum , sen=kendini değerli hisseden balık benzetmesi daha doğru olur” düşüncesini geçirdiyseniz buna saygı duyarım. Sonuçta düşünce özgürlüğü var. Ben vatandaşlarının değerlerine saygılı, halkla kaynaşmış bir elitim.
Size biraz İsmail’den de bahsetmek isterdim fakat az önce Twitter’da şu tiviti görünce yine ne kadar önemsiz olduğumu hatırlayıp bu kez tam anlamıyla sudan çıkmış balık oldum:
Neyse İsmail diyorduk. Kendisi öldü. Aslında bunu dramatik bir şekilde anlatıp yazımın finalinde belki çok çarpıcı birkaç cümleyle ifade etmem olaya biraz acı, biraz acıma katardı ve yazı çok etkileyici bir hâle gelmiş olurdu ama o kadar “sıkıcı bir karakterim” ki size bu yazıyı buraya kadar okutmuş olmam bile büyük başarı.
“Öykü”ymüş. Sığır! Ben kaç yıllık edebiyat öğretmeniyim ben bile bu yazının ne tür olduğunu bilemeyip “yazı” diye tabir ediyorum, “öykü” diyemiyorum!
Şimdi kim önemsiz?
DELİ SADIK - 4
( DELİ SADIK - 3 'ün devamıdır. )
-Alo?
-Salih n'apıyon?
-İyiyim abi, Ayten'le kahvaltı yapıyoruz. Sen n'apıyon?
-Bok yiyin!
-Çok ayıp.
-Neyse, bi'şey soracam. Annem sizde kalırken halüsinasyon görüyor muydu?
-Duvarlarla konuşuyordu sadece.
-Martıyla falan konuşmuyordu değil mi?
-Yoo.
-Tamam sağol.
-N'old?..
İki deliyi aynı eve koymaktan daha kötü bir şey varsa o da iki deliyi aynı evde baş başa bırakmaktır herhalde. Telefonun suratıma kapatıldığını anlayan Ayten alaycı bir ifadeyle sordu:
-Annemin halusinasyon görüp görmediğini soruyor.
-Niye?
-Ne biliyim.
-Bi' gidip bak istersen, annene bi'şey yapmasın?
-Valla bi Pazar'ım Pazartesi'm Salı'm Çarşamba'm Perşembe'm Cuma'm Cumartesi'm Pazar'ım var. Onlar için mundar edemem günümü.
-Pazar'ı iki kere dedin.
-Demek ki iki tane Pazar'ım varmış.
-İyi, bayaa zenginsin.
-Hamdolsun.
-Pis emekli.
-Heheh. Sen sanki çok farklısın.
-Ben en azından ev işi görüyorum. Sen çocukları da kendine benzettin. İkisi de tembel teneke.
-Özhan'ı boşver de Özgür bu sene kazanır bence Tus'u.
-He kazanır he.
Bazen "keşke Ayten, abimle evlenseydi" diyorum. Ama sonuçta Ayten'le ben evlenmiştim, üstüne de iki çocuk koymuştum. Üniversitede öğrenciyken ilk milli maçıma Ayten deplasmanında çıkmıştım. Galibiyet primi olarak Allah bana Özhan'ı vermişti. Ayten'i ortada bırakamaycağım için nikahı basmıştık. Özhan'dan on sekiz yıl sonra, bugünden yirmi altı yıl önce bonus olarak Özgür verildi. Özgür doğduğunda, doğumhanenin önünde, abimle aramızda geçen diyaloğu unutamıyorum:
-Ayten'e çocukları yükleyip durma len!
-İyi de bilerek mi yapıyoz sanki. Kazara oldu bu.
-Ben bilmem. Kadını düdükleyip durma!
-Sana ne ya?
-Sana bazı gerçekleri açıklamanın zamanı geldi Salih.
-Gelmemiştir o. Gelse duramazdın.
-Doğru dedin. Gelmedi galiba.
Korkmuştum. O gerçeği duymaktan korkmuştum. Kendisine dördüncü bir gün vermesi için hayatının üçüncü gününü Allah'a yalvararak geçiren müslüman bir kelebek, kış uykusunun bitmemesi için güneşi söndürmeye kararlı ataist bir ayı gibiydim. Ama sonra hemen Salih oldum. Bir çok insana ağır gelebilecek gerçekleri yıllar boyu sırtında taşıyan Salih oldum. Bir ara sırtımdaki gerçekler o kadar ağır geldi ki bel fıtığı oldum. Belim ameliyatlı benim. O gerçeklerden bahsetmek benim için sorun değil, yanlış anlama, ama sizin için belki mide bulandırıcı olabilir. En ağırı ben küçükken babamın bana tecavüz etmesiydi. O kadar küçüktüm ki o olayın tecavüz olduğunu bile bilmiyordum. "OYUN OYNAYALIM GEL!" diyordu, gidiyordum yanına. Neyse çok detaya girmeyeyim. Kısa bir süre sonra babam öldü zaten. Abim babamı annemin öldürdüğünü söyler durur. Abim beni pek sevmez ama ben onu severim. Ama uzaktan. Çok uzaktan. Çünkü benim abim bir delidir. Anlaşılmaz bir insandır. Yanına da kimseyi yaklaştırmaz. Garip.. Tecavüze uğrayan benim, kafayı yiyenler onlar.
Abim bazen bizim Özgür'ün takıldığı kahvehaneye takılır. Hatta annemi abime itelemek için kahvehaneye gittiğimde Özgür'ün masasının yancısı abimdi. Benim oğlan kahvehaneden çıkana kadar beklemek zorunda kalmıştım. Çocuk, masasındaki ihtiyarın amcası olduğunu, masadaki ihtiyar da yanındakinin yeğeni olduğunu bilmiyordu. Çocuklara amcalarının uzak bir yerlerde yaşadığını ve izini kaybettirdiğini söylemiştik. Bunun nedeni Özgür'ün doğmaya çalıştığı o doğumhanenin önünde abimle aramızda geçenlerdi..
-Sana bazı gerçekleri açıklamanın zamanı geldi Salih.
-Gelmemiştir o. Gelse duramazdın.
-Doğru dedin. Gelmedi galiba. Ama benim işler hep vakitsiz Salih, biliyon.
-Gerçekler acıdır abi.. Gerçekler acıtır.. Canımı acıtacak mısın?
-Benim canım on sekiz yıldır acıyor Salih. Bu on sekiz yıldır gelip bir gün sordun mu "abi bugün canın acıyor mu?" diye?
-Sorsam ne derdin?
-Burda önemli olan sen sorduğunda benim ne diyeceğim değil, senin sormamış olman.
-Yanına yaklaştırmıyorsun ki abi.
-Olsun. Sen küçüksün. Soracaksın! Saksı değilim ben!
-Tamam abi. Canın acıyor mu?
-Acıyor Salih.. Her yolu denedim.. Batıyor.
-Niyeymiş?
-Benim çocuğumu büyütüyorsun Salih.
-Nasıl?
-Özhan'ı ben yaptım. Yani Ayten'le yaptık.
-Nası ya? Ayten seni reddetmiş o zamanlar. Öyle dedi bana. Ne ara yaptınız?
-Beni reddettikten sonra bir yıl bekledim. Atama bekledim biliyon. Hem devlete hem de Ayten'e atanmak istedim. Atanamayan öğretmen psikolojisini bilirsin. İşte o ara siz birlikteymişsiniz, bilmiyordum. Sonra ben bir şans istedim Ayten'den. O da "verdi".
-VERDİ Mİ?
-Verdi valla :D
-Sırıtıyon bi de ya. Sen delirmişsin abi. Ailemden ve benden uzak dur. Yalandan yaşıyorsam da bırak, o yalanla mutluyum ben.
-Elinde yalandan kocaman rengarenk geçici oyuncak zaferlerle mutlusun yani öyle mi?
-Öyle!
