İsmet Özel
TVSTRANGERTHINGS

❣ Chile in a Photography ❣
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year

Origami Around

pixel skylines
Xuebing Du

if i look back, i am lost
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
RMH
KIROKAZE
Monterey Bay Aquarium
Three Goblin Art

oozey mess
trying on a metaphor
NASA
occasionally subtle

titsay
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
AnasAbdin

#extradirty
seen from United States
seen from United States
seen from China

seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from Netherlands

seen from Netherlands
seen from United States
seen from Singapore
seen from United States

seen from Canada

seen from Germany

seen from United States

seen from United States
seen from Türkiye
@tbyto
İsmet Özel
I
ben suda kırılan bir şeyim
ama bundan
karada kırılmadığım anlaşılsın istemem
ayaklarının altına tabure koyunca
allahı bile göreceğini sanan veletlerden
yüzümü çevirmem
çünkü yüzüm çatlayarak çoğalıyor benim
kabuk kırılmayı bilmiyor
ama bunu ondan öğrendiğime yemin edebilirim
kendime dadanmaktan yoruldum
yemin edebilirim
kendimi yaşama dayatmaktan da
yemin edebilirim
yine yüzümü dönebilirim çıtırtıya
buna hâlâ yüzüm olduğuna eminim
ve tekrar edeyim
yemin edebilirim
kırılmak için koşuyorum sanki
yanmadan yeşermeye yetmek için
ayaklarım var diye gönenmeden koşuyorum
hız beni hizaya soksun
ve bozuksun desin diye tamir bana
yana çekiliyorum çünkü geçsinler
bu geçiş beni kırmaz nasıl olsa
bu geçiş kabuğumu bile zorlamaz
çocuklar beni yensinler istiyorum
onların benden başka yenecek kimleri var
onların benden başka
yenecek kimseleri olsun için
yana çekiliyorum
ama çekildiğim yer güzel
evet, tam da çekildiğim yere benziyorum
iki defa daha dayıyorum ağzımı kendime
çünkü zehre tat veren kanım
ancak böyle paklanıyor
sonra bulanıyor utanarak bastığım toprak
kanımın neye benzediğini
soramıyorum kimseye
o an tuhaf bir şey oluyor ve
benden kopanlarla
bir kalp daha yapıyor herkes kendine
kime gitsem imzasını bekleyen
boş bir kâğıt olmak geçiyor içimden
vardığım her yerde beni karşılayanlara
bir yerden tanıdık geliyorum
çünkü çekildiğim yer güzel
ve tekrar ediyorum
tam da çekildiğim yere benziyorum
II
sanki tüm biletler bitmiş de
ilgim için teşekkür etmişler
baktığım ve özendiğim tüm afişlere
sanki yüzümü çizmişler
soydukları elmaları yemiş ve
beni kabuğa doğru itmişler
bunu ben yaşamak sayıyorum işte
evet, yaşamak yetişemeyerek başlıyor önce
sanarak ya da yanılarak sürüyor
sonunda vadettikleri cenneti dişleyenler
bana bakıp “kabuklar tam da sana göre,” diyor
duyarak inanıyorum, genlerimde var bu
görmek beni nedense utandırıyor
kana bakmaya utanıyorum ve kavgaya da
kimsenin anlam veremediği bir hazla
bakıyor olsam da aynalara
bakmak bana biraz iğreti geliyor
inandığım her şey gürbüzleşiyor birden
sütten kesilmeye aşina değilim çünkü
bu ve benzerleri hep yüzümü kızartıyor
inandığım şeyler mememin başını bırakıp
o tartarlı dişleriyle kalbimi ısırıyor
duyduklarım yetiyor bana, bu nasıl bir kusur
cennetlerinde huriler ve gulâmlar
kir, ovalanmadıkça yurdu belliyor deriyi
cehennemi sürekli benim için harlayan adamlar
pekâlâ biliyorlar duyduklarımla yetindiğimi
toplanıyorum ama birikmek de denebilir buna
suyun damla damla çoğalması
