https://www.arkitera.com/soylesi/mimarlik-tarihi-soylesileri-ugur-tanyeli/
Kent toplumsal sonuçları da olan bir fiziksellik değildir, tam tersine zaman zaman fiziksel bir görüntüsü de olan bir toplumsallıktır.
…
Dünyayı kavramak ve bir anlamda özgürleşmek bağlamında her türlü “displacement” zaten avantajlı bir durumdur. İnsanın hep kendi ait olduğu, kendisini ait hissettiği “yer” bağlamında düşünmesi, başka “yer”leri, başka varoluşları görmesini zorlaştırır. Kendi açımdan ben böyle bir “displacement” durumundan memnunum.
…
Dünyada bugün kendimize bir konum, konumlar tanımlamak istiyorsak, başka pek bir aracımız yok. Kendinize ya dinsel veya siyasal görüşleriniz ya da tarihsel pozisyonlarınız üzerinden konumlar tanımlayabilirsiniz. Varoluşunuza bir anlam katmak istiyorsanız, içinde bulunduğunuz toplumsallık sadece sizinle başlayıp bitmiyorsa, kaçınılmaz olarak tarihe başvurursunuz. O zaman bir konumunuz olur. Tam aksine, o toplumsallıktan, o zaman-mekansallıktan, o anlamlılık hallerinden özerkleşmek, kurtulmak, yeni fırsatlar, varoluşlar yaratmak için de aynı biçimde tarihe başvurmak dışında bir imkan yoktur.
…
Artık en sefil bulduğumuz gecekondunun da bir mimarlık ürünü olduğunu, onun üzerinde konuşmanın Süleymaniye Camisi üzerinde konuşmakla aynı derecede önemli olduğunu bugün biliyoruz.
…
Türkiye’de en sevilen tarih pratiklerinden birisi tarihi yassılaştırmaktır. Yok, haksızlık etmemeyim, dünyanın her yerinde yapılan bir şey tarihi yassılaştırmak. Öyle bir tarihsel tutamak noktası bulacaksınız ki, bütün çağları o dönemin kriterleri ve yöntemleriyle değerlendireceksiniz. Bu bile tarihi yassılaştırmak, çünkü belirli bir tarihsellik içerisinde var ettiğiniz yaklaşım, başka tarihsellikler içinde varedilmişleri açıklamakta aciz kalır. Kendisi için yapılmadıklarını açıklayamaz, bu bile bir anakronizmdir ve tarihi yassılaştırmaktır, ama Türkiye bağlamında, bundan çok daha vahim türler olduğu için bence onların üzerinde durulması gerekiyor. Türkiye’de insanların önemli bir bölümü bütün çağlarda mimarlık adına yapılmış olan her şeyi aynı mimarlık kriterleriyle üretilmiş gibi düşünmek ister. Dolayısıyla da sürekli olarak geçmişten fütursuz referanslar verilir. “Sinan olsaydı böyle yapmazdı”… Sinan’ın nasıl davranacağını ancak Sinan çağında bilebilirdiniz. Sinan öldükten, üzerinden de 450 yıl geçtikten sonra “Sinan olsaydı…”yı konuşmak sadece gündelik konuşma dilinde bir eğlence olabilir, bir Cem Yılmaz komedisi yapıldığı zaman ilginç olabilir. Ancak tarih disiplinine bu tutum uymaz, çünkü tarih disiplininin bir tek kuralı varsa o da yassılaştırmamaktır. Herkes zaten her çağda mimardı, her şey zaten mimarlık ürünüydü diye düşünüyorsak yanlış yaptık demektir. Bugün mimar dediğimiz şey başka bişey, 300 yıl önce başka bir şey, 1000 yıl önce başka bir şeydi.
…
Çok fazla biçimde tarihi yassılaştırırız, hepsi de ideolojiktir. Neden Mimar Sinan üzerinde gerçekdışı bir vurgu oluşturduk? Mimar Sinan hiç kuşkusuz önemli. Ancak bugünle Mimar Sinan arasında sıkı bir bağ kurmak, dolayısıyla kendimize neredeyse yüce, yanılmaz bir ata tayin etmek istiyoruz. Öyle biri olsun ki, bizim yanlış yaptığımızı zamanında doğru yapmış olsun. Bu beklentinin kendisi problemli bir beklenti. Kimsenin, bizim de böyle atalarımız yok. Her çağda herkes yanlış yapıyordu. Kendi çağında yanlış yapıyordu, bugünden bakıldığında haydi haydi yanlış yapıyordu.
…
Yani her yerde tarihçi bir biçimde hedef kitlesini değiştirmek için eylemde bulunur. Tabii ki tarih metni yazarsınız, fakat neden yazarsınız? Küçücük bir değişiklik düşünmeden üretmiyorsanız, toplumsal ortamda, sizi okuyanların zihinlerinde küçük bir hareket, bir farklı kavrayış üretmiyorsanız niye yazarsınız ki? Türkiye’de bu daha fazla altı çizilerek yapılmak zorundadır.