-Tamam Salih. Şimdi gidiyorum ama sıkılınca geri gelirim.
Adam on iki yılda ancak sıkılabildi. Sene 2041'di sanırım. Öğretmenler odasında her öğle arasında yaptığımız gibi yine counter oynuyorduk. Tam "CoqRafYaCı BeRqE"'ye headshot vereceğim sırada monitörde abimin suratının yansımasını gördüm. Kulaklığı çıkarıp yansımanın sahibine gergin bir bakış attım.
-Niye geldin?
-Sıkıldım.
-Yan masayı açalım o zaman sana. Teröristlere geç ama. Teröristler zayıf oldu.
-Tamam.
On iki yıldır görmediğim abimle yan yana counter oynadık. Ben counter, o terörist. Ben düzenin koruyucusu, o düzen bozucu. Başta normal bir oyundu. Sonra sadece birbirimizi öldürmeye başladık. Silahı alınca direkt abimin kafasına sıkmaya gidiyordum. Yaklaşık yirmi dakika kadar birbirimizi öldürdükten sonra abim oyunun chat kısmında herkesin görebileceği şekilde bana bir cümle yazdı: "Ya oğlumu ver, ya da annemi de al!"
Sinirlendim ve kulaklığı çıkarıp abime sert bir bakış fırlattım. O da aynısını yaptı.
-Ne diyon lan?
-Yıllardır ben bakıyorum karıya. Dayanamıyorum artık. Önümüzdeki on dört yıl boyunca sen bakacaksın!
-Bakmam!
-O zaman "Öözhaan beniiim oooğluuum!" diye bağırırım her yerde!
-Sus lan sus bağırma!
-O zaman ananı da al git!
-Olmaz. İspatlaman lazım Özhan'ın senin oğlun olduğunu.
-Tamam saçından bir tel getir ispatlayayım.
-Nasıl olacak?
-Benim öğrencilerden biri adli tıp uzmanı olmuş. Geçen gün facebookta gördüm. DNA testi yaptırtcaz ona. Eğer Özhan benim oğlumsa annem on dört yıl sende kalacak. Eğer senin oğlunsa on dört yıl daha bende kalacak.
-Niye on dört?
-Çünkü on üç az, on beş çok.
-Tamam. Lanet olsun tamam.
Sonrasını biliyorsunuz. İddiayı kaybettim ve deli abim annemi bana iteleyip on dört yıllığına hayatımdan çıktı. Çünkü on üç az, on beş çok. Özhan'ın oğlum değil de yeğenim olduğunu ispatlayan kâğıt parçasını gözüme soktuğunda dünyalar başıma yıkılmadı belki ama yine de çok kötü oldum ya. Ayten'e hiç bir şey söylemedim. Çünkü yalanlarla yaşamak güzeldi. Gerçekler acıdır. Gerçekler acıtır. Hayat zaten yalan değil mi? Gerçeklere neden ihtiyacımız olsun? Allah gerçeklerle yaşamamızı isteseydi bizi bir elma yüzünden cennetten kovmazdı ki..
Şimdi Özhan kırk dört yaşında emekli futbolcu. Karısını altı yıl kadar önce trafik kazasında kaybetti. Altı yaşındaki torunum sandığım Funda ile bir yerlerde yaşıyor.
Özgür ise ne yaptığını kendisi de bilmiyor. Tıp okudu bitirdi ama mesleğe bir türlü atılmaya cesaret edemedi. Tus'a hazırlanıyor. Evet. Yıl olmuş 2055, insanlar hâlâ Tus'a hazırlanıyorlar.
Özgür, amcasını hiç görmedi. Kahvede bazen birlikte takıldıkları kişinin öz amcası olduğunu geçen hafta Ayten az kalsın akşam yemeğinde yumurtluyordu. Ana-oğul konuşurlarken ben de şekilden şekle giriyordum.
-Sadık iyice delirmiş. Bugün izdivaç programında gördüm.
(Salak Ayten!)
-Sadık kim?
(Hadi buyur!)
-Şu senin kahvede takıldığın deli.
(Salak yıa!)
-Sen nerden biliyon ki onu?
(He hadi bakalım?!)
-Ayşe Hanım'lar vardı gündüz. Senin kankan Hakan'ın annesi. Onlarla birlikte izledik. O dedi "şu adam aşağı mahalledeki Deli Sadık. Hatta bizim çocuklarla takılıyorlarmış kahvede." dedi.
(Hımm.)
-Hımm.
(Oh.)
Bugün kahvaltıda Ayten'in sözleri yüzünden açıkçası biraz pirelendim. Önce güzelce bir duş aldıktan sonra öğle yemeğimi yedim. Akşama kadar twitterda falan takıldım. Ayten'in pireleri iyice rahatsız etmeye başlayınca akşam yemeğimi yedim. Abime gitmemek için çok direndim ama ne yaptıysam olmadı. Akşam gizlice çıktım evden. Abimin kapısında buldum kendimi. Tam kapıyı çalacağım sırada keskin, iğrenç bir koku farkettim. "Galiba ana-oğul hiç yıkanmadılar." diye düşündüm. Abim kapıyı açınca iki saniye kadar göz göze geldik ve ardından kapıyı açık bırakıp içeri geçti. Ben de deli abimi takip ettim. Işıkları söndürmüş, karanlıkta bilgisayardan Erkan Oğur – Pencereden kar geliyor'u açmış.
"Pencereden kar geliyor, aman annem gurbet bana zor geliyor."
Üstelik pencereyi de açmış, önüne bir sandalye atmış, ayaklarını pencereden dışarıya uzatmış, bir de sigara yakmış. O an eksik olan şey kar ve gurbetti. Adam doğduğu mahallede annesiyle birlikte yaşıyor, mevsimlerden yaz, dinlediği türküye bak.
Abim beni hiç sallamıyordu ve ben de evin içinde annemi aramaya koyuldum. Odalara baktım, bulamadım. Sonra o iğrenç kokunun kaynağına gittim. Yatak odasının gardrobunu açtığımda kokunun kaynağını karşımda buldum. Koku: Ölü anne kokusuydu!
Bir kaç saniyeliğine annemin cesedine baktım. Annemin ölmüş olduğu gerçeğine.. Yine bir gerçek.. Belim iyiden iyiye ağrımaya başlamıştı.
Salonun kapısında dikildim bir süre. Abimi izledim. Arkası bana dönük, ağzından veya burnundan dumanlar çıkarıyor. Kendi kendine bile konuşmuyor. Karanlıkta öylece oturuyor. Pencereden kar gelmiyor, annem gardropta yatıyor.
Ben masadaki bilgisayara gidip şarkıyı kapatınca abim bana doğru döndü. Sokak lambalarının yardımıyla seçebiliyordum onu. O an ışıkları açmak hiç aklıma gelmemişti. Bana nasıl baktığını göremedim. Sabırla konuştum:
-Annemi öldürmüşsün?
-Ne saçmalıyon? Annem az önce burdaydı. Yatmaya gitti.
-Abi annem gardropta şu an. Yatmaya gideli bir kaç gün olmuş. Çünkü orada ölmüş! Ölü anne kokusunu hissetmiyor musun?
-Ben o koku ayaklarımdan geliyor sandıydım ya. Sürekli yıkıyorum ama koku gitmiyor diye pencereden sarkıtıyordum.
-Annemi niye öldürdün?
-Oğlum annem az önce burdaydı lan. Martıyla birlikte oturduk muhabbet ettik.
-Ne martısı lan?
-Martı işte burda görmüyor musun?
-Kalk lan ayağa!
Işıkları açıp abimin üstüne yürüdüm, kolundan tutup yatak odasına götürdüm. Ölü anneyi gösterdim.
-Bak ulan gerizekalı! Bu annemiz! Ölmüş! Üstelik bir hayvan öldürmüş bunu ve gardroba kapatmış! Bu koku da senin ayaklarından değil, cesetten geliyor!