ve birden akıp yok olması da denebilir
kabuk çürür, bıçak kırılır, kurt çoğalır
elmadır işte günü gelir ve ekşiyebilir
kime varsam karşılıksız çekler gibi
eğreti duruyor yüzüm kapılarda
beni karşılayanlar
ilk taşı atan benmişim gibi bakıyor yüzüme
yırtılıyor bakıp özlediğim afişler
sanki geçerken uğramışım ve
beni hanelerine buyur etmişler
III
kimse için savaşmadım
ama nasıl öldüm herkes için
derdiğim bahçeyi rüzgâr dağıtınca
yeniden batmaya heveslenen dikenlerden
kendimi çekemem
çünkü içim almıyor artık benim
kalbim kinini arıtmıyor
ama buna alıştığıma yemin edebilirim
kendimi anlatmaktan bıktım
yemin edebilirim
kendimi anlamaya çalışmaktan da
yemin edebilirim
tekrar meyledebilirim fısıltıya
bunu becerebileceğime eminim
ve tekrar edeyim
yemin edebilirim
yetişmek için koşuyorum sanki
varmadan ulaşmayı bilmek için
acelem yok diye şımarmadan koşuyorum
yol beni dize getirsin
ve kırıksın desin diye balta bana
yere uzanıyorum çünkü ezsinler
bu eziliş beni üzmez nasıl olsa
bu eziliş dallarımı bile kırmaz
hayvanlar beni incitsinler istiyorum
onların benden başka incitecek kimleri var
onların benden başka
incitecek kimseleri olsun için
yere uzanıyorum
ama uzandığım yer temiz
evet, tam da uzandığım yere benziyorum
çekinmeden kurallar koyuyorum yine kendime
çünkü içimi deşen bıçak ancak böyle köreliyor
birden dağılıyor terimdeki kirli leylak
yüküme nasıl yettiğimi anlatamıyorum kendime
o an güzel bir şey oluyor ve
bende çırpınıp duranlarla
silah yapıyor herkes kendine
nereye gitsem yere düşmüş
cep tarağı gibi duyuyorum kendimi
elini uzatanlara adımı üç defa söylüyorum
çünkü uzandığım yer temiz
ve tekrar ediyorum
tam da uzandığım yere benziyorum
IV
ben sizin için ayrılan süreyim belki
sona ermiş gibi hissediyorum
nefretle baktığım tüm yüzlerde
inatla aksimi görüyorum
kesiveriyorum kendi önümü ve
bir dal sigara istiyorum
ben buna intikam diyorum işte
evet, intikam kendimden başlıyor önce
sevdiklerimle sürüp düşmanlarımla bitiyor
sonunda kanımı gömleklerine silenler
yüzüme gülüp, “bu renk sana çok yakıştı,” diyor
hızla ikna oluyorum, fıtratımda var bu
inkâr beni nedense gücendiriyor
sevgilime güceniyorum ve mağarama da
kimseye belli etmeden kaçsam da
ter kokan sığınaklara
inkâr bana biraz çirkin geliyor
güvendiğim herkes tuhaflaşıyor birden
sırt sıvazlamaya alışık değilim çünkü
bu tür şeyler hep başımı döndürüyor
güvendiğim herkes bıçağını çekip
onca pasa rağmen üzerime koşuyor
bildiklerim yetiyor bana, bu nasıl çapak
omuzlarında münkerler ve nekirler
kin, kazınmadıkça kölesi sayıyor yüreği
günaha ha bire makyaj yapan adamlar
pekâlâ biliyorlar bildiklerimle yetindiğimi
yaşlanıyorum ama ufalmak da denebilir buna
etin milim milim kırışması
ve hızla çürüyüp kokuşması da denebilir
dil yanar, damak kurur, diş kırılır
insandır işte günü gelir ve ölebilir
neye baksam adi bir suçtan
içeri düşmüş gibi buluyorum kendimi
düştüğüm her yerde
toprağı incitmişim gibi bakıyor herkes yüzüme
birinin elinde taş, birinin bıçak, diğerinde tuz
şaşkınım çünkü uzun zamandır allahın
kimsenin belasını vermediği günlerden geçiyoruz.