-Kim öldürmüş? Ben mi öldürmüşüm?
-Senden başka kim var burda gerizekalı?
-Martı.
-NE MARTISI LAN!
Cebimden ayfon yirmi birimi çıkarıp polisi aradım. Abimi şikayet ettim. Abim polisleri pencereden ayaklarını sarkıtarak bekledi. Polisler geldiğinde ise cesedi ve katili gösterdim. Polisler direkt abimin ellerine kelepçeyi vurdu. Abim şaşkın gözlerle önce kelepçeye sonra bana baktı ve "Salih ben mi öldürdüm annemi?" dedi. O an deli abimin yüzünde ne gördüm biliyor musunuz? Yıllarca kendi kurduğu dünyada yaşayan, halüsinasyonlarıyla mutlu olan abimin suratına, annemi öldürmüş olduğu gerçeğini bir tokat gibi yapıştırmıştım. İşte o, tokat yedikten sonra bir anda gözünde ışıklar çakan masum çocuklar olur ya.. Hani ağlamadan biraz önceki ifade.. İşte o çocuğun ifadesi vardı yüzünde. Martılarla dolu dünyası bir anda yıkıldı. O an onun için hiç üzülmedim. Çünkü onu ne kadar sevsem de.. O beni hiç sevmediği için, benim için hiç üzülmediği için kızgındım. Onu karakola yollarken de hiç bir şey hissetmedim. O masum çocuğa bir baba şefkatiyle cevabını verdim:
-Gerçekler acıdır abi.. Gerçekler acıtır.
NOT: Özhan için bkz: Neyse - 1
DELİ SADIK - 3
( DELİ SADIK -2 'nin devamıdır. )
Ekonomik durumum sürekli yükselen bir grafikle seyrederken, aşk hayatım düz bir çizgiden ibaretti. Okulda son senemde birinci sınıflardan bir kıza aşık olmuştum. Adı: Ayten. "Şöyle güzel, böyle güzel." diye anlatamayacağım kadar güzel bir kızdı. Tam bir kızdı. Ah bu testesteronların gözü kör olsun!
Ayten'e o kadar aşıktım ki, kör olan testesteronların değil, benim gözlerimdi. Yurtta beş tane Ayten'le aynı odada kalıyor, etüt odasında Ayten'lerle ders çalışıyordum. Duştan çıkan bornozlu Ayten'lere "Sıhhatler olsun." diyor, kahvehanede batak oynarken yanlış kâğıt atan Ayten'e şefkatle gülümsüyordum.
Benim Ayten'e olan aşkımı bilen tek kişi yurttan arkadaşım Orhan'dı. Orhan beni sürekli gaza getirmeye çalışıyordu fakat ben Ayten'e açıldığım vakit her şey berbat olacakmış gibi hissediyordum. Orhan aslında öküzün tekiydi. Aşktan falan anlamazdı. Ben Ayten'e olan aşkımı Orhan'a ağlayarak anlattığımda çözüm önerisi şuydu: "Seviyosan git konuş." Ama öyle olmuyordu işte.. Konuşursam o büyü bozulacak gibi.. Bu konuda ben de tam bir kız gibi hareket ediyordum galiba. Ah bu östrojenlerin gözü kör olsun!
Orhan değişik bir çocuktu. En çok benimle konuşurdu. Ben de en çok onunla konuşurdum. Aslında kafalarımız uyuşmuyordu. Ama nedense çocuk benle takılmayı seviyordu. Ben de her şeyimi ona anlatıveriyordum. Anlatmak güzel bir şeydir. Tabi anlayana.. Bir de Orhan'ın sinema tutkusu vardı. Kamera almıştı kendine ama çekecek bir şey bulamıyordu. Bana da film izlemeyi öğreten kişi Orhan'dır. Değişik dünyalar vardı sinemada. Orhan'la bazı akşamlar Üsküdar iskelesine iner, oradaki büfeden birer çay alıp boğazı izleyerek filmler üzerine muhabbet ederdik. Yine öyle şeyler yapıyorduk. O gün Orhan'ın canına tak etmişti. Artık bir kısa film çekmenin vakti gelmişti. Bana o akşam boyunca bir senaryo yazmam için baskı yaptı. "Senin kafan çalışıyor oğlum. Uydur bi'şeyler de çekelim. Hadi zorla biraz. Ikın!" O kadar zorladı ki oracığa bir senaryo bırakıverdim. Orhan'ın elindeki çaya bakarak hem de..
-Tamam uyduruyorum. Şimdi bi' tane adam var. Adam otuz-otuz beş yaşlarında. Yalnız. Sıkıcı bi' masa başı işi var. Konuşacak kimsesi yok. Acayip yalnız. O kadar yalnız ki cep telefonu çalınca panikleyen bir insan. Sıkıntısını da kimseye belli etmiyor. Buz gibi adam.
-Tamam anladık. Ee?
-Bu adam cebinde bi' küp şekerle dolaşıyor. İşte bi' şekilde adamla küp şeker arasında bir bağ oluşmuş. Öyle bir bağ ki o şeker adamın hayatındaki en değerli şey. Onunla uyuyor, onunla uyanıyor. Şekersiz yaşayamıyor. Sürekli yanında taşıyor.
-Ee?
-Sonra bu adam bir gün vapura biniyor. Kendisine oturacak bir yer ararken bir anda telefonu çalıyor. Adam panikliyor tabi. Cebinden telefonu acemi bir şekilde çıkarmaya çalışırken, hooop, şeker cebinden fırlayıp denize düşüyor. Denizde eriyip gidiyor.
-Ee?
-Bizim adam tabi hayatındaki en değerli şeyi kaybetmiş oluyor. Bir anda yüzünün rengi atıyor. Yüzünde acı çeker gibi bir ifade.. Orda oturanlardan biri adamın koluna giriyor. Adamı oturtuyor yanına. "Ne oldu birader? İyi misin? Neyin var n'oolduuooo?" diye soruyor. Bizim adam da diyor ki: "Yok bi'şey. Şekerim düştü."
-Ee?
-The end.
-Haaaaa! "ŞEKERİM DÜŞTÜÜÜÜ!" Taam anladım. Heheh. Şimdi mi uydurdun bunu?
-He.
-Oğlum çekelim bunu ya. Ama şekerle adam arasındaki bağ nasıl kurulacak?
-İşte onu düşünüp buluruz. Ya da anlatmayız orasını.
-O bağı kursak daha iyi olur bence düşünelim orasını.
-Orasını da sen düşün.
-Taam. Benim sorun çözüldü büyük oranda. Senaryoyu verdin elime. Senin bu Ayten olayı ne olacak?
-Açılayım mı sence ya?
-Yarın açıl oğlum. Yeter artık. Okul bitiyor. Bi' daha nerde görecen Ayten'i?
-Tamam lan açılıyom yarın.
-Valla mı?
-He.
Diyerek çayımı kararlı bir şekilde hüplettim. O gece hiç uyuyamadım. Nasıl konuşacağıma bir türlü karar veremedim. Ne denir ki? Bilemedim.
Öğle yemeğinde yemekhanede gördüm Ayten'i. Yine aynı çirkin kızlarla oturuyordu. Hiç yalnız yakalayamıyordum onu. Ama artık o gün açılmalıydım. O gün dananın kuyruğunu eline vermeliydim! Boş tabildotları bulaşıkçıya teslim ederken arkasından gizlice yaklaştım ve adını seslendiğimde ürkek bakışlarla bana döndü.
-Efendim?
-Ayten.. Bu gün dersten sonra işin var mı acaba? Ben.. Seninle biraz konuşmak istiyorum.
-Ne konuşcaz?
-Benim sana söylemem gereken bazı şeyler var. Ben onları konuşacağım. Sen de ne istiyorsan onu konuşabilirsin.
Ben güzelce saçmalayınca tebessüm ederek "Peki." dedi. Derslerimiz aynı saatte bitti ve çıkış kapısında buluştuk. "Nereye gidecez?" sorusuna hazırlıklıydım. Denizin üstünde çay içilen bir yer vardı. Orası çok güzeldi, oraya götürecektim. Motorsikletime binme konusunda çekindi. Güvenemedi tabi. Ama sonra ürkek Ayten cesaretini topladı ve arkama yerleşip belimi kavradı. Keşke omzuma tutunsaydı. Ama belimi tercih etti. Buna da şükrettim. Sonra denizin üstünde çay içilen yere konuşlandık.
-Ayten ben okulda uzun süredir sana hayvan gibi bakıyorum. Öncelikle bunun için özür dilerim. Rahatsız olmuşsundur heralde.
-Başta rahatsız oldum ama sonra senin zararsız biri olduğunu görünce alıştım açıkcası.
-O zaman o baştaki rahatsızlık için özür dilerim.
-Tamam sorun değil. Senin şu söylemek istediklerin neler?
-Ayten ben pek kimseyi sevmem. Pek arkadaşım yoktur. Fakat bu sene başından beri her yerde seni görüyorum. Bütün hayatım sen oldun. Bırak ilk aşkı, benim ilk sevdiğim insan sensin. İnsan sevmenin ne demek olduğunu seni görünce anladım. Yeni öğrendim. Seninle öğrendim. Senin tabi haberin yok bu durumdan. Ben sana aşık olduğumdan beri otobüste yaşlılara yer veriyorum, ders notlarını paylaşmayan inekleri anlayışla karşılıyorum. Ben senin büyüne kapıldığımdan beri hem Türkan Saylan'ı hem Fethullah Gülen'i aynı anda sevebiliyorum. Senin bir gülüşünün bende bıraktığı o tarifsiz etkiyi ilk kez hissettiğimden beri Deniz Gezmiş'i ve Adnan Menderes'i aynı anda bağrıma basıyorum. Seni ilk gördüğüm günden beri GreenPeace'e her ay on lira bağış yapıyorum. Yani, farkında değilsin ama sen bir hayatı, bir insanı, büsbütün değiştirdin. Ben hep böyle kalmak istiyorum Ayten. Hep seninle iyi bir insan olarak kalmak istiyorum. Niyetim çok ciddi. Seninle insanım ben. Şimdi soruyorum: Benimle evlenir misin?
-Hayır.
O kadar soğuk ve hızlı bir şekilde verdi ki cevabı, neye uğradığımı şaşırdım. O an, yeniden eski Sadık olmaktan korktum. O cevabı verişinde eski Sadık'ı gördüm çünkü. Soğuk, ruhsuz, sevgisiz Sadık.
-İyi ama sevmenin tadına ilk kez varmışken, bu şekilde, yani.. Ben şimdi kimi, nasıl seveceğim o zaman?
-Al bunu sev.
Diyerek masadaki küp şekeri attı önüme. Böylece bizim senaryo tamamlanmış oldu. Hani şu, ikili ambalajlarda sunulan küp şekerler var ya.. İşte onlardan birini açmış, birini çayına katıp içmiş, o geriye kalan, tek, yapayalnız küp şekeri önüme atıp masadan kalkmıştı. Halbuki o şekerler üretildiklerinden beri hep yan yanaydılar. Birlikte ne zorluklar atlatarak gelmişlerdi bu masaya. Fakat melek görünümlü melek Ayten, onları ayırmış, kalan yalnız şekeri de sevmem için önüme bırakmıştı. Yalnız bir küp şekerin halinden yalnız bir adam anlar. Benden hızlı adımlarla uzaklaşan Ayten'in ardından elimde acıların şekeriyle bakakaldım. Boğazda düğümlenen şeyler.. Yanaklarda ısı artışı.. Göz dolması.. Sümüklü burun.. Şekere kaç dakika baktım bilmiyorum. Ona bakarken çok düşündüm. Ben kendi uydurduğum senaryodaki adam olamazdım. Ben bir şekere bağlanamam. Öyle şeyler sadece filmlerde olur. O an elimdeki şekerin acısına bir son vermek istedim ve şekeri ağlayarak attım ağzıma. Şekere bağlanarak yaşayan adam olmayı reddedip, ağlayarak küp şeker yiyen bir AT olmayı tercih etmek de ne derece mantıklı bilemiyorum. Ben aslında, hiçbir şey bilmiyorum galiba."
-Güzel yazmışsın Sadık.
-Sağol.
-Kitap basmayı düşünüyor musun?
-Yok ya. Dünya öyle bir yere gidiyor ki, bu dünyada bırakılan bütün izler bir şekilde boka bulanacaktır.
-Boş ver. Zaten boktan bir iz olurdu.
-Heheh.
-Simit yok mu ya midem kazındı?
-Sen simitten başka bir şey yemez misin?
-Ee alıştırdınız oğlum simite. Simitten başka bi' şey atmıyosunuz ki vapurlardan. Bi' gün çocuğun biri tofita attıydı. Gagam filan hep yapıştı birbirine.
-Heheh.
-Annen n'apıyo iyi mi?
-İyi o da dün gece duvarlarla konuşuyordu. Geç yattı herhalde. Uyuyor hâlâ.
-O da delirdi desene.
-Boş ver.. Sen anlat bakalım. Neler yapıyorsun?
-Ya sorma. Ben de göçmen bi' kıza vuruldum. Arkasından gittim. Kayboldum sonra.
-Ee?
-"Ee"si.. Biz de küp şekeri yedik işte AT gibi.
-Haha!
-Hadi bi' çay koy Sadık. Valla çok açım, bi' simit kap da gel. Annen de uyanır şimdi.
-Tamam.
Çayı koyduktan sonra üstümü giyinip dışarı çıktım. Köşedeki pastaneden bir kaç simit, poğaça falan aldım. Eve dönerken martıyı düşündüm. Tabi deli olduğum için benden başkası onu göremiyordu. Kafama takılan mevzu şuydu: Ben duvarlarla konuşuyorum. Annem de aynı duvarlarla konuşabiliyor. O zaman benim konuştuğum martıyla da konuşabilir mi? Annemle aynı halüsinasyonları mı görüyorum? Kafamdaki deli sorular evde annemle martıyı karşı karşıya getirdiğimde cevaplanacaktı. O yüzden çok heyecanlıydım. Acaba nasıl olacak? Şu küçücük hayatımda ne kadar ilginç heyecanlar yaşıyorum. Kim ne derse desin, ben deli olduğum için çok mutluyum.
Simitleri mutfağa koyarken salondan martının sesi geliyordu. Demek ki annemle konuşuyordu. Annemle aynı halüsinasyonları görmek çok ilginç bir durumdu açıkcası. Ben durumu bir de kendi gözlerimle görüp hasta beynimle algılamak için salona girdiğimde ise garip bir tabloyla karşılaştım. Martı konuşmasını kesip bana döndü:
-Hoş geldin Sadık. Aldın mı simitleri? Benim göçmen kızla laflıyorduk. Heheh. Tanıştırayım: Flamingo? Sadık. Sadık? Flamingo.
-İyi de martı.. Burda kimse yok ki?
-Nası yok ya? Burda yanımda işte. Sen flamingoyu göremiyor musun?
O sırada arkamda annemin gözlerini ovuşturduğunu fark ettim. Ne zamandır ordaydı bilmiyorum. Salonun kapısında ana-oğul dikilmiş, martıya bakıyorduk. Sonra annem sağ eliyle martıyı işaret ederek:
-Sadık ne diyor bu martı? Ne flamingosu? Delirmiş bu!
Dedi. Sonra ne mi oldu? Çayları doldurdum. Kahvaltımızı yaparken annemle birlikte halüsinasyonumuzu teselli etmeye çalıştık.
Martı ağladı, biz ağladık.. Biz ağladık, martı ağladı.. Sonra ben cebimde kırk beş yıl önce Ayten'in önüme attığı o zavallı küp şekeri okşayarak, biraz da onun için ağladım.