Doğduğun yerdeyim ve kimsecikler senin bende saklı olduğunun farkında bile değildi. Hatta sen bile sevgilim. Sadece o an bir sır gibi karanlıkta, karşımda parmak uçlarında dans eden bir kadındın. Hayranlığımı sana sunmamaya çalışsam bile engel olamadım. Bakışlarımın ifadesi gittikçe değişti. Kurulu bir müzik kutusunda dönen bebek misali dans etmeni izledim. Kalkıp sana eşlik etsem o anın büyüsü kaçacak diye korktum. Seyrettim, uzun saçlarından parmak uçlarına kadar her hareketini ezberledim. Yaşın geçse bile her zaman güzel kalacağına yemin edebilirim sevgilim. Boynunu yakan saçlarını bir lastik yardımıyla mum ışığına karşı topladın. Gölgen de sana eşlik etti. Belki de o an sevgilim sana yeniden aşık oldum ama fark etmedin. Ben zaten çoğu kez aşık oldum sana ama hiçbirini görmedin. Aldırış etmedim, söylenmedim. Yeniden sustum ve güzelliğine bakmaya doyamadım. Doğduğun yerdeydim ve bu şans elime sadece senede bir geçerdi. Dans etmekten yoruldun ve yanıma doğru uzandın. Sen dans ederken ben sadece seni arzuladım. Dudaklarından bir yudum aldım. Arzulu bir şekilde seni öperken hayatımın tamamı olamayışına yandım. Ellerimizi saçlarımızın aralarında gezdirdik ve kaybolmuş bedenlerimizde. O son anı yakaladığımızda ise kafamı göğsüne yaslamayı hep sevdim. Şimdi seni hiç konuşmadan, uzun uzun kokunun ve anılarının içinde gökyüzü kaybolana kadar dinleyebilirim. İşte doğduğun yerde seni ölümsüzleştirdim sevgilim.
Aşk, standart giden günlük hayatımızın yönünü değiştirebilecek kadar yüce bir güce sahip midir? Yani kader varsa eğer kaderin oluşturduklarını da delip geçebilir mi? Ya da aşk kaderin ta kendisi midir? Yeniden bir doğuş mudur? Sınırlarımızı unutturup, yapmayacağımız şeyleri yaptırtır mı? Zamanını kollayan patlamaya hazır bir bomba gibi midir? Haberimiz olmadan alt yapısını yapan ve sonra o küçük tesadüflerin peşinden sürükleyen bir acı hali midir? Aşk mutluluk mudur yoksa acı hali midir? Peki aşk imkansızlık mıdır? Aşk nedir yahu? Biriniz söyleyin bana nedir? Biz aşkı yaşıyor muyuz ve sadece bir kez mi yaşıyoruz? Yani magazin programlarında ünlü insanların hayatlarının içinde geçen aşk kelimesi bize gerçekliği veremez bu sadece aşka bir hakaret değil midir?
Aşk, bu kadar kısa bir kelimenin nasıl olur da hayatlarımızda kocaman bir etkisi olabilir. Ne kadar da güçlü bir histir ki kaderi bile yerinden oynatır. Kader aşkın bir tamamlayıcısı değildir. Aşk bir başına zaten kendine yeterlidir ve aslında kaderin ta kendisidir. Sonunun ne olacağı bilinmeyen bir film gibi oynar ve gider ya da gitmez. Yahut bir tiyatro sahnesine duyulan aşk gibi sahneye çıkar yapması gerekenleri yapar, etkiler ve sonra selam verir sahneden iner. Seyirciyi ise kendi düşüncelerine bırakır. Bir bakıma aşk tek başına bırakılan, duyulan ve yaşanan histir. Aşk, gerçek sahibini bulma yolunda bir yolculuk halindedir. Sadece bir kez hissedilecek o karşılaşmayı bekler. Zamanı geldiğinde ise ya gerçekliğiyle karşılaşır ya da bir duvara toslar. Bu iki seçeneğin ortak yönü ise aşkla yeniden bir doğuş olur. Artık devreye giren aşk değişimlere de başlayabilir. Hormonlar bedenin içinden bağırmaya başlar: “Eveeet sevgili aşık olan kişi hoş geldin. İlk olarak şunu belirtmek isterim ki boku yedin hazırsan seninle asla yapmam dediklerine süreci belirsiz macera dolu bir yolculuk yapalım. Ne dersin? Sıkı tutun ha! sonra düşersen ben karışmam.” diyerek bize süslü, uyarıcı bir karşılama sunar. Aslında bunun alt yapısı tam olarak şöyledir: “Bak boku yiyeceksin, ben karışmam sonra ama uzak dur derim.” demek ister. Eğer ki macera severseniz, aksiyona doyumsuzsanız bu yolculuğa çıkacaksınızdır. Aksine korkak ve acı çekmeye bayılmıyorsanız oradan arkanıza bile bakmadan kaçacaksınızdır.