DELİ SADIK - 2
( DELİ SADIK -1 'in devamıdır. )
O gün, akşam üzeri, kahvehanede ondördüncü çayımı ağzıma dikerken omzuma bir el dokundu. Kısa bir süre ağzımda bardakla kaldım ve o an elin kime ait olabileceğini düşündüm. Emekli Salih öğretmen? Karşı komşum Ayşe teyze? Arkama dönüp omzumdaki elin sahibine baktığımda onun ondört yıldır görmediğim kardeşim Salih olduğunu anladım. Kendisi aynı zamanda -benim gibi- emekli öğretmendir. Demek ki her zaman aklına ilk gelen şıkkı işaretleyeceksin.
-N'aber abi? Kupaları korumaya devam mı?
-He.
-Bugün tam ondört yıl oldu.
-Demek vakti geldi ha?
-He. Sıra sende artık.
-Getirdin mi?
Salih'le bundan ondört yıl önce girdiğimiz bir iddiayı kazanıp, onu ondört yıl boyunca annemize bakmaya mahkum etmiştim. Bugün yalnızlığımın son günü oldu.
-Kaç yıl kalacak bende?
-Valla çok kalmaz gibi. Sende ölür yani.
-Nasip.
-E hadi bir an önce koyalım senin eve.
-Tamam Salih.
Ondört yıl annemin belini bükmüş, gözüne -muhtemelen paşabahçe tarafından üretilen- bir gözlük kondurmuş, eline de bir baston vermiş. Arabaya yanına oturdum. Hiç konuşmadan eve gittik. Hâlâ yürüyebiliyor olması sevindirici bir durumdu. Annemi oturma odasına koyduktan sonra Salih müsade istedi. Müsadenin zaten ona ait olduğunu belirtip kapıya kadar geçirdim. Asansörü beklerken gergin bir şekilde bana döndü:
-Abi delirmişsin diye duyduk?
-He delirdik ya.
-Geçmiş olsun.
-Sağol sağol.
-Asansör bayaa yoğun bugün.
-Ee burası İstanbul.
-Ben merdivenden ineyim bari.
"İn bakalım." deyip kapıyı suratına çarptım ve annemi koyduğum odaya gittim. Yanına oturdum ve televizyonu açtım. Yaklaşık bir saat boyunca Ntv'ye ne koydularsa izledik. Sonra annem konuştu:
-Karın nerde?
-Benim karım yok. Hiç olmadı.
-Ayten'i almadın mıydı sen?
-Anne Ayten Salih'le evlendi ya hatırlamıyon mu?
-Haa. Ayten O muydu?
-Sen sıçmışsın ya.
-Nasıl?
-Kafa gitmiş senin.
-Sen acaba doksan yaşına gelince nasıl olacan?
-Valla senin gibi olacaksam seksen dokuzumda intihar ederim.
-İntihar günahtır.
-Bence günah intihardır. Her işlediğimiz günahta defalarca intihar ediyoruz zaten.
-Bak bak, laflara bak! Sidikli Sadık'ın laflarına bakın uşaklaaar!
-Ben artık sidikli değilim anne. O bir seferlik bir şeydi. Ayten'in Salih'e vardığını hatırlamıyon da altıma işediğim günü nasıl hatırlıyon?
-Benim yakın hafızam kötü, uzak hafıza daş gibi duruyor.
-Salih'le Ayten evleneli otuzbeş sene oluyor. Yakın mı yani?
-Yakın.
-Sen yalancısın. Sırf acımı depreştirmek için açtın Ayten mevzusunu.
-He.
-"He" diyor ya.
-Beni özledin mi Sadık?
-Özlemedim.
-Niye?
-İşte.
-Niye özlemedin, ben senin annenim. Anneler özlenmez mi Sadık?
-Ben kimseyi özlemem. Öyle bir yapım var.
-Kak bana su getir o zaman.
Anneme su getirmek için mutfağa gittiğimde duvarlar üstüme geldi.
-Gönder onu.
-Nasıl gönderiyim? Annem o benim.
-Oğlum bu kadın babanı öldürmedi mi?
-Altmış sene önceki olayları konuşmanın ne anlamı var duvar?
-Kadın seni babasız bıraktı. Onun yüzünden babasız büyüdün. Bundan büyük kötülük olur mu?
-Bilmiyorum da vardır daha büyük kötülükler muhakkak. Buna da şükür.
-Oğlum, kadın seni doğurmuş! Sana yapabileceği en büyük kötülüğü en başta yapmış! Sonra da babanı öldürmüş!
-Dur şimdi, kadın yeni geldi. Her şeye rağmen o benim annem. Evlatlar annelerini öldürmemeliler.
-Öldür mü dedik ya.. Gönder gitsin. Sokağa at. Atamıyorsan huzur evine yolla.
-Tamam sonra konuşuruz.
Annem ben sekiz yaşımdayken şizofren oldu. Tımarhanede falan yattı. Sonra "iyileşti" dediler. Evde ilaçlar kullanıyordu. Bir gece ansızın 82- babam.. Öyle işte.. Ben o gece küçük çişe kalkmıştım. Babamgilin odadan inilti gibi sesler geliyordu. Başta "yine oynaşıyorlar ellaam." diye düşünmüştüm ama kapıyı aralayıp baktığımda annemin babamı boğmakta olduğunu gördüm. Salih ve diğerlerine ölüm sebebinin kalp krizi olduğu söylendi. Ama ben her yerde "babamı annem öldürdü" diye bangır bangır bağırdım. Annem defalarca beni de öldürmekle tehdit etti ama ben herkese annemin katil olduğunu söylemeye devam ettim. Annemin beni öldürmesi benim için sorun değildi. Sekiz yaşın ölmek için uygun bir yaş olduğunu düşünüyordum. Artık nasıl bir sekiz yıl yaşadıysam. Ama kadın beni öldürmedi.
-Al, iç!
Kadın suyu yavaş yavaş içti. Ardından konuşmaya devam etti.
-Beni ne zaman öldürecen Sadık? Yoruldum artık..
-A-a! Ben de sen beni öldürürsün diye bekliyordum.
-Tuvalete zor gidiyorum ayol, nasıl öldüreyim ben seni? Ayrıca hayvan gibi adamsın.
-Ne biliyim, belki boğmaya gücün yetmez ama mutfakta bıçaklar falan var. Bir gece ansızın 83-Sadık. Ha? Ne dersin?
-Sen çok akıllı bir çocuksun. Seninle gurur duyuyorum. Her gün o meseleyi hatırlatarak beni ölmekten beter edeceksin değil mi?
-Bakıcaz artık.
-Ben de sana Ayten'i anlatırım. Ayten'le Salih'in geceleri nasıl oynaştığını anlatırım detaylıca. İyice deşelerim acılarını. Bokunu çıkartırım. Heheh.
-Ben de her "Ayten" dediğinde bir dişini sökerim belki.
-Polisi ararım. Şikayetçi olurum.
-Nasıl arıycan gözünün önünü göremiyon daha?
-Aha bunla!
Diyerek şalvarının cebinden bir iPhone 21 çıkardı.
-Oha! Ver bi bakıyım.
-Pışşşşığk!
-İyi, seni öldürünce bakarım o zaman.
-Hani öldürmeyecektin?
-Tamam öldürmeyecem. Ama doksan yaşına gelmişsin. Yakında ölürsün heralde değil mi?
-O belli olmaz genç adam.
-Yatağını yapıyım da zıbar hadi.
-Heheh. Okey.
O gece garip bir rüya gördüm. Rüyamda Ayten'le Salih'in yaşadığı apartmanın önündeydim. Apartmanın giriş kapısından girdim ve kapıdan dışardaki çöp kutusuna bakmaya başladım. Arada sırada kolumdaki saate bakıp "geç kaldı salak" diyordum. Sonra kahvehanede kupa atıp duran gerizekalı, elinde kocaman bir çiçekle çöp kutusunun yanına geliyor, etrafı kolaçan ettikten sonra çiçeği çöp kutusuna atıp koşarak uzaklaşıyor. Ben sinirleniyorum ve "oraya değil gerizekalı!" diyorum. Ardından Ayten'le Salih yanıbaşımda bitiveriyorlar. "Yakaladık seni! Ne attı o oraya? Bomba mıydı? Bombaydı değil mi?" diyor Salih. Ben susuyorum. Sonra Ayten "Bomba imha ekibini arıyorum hemen!" diyor ve cebinden bir iPhone 21 çıkarıyor. Salih beni kolumdan tutuyor ve o şekilde apartmanın önünde bekliyoruz. Salih huzursuzlanıyor ve Ayten'e "Nerde kaldı bu bomba imha ekibi!" diyor. Ayten "Ben koordinatları verdim, uzaktan patlatcaklarmış." diyor. Ben çöp kutusuna odaklanıyorum ve uzaklardan gelen dev bir ateş topu tam da çöp kutusuna çarparak ortalığı savaş alanına çeviriyor. Ben koşar adım Salih'lerin yanından uzaklaşıp bir banka oturuyorum. O sırada dev bir martı yanıma geliyor ve bacağımı kocaman gagalarının arasına alarak sıkıştırıyor. Ben iyice sinirlenip iki elimle martının gagalarını ayırıp bacağımı kurtarıyorum. Gagalarını tuttuğum martıya bakıp "Böyle rüya mı olur lan!" diyorum ve martıyı kenara iteliyorum. Sonra martı bana dönüp "Uyan o zaman." diyor.
Martıyı dinleyip uyandım ve küçük çişe kalktım. Tam annemin yattığı odanın önünden geçerken annemin biriyle konuştuğunu fark ettim. Kulağımı kapıya dayayıp dinlediğimde konuştuğu kişinin duvar olduğunu anladım.
-Sen resmen Sadık'ın psikolojisini bozmuşsun. Çocuk daha sekiz yaşındaydı! Öldürmek zorunda mıydın babasını?
-Hiç bi' bok bildiğin yok konuşuyon öyle duvar.
-Sadık bana her şeyi anlattı!
-Ne anlattı? Ha?! Ne anlattı? Babasının sübyancı olduğunu ve her gece Salih'e tecavüz ettiğini de anlattı mı?! Dört yaşındaki Salih'imin her gece sessizce "acıyor anne" diye ağlayarak benim yanıma geldiğini de anlattı mı?! Yavrucak, babasının ettiklerini oyun sanıyordu. Daha dört yaşındaydı!
Duyduklarım çok ağır geldi. Ayten'le evlendi diye yıllardır konuşmadığım kardeşim Salih meğer neler yaşamış. Klozete işerken vücudumdan akıp giden sarı suya baktım. "Hep bu küçük çiş yüzünden.." dedim. Yine küçük çiş yüzünden hayatımın ikinci travmasını yaşamıştım. Başım dönmeye başlamıştı. Kalbim hızlı hızlı çarpıyordu. Tuvaletin küçük penceresinden martı sesleri eşliğinde ezan duyuluyordu. Galiba sabah oluyordu. Lavobada elimi yıkayıp aynaya baktım. Aynadaki herife "Böyle hayat mı olur lan?!" dedim. Sonra aynadan yansımasını gördüğüm küçük pencereden bir martı kafasını uzattı ve "Uyu o zaman." dedi.
DELİ SADIK - 1
Altmış sekiz yaşımdayım ve şu an izdivaç programında paravanın arkasındaki kişiyi merak etmem gerekiyor. Ama etmiyorum. Benim tek bir kriterim var: Nefes alsın yeter.
"...Ve alkışlarla açıyoruz paravanı!"
Paravan açılırken ayağa kalkılıyor genelde. Ben de öyle yaptım. Paravan yavaşça açıldı ve talibimin burnunda bir hortumla tekerlekli sandalyede oturduğunu gördüm. Önce talibimi, sonra oksijen tüpünü kibarca selamladım.
-Evet Sadık amca ne düşünüyorsun?
-O zaman alkışlarla görüşme odasına uğurluyoruz!
Bizi görüşme odasına "Allah'ım neydi günahım, günahım neydi Allah'ım?" şarkısıyla uğurladılar. Kadının torunu tekerlekli sandalyeyi ittirirken, ben de oksijen tüpünü ittirdim. Görüşme odasına ulaşmak için merdivenleri çıkmamız gerekiyordu. Torun sandalyeyle birlikte talibimi kucaklayıverdi. O ani harekete ayak uyduramadım ve geride kaldım. Böylece oksijen tüpü ile talip arasındaki hortum çıkıverdi. Sonra torun tökezledi ve talip sandalyeyle birlikte yere çok fena düştü. Stüdyo karıştı. Talibe baktım ve sunucuya döndüm: "Esra hanım bu nefes almıyoooğr!"
Doktor falan geldi. Kalp masajı yaptılar. Sonra talip öldü orda. O andan itibaren kriterime uymadığı için reddetmek zorunda kaldım. Talip cesedin başına gittim ve cesede "Ben, geldiğiniz için çok teşekkür ederim" diyerek stüdyodaki yerimi aldım.
Sonra cesedi kaldırıp programı bitirdiler. Hep birlikte otobüse binip otele gittik. Odama girip yatağıma oturdum. Ergen tribi attım duvara "Neden hiç bir şey istediğim gibi gitmiyooğr? Ufff, her şey çok karışık!" Sonra duvar üstüme üstüme geldi.
-Sadık, senin her işlerin karışık.
-Neden öyle dediniz duvar bey?
-Oğlum 68'den sonra çok bişey kalmıyor. Şimdiye kadar durdun da şimdiden sonra niye evlenmeye kalkıyon? Duvarların nesini beğenmiyon da nefes alan kadın istiyon?
-Ama insan, derdini anlatacak birisini istiyor yanında.
-Bize anlatıyon ya zaten kaç yıldır. Aşk olsun. Yetmiyor muyuz sana?
-Yaa, yanlış anladın. Öyle demek istemedim. Ben sadece normal insanlar gibi eşim olsun istiyorum.
-Belki normallik iyi bir şey değildir Sadık? 25 yaşından beri duvarlarla yaşıyorsun. 43 yıldır ne zararımızı gördün? Kaç tane evlilik 43 yıl sürebiliyor? Ha?
-Orası öyle de... Ne biliyim ya.
-Yat uyu hadi. Çok düşündün yine. Yapma bunu.
-Tamam. İyi geceler duvar.
-İyi geceler Sadık.
Ertesi gün yine programa çıktık. Bişeyler bişeyler konuştular. Pek kafa vermedim. Sonra birden kamera bana döndü. Sunucu, kriterimi tekrarladı.
-Nefes alsın yeter. Değil mi Sadık amca?
-Duvar gibi olsun.
-Nasıııl?
-Duvar gibi olsun.
-Nefes almasın mı yani?
-Ben otelinizdeki duvardan çok hoşlandım Esra hanım. Duvarla bir çay içmek isterim doğrusu.
-Sadık amca iyi misin?
-Evet çok iyiyim. Sizden habersiz duvarla gizli gizli görüştüğüm için özür dilerim. Ailelerimizi de tanıştırmak istiyoruz.
-Ama senin ailen yok ki Sadık amca?
-Benim evdeki duvarları kastettim.
-Peki psikoloğumuza dönmek istiyorum. Pelin hanım, ne diyorsunuz bu duruma?
-Delirmiş.
-Peki teşekkürler. Sadık amca delirdiğin için seni programdan alıyoruz. Kendine çok iyi bakıyosuuun. Öpüyosuun.
-Olduu.
Programdan çıkınca hemen bir acil servise gittim. Çünkü psikiyatriden randevu alsam ileri bir tarihe verirlerdi kesin. Acilden giriş yapayım da psikiyatriyi ayağıma getirsinler diye düşündüm. Fakat acil servis doktoru çok çakal çıktı..