Bunları size çıktığım yolculuktan yazıyorum.
Aşk; seninle somutlaşan. Bütün duyu organlarımla hissettiğim...
Sevgilim, dünyamın seninle ne kadar güzel olabileceğini bir kez daha anladım.
Tenlerimizden gökyüzüne doğru süzülen iki kumrunun dans etmesi gibi senin güzelliğini görmek…
Kumruların her kanat çırpışlarında yeryüzüne düşen bir beyaz tüyle sunulan dilek hakkı gibi senin güzelliğini görmek…
Gecenin masum sessizliğinde yatağa uzanıp çıplak bedeninin her detayını belleğe kaydetmek gibi senin güzelliğini görmek…
Karşımda öylesine güzel dururken imkansızlığına rağmen dudaklarını arzulayarak öpmek gibi senin güzelliğini görmek…
Seninle geçen saniyeleri durdurma isteği, sanki yerinde sayar adımlarla zamanın hiç ilerlememesini istemek gibi senin güzelliğini görmek…
Alev almış bedenlerimizin, hiç bilmediğimiz tenha köşelerimizde kendini keşfetmesi gibi senin güzelliğini görmek…
Cennette sunulan onca güzelliğin içinde yasak bir meyve ellerini tutmak, Bu masum günahı bile bile işleme isteği gibi senin güzelliğini görmek…
Sırtımda dolaşan parmaklarının naifliği gibi senin güzelliğini görmek…
Edepsizce düşüncelerimi kulağına fısıldarken hayaller yetmezcesine sonuna kadar buna izin vermek gibi senin güzelliğini görmek…
Boynuna değen, tenini kavuran topladığın saçlarının sonucu ortaya çıkan yüzünün eşsizliğini sergilemen gibi senin güzelliğini görmek…
Loş mum ışığında çırılçıplak gölgelerle dans etmek gibi senin güzelliğini görmek…
İçtiğin şarabın mayhoş tadını dudaklarından tadarken ölümsüzlük iksirini yudumlamak gibi senin güzelliğini görmek…
Sevişirken teninde akan her yorgun terin kasıklarında yolculuğunun son bulması gibi senin güzelliğini görmek…
Boynundan her içime çektiğim kokunun ciğerlerimde çiçek bahçeleri oluşturması gibi senin güzelliğini görmek…
O güzel dudaklarına koyduğun zehrin dumanı olmayı dilemek gibi senin güzelliğini görmek…
Her bakışını ezberlemeye çalışırken o anı ölümsüz kılmaya çalışmak gibi senin güzelliğini görmek…
Gözlerinin, kirpiklerinin, saçlarının renginin geceye karışması ve kaybolması gibi senin güzelliğini görmek…
Kirpiklerini seyrederken uçlarına yıldızlar kondurmak gibi senin güzelliğini görmek…
Bedenime, dudağının kondurduğu her öpücüğün kan akışımı, kalp ritmimi değiştirmesi gibi senin güzelliğini görmek…
Göğüslerinde parmaklarımı dans ettirmek gibi senin güzelliğini görmek…
Nefesini nefesime karıştırman nefesim olman gibi senin güzelliğini görmek…
Nefesime nefesini karıştırmam nefesin olmam gibi senin güzelliğini görmek…
Sen uyurken yıldızların ışıltısını yüzünde saatlerce izlemek gibi senin güzelliğini görmek…
Sen uyurken korkma diye saçlarını uzaktan okşamak gibi senin güzelliğini görmek…
Uzun saçlarından, ayak parmaklarına kadar aşkı dile getirmek gibi senin güzelliğini görmek…
Sevgilim, senin güzelliğini görmek bir sanat eseri oluşturmak…
Sabahın ışıkları her zaman ilk onların evine düşerdi. Evi kaplayan sarımsı, turuncumsu renkler onları yataklarından kaldırır yeni bir güne başlatırdı. Herkesten önce ilk onlar güne başlardı. Güne en erken saatlerde başladıklarından dolayı en uzun günde onlara ait olurdu. Hayattan torpilli olduklarını düşünmezlerdi ama yine de çoğu kişiden daha mutlulardı. Günler birbirini aynı derecede kovalamasa da bir diğer güne yataklarında hep aynı kalkarlardı. Sadece o günün sabahı hariç…
Perdenin arasından sızan güneşin ilk ışıkları eve yayıldı. Koltukta uyumuş kalmış yüzüne küçük dokunuşlarla dokundu. Hafif uykusundan uyandırdı ve evin içine yayılmaya devam etti. Her gece koltukta uyuyup kalması sağlığı için zararlı olsa bile laf dinlemezdi. Yine bir bel ağrısıyla uyandı. Söylenmedi hiç ama acısını dile getirmesine de gerek yoktu. Çektiğini, hissettiğini sadece kendisi bilirdi. Bunun için bir doktora bile gitmek için gerek duymazdı. Aslında zaten hiç doktora gitmezdi. Bir elini beline götürdü. Bir eliyle de koltuktan destek alarak ayağa kalktı. Işığın geçtiği yerler hafif toz bulutunu andıran bir havaya girmişti. O toz bulutlarını dağıtarak, duvarda asılı takvime baktı. Takvim bir önceki günde kalmıştı. Yine aynı şekilde bıraktı ve bacakları titreye titreye kenarda duran bastonunu da alarak yatak odasına gitti. “Günaydın!” dedi ve odadan çıktı. Kahvaltı etmezdi aslında pek de doğru düzgün beslenmezdi. Sabahları bir demlik çay demler, bir ya da iki bardak içer ve gerisini dökerdi. Olmazsa olmazı sardığı sigaralarıydı. Ciğerleri çıkacak kadar öksürsede yine de o zıkkımı içerdi. Bilirdi, sonunu en sevdiği şeyin getireceğini ve devam ederdi. Bir bardak çayını aldı, sigarasını aldı ve balkonuna çıktı. Ufak bir taburesi haricinde balkonunun her yerinde çiçekleri vardı. Mevsimi olsun ya da olmasın papatyaları eksik olmazdı. “Günaydın!” dedi ve taburesine oturdu. Oturduğu taburede bel ağrılarını, ciğerlerine yaptığı baskıyı daha da hissetse bile bundan vazgeçmezdi. Sarıp sigarasını dudaklarının arasına götürdü ve uzaklara, çiçeklerinin arasına daldı. Uzun uzun düşündü. Senelerce güneşin ilk ışıklarının evinde doğduğunu görmek bir şans gibi gelse bile geçen birkaç senede bunun öyle olmadığını düşündüğünü düşündü. Tek şans çiçekleriydi. Çiçekler, güneşi severlerdi. Özellikle papatyalar. Bastonunun yardımıyla tabureden kalktı ve bükülen belinin ağrısıyla yerde duran papatyalardan birine uzandı. Bir saksı aldı ve bir poşete koydu. Çayını bitirmedi. İlk çayını bile yarım bıraktı ve saatte baktı. Saatin geçtiğini düşünmüştü ama sanki zaman donmuş gibi ilerlemiyordu. Bundan artık nefret ediyordu. Işığın dağılmasını tamamlamasını beklemesi lazımdı ve dağılmasını tamamladığı an artık evden çıkabilirdi. Ak düşmüş saçlarını taradı. Dolabından sadece senede bir kere giydiği takımını aldı, giydi. Papatyalarını aldı, bastonunu unutmadı ve evden çıktı.
Birkaç sene önce o günün sabahını yaşıyordu. Her şey bir bakıma bu yüzden bu kadar farklıydı. Her sene daha bir gücü kalmıyordu ama vazgeçmiyordu. Titreyen bacakları, ağrıyan beli, öksürmekten kalmayan ciğerleri ve yorgun bedeniyle de ellerinde papatyalarıyla tekrar ona ulaştı. Sokaklarda daha kimseler yoktu. Daha kimse için gün başlamamıştı. “Günaydın hanım!” dedi. Papatyaları uzattı ve başladı hiç konuşmadığı kadar konuşmaya; Hala güneş ilk evimizde doğuyor. İçeride yayılan ışık hala çok güzel ama artık bana bu zaman fazla geliyor. Bazen yapamıyor gibiyim. Ama bana kızma