-Evet amca anlat bakalım, neyin var?
-Delirdim.
-Hmm. Kaç kilosun?
-Seksen.
-Astımın falan var mı? Ya da kronik herhangi bir hastalığın?
-Yok. Sadece delirdim.
Sonra sağ elini havaya kaldırıp arkasındaki sağlık görevlisine seslendi:
-Oğlum buraya bi on miligram diazem çeek!
-İntramusküler mi ustaaa?
-He. Acısız olsun.
-Hemen geliyor ustaa!
Çakal doktor, önündeki kağıda bir şeyler karaladıktan sonra sıradaki hastayı muayene etmeye başladı. Çırak elindeki iğneyi kalçama sokup çıkarttıktan sonra "geçmiş olsun" dedi. "Psikiyatriyi ayağıma getirirler" diyerek girdiğim acil servisten kalçama iğne yiyerek çıktım. Bazen hayatın neler getirmeyeceğini tahmin edebilirsiniz. Bana psikiyatriyi getirmedi mesela. O gün 15 saat uyudum. Aslında bir ara uyandım ama uyanmak çok saçma geldi. O yüzden tekrar uyudum. Sonra açlıktan karnım ağrıyarak uyandım. O zaman da acıkmak çok saçma geldi. Sürekli acıkıyorum, doyuyorum, acıkıyorum, doyuyorum.. Böyle hayat mı olur? Neyse, mutfakta kendime bir şeyler hazırlarken dün geceyi duvarlara anlattım. Hep beraber güldük eğlendik. Karnımı doyurduktan sonra her zaman gittiğim kahvehanede oturup yancılık görevimi yerine getirmeye başladım.
-Kupa atma. Adam kupaya çakıyor. Bazen küfrediyorlar, bazen teşekkür ediyorlar. Ama bu seferki çocuklar saygılı çıktı. -Sadık amca dün annem televizyonda görmüş seni. Delirmişsin?
Ama o an, masanın gündeminde oyun değil, ben vardım. Yancı olarak oturduğum masadaki gündemin tam ortasındaydım!
-He delirdik ya.
-Hayırlısı tabi.
-Nasip.
-Konu kilit beyler.
Fakat konu çok kısa sürdü ve yanımdaki gerizekalıyı kupa atmaması için ikaz etmeye devam ettim. Daha doğrusu, "yanında oturduğum gerizekalıyı".. Ben "kupa atma!" dedikçe, gerizekalı yeni konu açıyordu:
-Senin twitterın var mı Sadık amca? Sana bi twitter hesabı açalım. Heheh.
-Sen kısa pantolonla gezerken benim otuz takipçim vardı.
-Heheh. Anlatsana o zamanlar nasıldı twitter?
-O zamanlar insanlara güven vardı. Geceleri uyurken kimse profilini kilitlemezdi. Herkes birbirini favlar, RT ederdi. Herkes menşınlaşırdı. Sonra menşınsilengiller türedi. Önce, herkes menşın silmeye başladı. Sonra hiç menşın atılmadı. Ardından favlar ve rtler de azalarak bitti.
-Hayırlısı tabi.
-Nasip.
-Konu kilit beyler.
Her "kupa atma" dediğimde açılan konu başlıkları sırasıyla: "Neden hiç evlenmediğim" , "68 yıllık yalnızlığın nasıl bir şey olduğu" , "okuttuğum öğrencilerin beni neden hiç arayıp sormadığı" , "izdivaç programındaki ortam" oldu. Hepsinde de "nasip"le dağıldık.
-Kupa atma!
-Amca sen niye hep kupa atılmayacağında "kupa atma" diyon da, mesela sinek atılmaması gerektiğinde "sinek atma!" demiyon?
Elime bir kupa kağıdı alarak açıkladım gerizekalıya:
-Gördüğün gibi, kupa denilen kağıtta kalp var oğlum. Kalp atılır mı hiç? Ben çok erken kaybettim kalbimi. Daha çok gençsiniz. Kalp size lazım olacak..
-...
-...
-Nasip.
LAN?
"-Bana bi bira ver.
-Kalk kendin al.
-Sarhoş musun sen?
-He.
-Ne biçim han lan burası? Han sarhoş, hancı sarhoş.
-Bak şu hacıyı görüyon mu?
-He görüyom.
-O da sarhoş.
-Han sarhoş, hancı sarhoş, hacı sarhoş.
-Bak şu yolcuyu görüyon mu?
-He sarhoş taam. Peki neden böyle?
-Çünkü her şey bomboş.
-Neden?
-Nidin?
-Dalga geçme benle.
Handa aradığımı bulamayınca atıma atlayıp yepyeni maceralara yelken açtım. (Umarım gözünüzde yelkenli bir at canlanmamıştır.) Aslında aradığım şeyin ne olduğunu bilmiyordum. Öncelikle ne aradığımı arıyordum. Atımla maceradan maceraya koşup, türlü türlü tehlikeler atlattıktan sonra bir kır evi gördüm. Evin kapısını atımın kafasıyla tıklattım fakat açan yoktu. Ben de atın kıçıyla kapıyı kırdım. İnip evi gezdim. Her taraf toz içindeydi. Sonra kır evinin verandasında bir rüzgar gülüne rastladım. İnsanmışçasına konuşmaya başladım. "Ben ne arıyorum burada?" Rüzgar gülü anlamsız bir kaç hareket yapınca oradan uzaklaştım. Bu da böyle bir anımdır.
Türlü ölüm tehlikelerinin ve çılgınca maceraların beni yorduğunu farkettiğimde kalacak bir yer aradım fakat sarhoş handan başka kalacak yer olmadığı gerçeğini kabul edip tekrar hana döndüm. Atımı park etmek için girdiğim ahırda atların yalpalayarak garip garip hareketler yaptıklarını görünce, atımı alan valeye atların neden böyle saçmaladıklarını sordum ve bana "Sarhoş atlar zamanında yaşıyoruz efendim." diyince onun da sarhoş olduğunu anlamış oldum. Tam hana gireceğimde ise havaya kaplumbağa atan çocuğa rastladım. Çocuk 10 yaşlarında ve son derece sümüklüydü. (Tasvir ettim) Yaklaşık yarım saat kadar çocuğu izledikten sonra çocuk nihayet başını kaldırıp bana döndü ve "Kaplumbağalar da uçar." dedi. Böylece çocuğun da sarhoş olduğundan emin olup sarhoş hana giriş yaptım.
Sarhoş hancıya yöneldim ve onunla dialog kurdum:
-Bana bi' oda ver. Bi' evim olsun.
-Tamam sana zaman zaman da çıkıp gidebileceğin bi' oda veriyom. Üş numara senin.
-Tamam sağol.
İstediğimi aldım ve odaya giriş yaptım. Odada bir yatak, bir sehpa, bir tahta sandalye ve bir dolap vardı. Üstümle başımla yatıverdim. Canım geçmiş. Kapımın tıklatılmasıyla uyandırıldım. "GEEEL!" diye çemkirdim. Kapıdan elinde ne olduğunu anlamadığım cinsten bir içkiyle bir kadın girdi. Kadının saçı başı dağılmış, gayet süssüz, ispatsız bir hali vardı. (Tasviir)
-İçki içcen mi?
-Hayır.
-Kadın istiyon mu?
-İnsan istiyorum. Konuşmalık.
-İyi tamam geliyom.
Gelip sandalyeye oturdu ve benimle dialog kurmaya başladı.
-Anlat.
-Neyi?
-Ne arıyon burda?
-Neyi aradığımı arıyorum.
-Onu burda bulaman da ara gaplusu lazımsa verelim?
-Nasıl?
-Espri yaptım.
-Anladım.
-Ne konuşcan?
-Neden buradaki herkes her şeyin bomboş olduğunu düşünüyor?