hanım! Yaşlandım artık bende baksana halime! Kaldı mı hiç o güzel kirpikli adam? Ne diyorum ben dimi? Sen beni her halimle sevdin ki. Çiçeklerimiz gayet iyi bilirsin hepsi seviyor güneşi. Papatyalarımız her mevsim konuşuyor. Bak hatta birini sana getirdim. Seninle büyüsün istedim. Hala evet yatakta yatmıyorum. O gündür hep koltukta yatıyorum. Bel ağrılarım çoğaldı ama merak etme artık alıştım. Seni üzmeye gelmedim buraya ama çok özledim seni. Hani derdim ya “Yaşlanınca yalnız kalmamak için evlenir mi?” diye yalnızlık bir yana sensiz olmuyor be hanımım. Ağlamayacağım diyorum ama hep bir ağlıyorum. Seni her seferinde burada bırakıp gitmek, evimize götürememek…
Hadi toprağına papatyalarımızı dikeyim…
Bir kadını gözlerinden öpmek “bugüne dek tüm düşmüşlüklerinden, yaralarından, acından öpüyorum, şifa niyetine.” demektir. “çok düştüm, örselendim, öp de geçsin” diyemeyen bir kadının sessizliğini duymaktır. “seni anlamak için harflere ihtiyacım yok, ruhunla ruhum aynı lisanı hissediyor” diyebilmektir. “yanaklarından, dudaklarından, alnından, belki avuçlarından öpmek aşk ama gözlerin sevdaya dâhil” demektir. Çaresizliğinden aynı zamanda gücünden öpmektir. Düşmüşlüğü kadar ayağa kalkmışlığından öpmektir. Önünde diz çökmektir. Saygıdır. Kabulleniştir. Sabrına, sarsılmışlığına, sancılarıyla baş edebilecek kadar dayanıklı oluşuna ve de kırılmak yerine bükülmeyi öğrenebilişine hayran olmaktır.
Burada, elektrik telleri üzerinde üst üste dizilen kuş sesleri Yaz güneşinin kuruttuğu dikenin batıp kanattığı et sıcaklığı Ve ağlayarak devrilen bir çınarın gölgesi var. Dilimde sadece bebeklerin aşina olduğu ninniler Bu soğuk hastane koridorlarının yankısı Bu mezarlardakilere yetişme telaşı Omzumda biriken yükün başka anlamı yok.
Musa asasıyla denizi ikiye ayırdığında, Geliyor insanın aklına; Kaldı mı acaba, Birbirini seven iki balık İki ayrı yakada? Ya da Tam ortasından ikiye ayrılan denize sormak lazım, Korkmuş mu acaba Bir daha diğer yarısına kavuşmanın telaşıyla.
Gerisini getiremedik ama iyi ki doğmuş çocuklardık hepimiz. Çok güzel oyunlar bilirdik. Ve oyun koşmalı kaçmalıysa rüzgârı arkamıza almazdık ayıp olmasın diye. Onu da yanımıza alır öyle koşardık. Düşersek onunda dizi, geride kalırsak onunda ruhu bizimkiyle beraber acısın isterdik. Kötü değildik, olan kötülüklerimizi de yokuş aşağı koşmalarda dökerdik ter damlaları ile. Rüzgârı da en yakın arkadaş gibi sevdiğimizdendi beraber düşüp kalkmalarımız. O zamanlar hakkımız vardı düştüğümüz yerden kalkıp, üstümüzü başımızı silkeledikten sonra, demli bir çay koymaya. Fareden korkup, kurbanlık koyunla sırdaş kalmaya. Gerisini getiremedik ama iyi ki doğmuş çocuklardık hepimiz. Hep belimizden yukarı tuttuğumuz Elif Ba’yı oyuna dalıp yol kenarına bıraktığımızda üç kere öpüp alnımıza koyarken günahından yırttık zannederdik. Meğer yoksul veresiyesi gibi hesabı tek seferinde kabartıyormuş Allah, Kur’an’ı tanıyınca öğrendik. Bizim doğduğumuz evlerde bebeklerin kundakları kefene, beşikleri mezara benzerdi. Öldüğümüzde de ağlanıyordu, en mutlu anlarda da. Biri kulağımıza ezan okuyordu hikâye başlarken ve hikâyenin sonunda yine birileri bizim için tüm seven ve sevmeyenlerimizi toplayıp tatlı tatlı dua ederek yolcu ediyordu. Gerisini getiremedik ama iyi ki doğmuş çocuklardık hepimiz.