-Sen neden her şeyin bomboş olmadığını düşünüyon?
-Onu da nerden çıkardın?
-Tavrından.
-Siz niye böylesiniz? Önce ben sordum.
-Biz bütün mucizeleri öldürenler olarak burda toplandık. Bizim için her şey bomboş artık.
-Ne mucizesi?
-Milli piyango, sayısal loto ikramiyeleri, adriana lima, çay, dürüst arkadaşlıklar, bir de aşk.
-Çayı siz mi öldürdünüz lan?
-Evet hepsini biz içtik.
-Pislikler. Tamam buldum ne aradığımı. Çay.
-Hadi git yolun açık olsun. Bulursan bana da getir.
-Bok iç!
Ömrümün geri kalanını çay arayarak geçirdim ve sonunda çayı bulamayıp öldüm. Bu da böyle bir anımdır."
Nasıl olmuş abi?
Abi azıcık bi ışık görüyorsan yazmaya devam etcem. Ben kendi çapımda amatör takılıyorum öyle. Benden olur mu sence?
Abi? Okudunuz değil mi? Abi basit gibi görünüyo da aslında ben alegorik takılmak istedim. Gerçi daha çok alengirli oldu ama.. heheh. Sizin gibi büyük bir yazarın zamanını ayırıp yazımı okuması bile benim için onur verici bir durum.
Arkadaşlar dedi ki Alper abi çok iyidir yardımcı olur dediler. Onların gazına geldim.
Abi sen "yazma" dersen bi daha şerefsizim yazmam. Töbeler ossun yazmam yıa.
(Alper Canıgüz is offline)
LAN?
UMUT-2
( UMUT-1 'in devamıdır. )
Bir şey geliyorsa bilin ki arkasından bir şey daha gelir. Sonra bir bakmışsınız, her şey arka arkaya gelmiş. Bazen bu şeyler fantazi yapıp üst üste de gelebilir. Bilemezsiniz.
İşime bakıyorum. İşim; tıbbi sekreterlik. Bir üniversite hastanesinin acil servisinde kâh 08.00-17.00, kâh 17.00-08.00 çalışıyorum. Yaptığım şey acil serviste bilgisayarda yapılan ne iş varsa onu yapmak. Tetkik, konsültasyon girmek falan. Kendimi rahat rahat geçindirecek kadar kazanıyorum. Kendi kendine yetebilen ender canlılardanım.
Başta, gelen şeylerden bahsetmiştim hatırlarsanız. Bunlardan ilki annemin ölümüydü. 4 gün önce öldü. Olgunlukla karşıladım. "Annem bir gün ölürse ne olur acaba?" diye çok düşünmüştüm zamanında ve o ölmeden o ölmüş gibi çok ağlamıştım zaten. Diğerlerinin ölümünü de düşünüp ağladım yeterince. Her şeyi yaşayıp tükettiğimi söylemiş miydim? Annem çok iyi bir insandır. İlk maaşımı aldığımda anneme harcaması için para göndermiştim. Akşama beni arayıp şöyle demişti: "Sağolasın kuzum, Allah daha çok versin. Ben buna senin için altın alır bir kenara koyarım." İşte böyle bir insandır annem. Her iyi insan gibi o da öldü.
Zihnimde öldürüp çok ağladığım bir diğer insan da Zeynep'ti. Hayata sımsıkı sarıldığım, muhafazakar ve dindar olduğum dönemlerde Zeynep'e aşıktım. Kızlarla konuşamıyordum. Çünkü bana yasaklardı. Küçükken de kızlarla asla oynamazdım, konuşmazdım. Zeynep daha anasınıfındayken garip garip hareketler yapıyordu. Bir keresinde külodunu indirmişti ve ben o şeyi gördüğümde onların insan olmadığına inanmıştım. Çünkü farklı bir şey vardı onlarda.
Zeynep'e hiç bir zaman açılmadım. O bana karşı ne hissederdi bilmiyorum ama beni sürekli kekler, alay eder, güler eğlenirdi. Biz hiç anlaşamazdık. Sinir olurdum. Onun yanında kendimi salak gibi hissederdim ama bunu belli etmemeye çalışırdım. Beynimi çok yorardı Zeynep. Liseden sonra da bir daha aramadım. Sonra komünist ve ataist olduğum döneme geçtim zaten. Yine de Zeynep uzun süre aklımda kaldı. Bundan 2 yıl önce internette buldu beni. Buluştuk. Ailesi falan hep ölmüş. Acayip şeyler anlattı. Sonra da "N'apıyım?" dedi. Ben de evlenmesini söyleyip yanından ayrıldım ve eve gidince Zeynep'i öldürüp ağladım. Bir daha da Zeynep'i hiç düşünmedim. Ta ki rakımı yudumladığım sırada, ansızın kapımın önünde belirip "Kimsem kalmadı Umut..." diyene kadar.
Zeynep'i gördüğümde nedense kafama takılan tek şey onu içeri aldığımda muhafazakar komşularımın hakkımda ne düşüneceği oldu. O yüzden ayakkabılarını içeri almasını söyledim. Ardımda kapıyı açık bırakıp bilgisayarımın başına döndüm. Eğer çok düşünüyorsam muhakkak counter oynarım. Kafam dağılır böylece. Kulaklığımı takıp adam öldürmeye başladım. Zeynep de mutfaktan bir sandalye alıp yanıma oturdu. Adam öldürürken monitörden yanımdaki Zeynep'in yansımasını gördüm. O, monitöre değil bana bakıyordu. O andan itibaren Zeynep'in orada olmadığını düşünüyorum. Yani, hayali bir kişilik. Evin içinde bir çok sevdiğimi hayal ederim. Aslında o kapı hiç çalmadı. Zeynep hiç gelmedi. Kalbimle beynim bu kez bir olup bana oyun etti. Ben tabi bunu yer miyim? Hayatı bitirmiş bir insanım ben. Şimdi yanımdaki hayalî Zeynep'le konuşacak olsam, oyunu kalp-beyin ikilisi kazanmış olacak. O yüzden hiç sallamadım. Oyunu yaklaşık 3 saat kadar oynadıktan sonra bir sigara yaktım. Zeynep sabırla bekledi. Ben ikinci otuzbeşliği açınca o konuştu. Ben de kontrolü kaybettim.
-İçme artık, yeter.
-Ölüler bana karışamaz.
-Ben ölü değilim Umut. Daha ölmedim.
-Şu an seni konuşturan beynim mi kalbim mi?
-Şu an konuşan benim kalbim Umut. Benim gerçekten kimsem kalmadı. Gidecek yerim kalmadı.
-Benim için sorun değil. Beynimde bütün hayallere yetecek kadar yer var. Sen de bir yere kıvrılırsın.
-Peki Umut. Teşekkürler.
-Benim uyumam lazım şimdi.
-Peki.
Madem ki beyin-kalp bir oyun kurdu, ben de o oyunu kurallarına göre oynamaya karar verdim. Zeynep'i idare etmeliyim ki beni rahatsız etmesin. O gece hayalime bir yatak yaptım ve uyuttum. Ardından da saati 07.38'e kurup gerçek bir uyku çektim.
Sabah uyandığımda bir at yüzümü yalıyordu. Atı elimin tersiyle itince odamın kapısından içeri bir bebeğin emekleyerek bana doğru geldiğini gördüm. Bebek kafasını kaldırıp bana baktı ve "Yalnızca sevdiğim kızlar bana 'abi' der." dedi. Bebeğin hemen ardından Zeynep kapıda belirdi ve "Kahvaltı hazır." dedi. Yalnız bu Zeynep'in dünkü Zeynep'ten bir farkı vardı. Bu Zeynep baş örtülüydü. O an kalp-beyinin kurduğu oyunda level atladığımı fark ettim. Oyun bir seviye zorlaşmıştı. Arka arkaya gelen şeyler bu kez fantazi yapıp üst üste gelmişlerdi.




