MERAK ETME PAŞAM SEN VATANDAŞIN BAŞ KÖŞESİNDESİN!
Xuebing Du
KIROKAZE

Andulka
Fai_Ryy
🩵 avery cochrane 🩵

No title available
untitled
NASA
🪼
official daine visual archive

titsay

tannertan36
The Bowery Presents
Sade Olutola

pixel skylines
No title available
Interview Vampire Daily
RMH
taylor price
No title available

seen from Colombia
seen from United States
seen from Saudi Arabia
seen from Portugal
seen from United States
seen from United States
seen from Indonesia
seen from Pakistan

seen from United States

seen from Spain

seen from United Kingdom
seen from Ukraine
seen from Türkiye
seen from Bangladesh

seen from Malaysia
seen from Indonesia
seen from Germany
seen from United States
seen from United States
seen from Bahamas
@ulkucubirmilitan
MERAK ETME PAŞAM SEN VATANDAŞIN BAŞ KÖŞESİNDESİN!
NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE.
-BAŞBUĞ M.KEMAL ATATÜRK.
Anadolunun bir köyünde sakin bir akşam karı koca uyumak için yatağa girerler.. Kadının gözüne bir türlü uyku girmez, çünkü o gece özeldir..O gece kocasını terkedecektir..Hemde sevgilisi ile köyden kaçarak.. Kocasının uyumasından epey bir zaman sonra pencerede beklediği taşın sesini duyar kadın.. Ayakkabılarını giyip, önceden hazırladığı eşyalarını alıp bahçede bekleyen sevgilisinin yanına gider ve koşarak oradan kaçarlar.. Koşarlarken kadının ayağını bişey rahatsız eder, ayakkabısının içinde birşey vardır ama kadın mecburdur koşmaya ayağını rahatsız eden şey için durma lüksü yoktur.. Anadoludur burası..Töredir, cinayettir geride bıraktıkları.. Belli bir mesafe uzaklaştıktan sonra nefeslenmek için dururlar. Kadın duraksamayı fırsat bilip nefes nefese derki; ''Evden çıktığımdan beri ayakkabımın içinde birşey var beni rahatsız ediyor'' çıkartıp bakar.. Oda ne? Ayakkabısının içinde bir tomar para! Kocası herşeyin farkında.. Biliyorki gidecek. ''Beni terkedecek ama bunca yıl çorbasını içtim, çamaşırımı yıkadı, ütüledi bana emeği geçti namerde muhtaç olmasın..'' O yoksul köylü, bütün parasını kendisini başka bir adam için terk eden karısının, giderek kendisinden uzaklaşan adımları attığı ayakkabısının içine koymuştur.. Bu hareketi yapan kişi ne üniversite mezunudur nede yüksek lisans yapmıştır. Hatta hayatında tek bir kitap okumamış okuyamamıştır.. O güzel insan, o onurlu davranışı segileyen, o terk edilen adamı Hepiniz tanıyorsunuz.. Şimdi sorarım size; Bu memlekete töre cinayetleri, kadına karşı uygulanan şiddetmi yakışır yoksa, Aşık Veysel gibi hayatında hiç kitap okumasa, okuyamasa bile kitap gibi hayatlar yaşayan adamlarmı yakışır?
Biliyor muydunuz Uzun İnce Bir Yoldayım türküsünün hikayesini işte az önce okudunuz.
Azerbaijan-Turkey
Sor bakalım, deli miyim?
Eskiden kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerleri vardı hayatın; şimdi o kelimeler bu insanlığa fazla bile geliyor. “Her sabah uyandığımda hayata karışmak için özel bir çaba sarfediyorum. Yüzüme taktığım maske mi gerçek, yoksa altında saklı olan ve benim ‘ben’ demekten çekinmediğim varlık mı? Her şey sahte, gerçekten nasıl güldüğümü bile hatırlamıyorum. Yüzüm, gülüşüm, bakışlarım önceden tasarlanmış, dış dünyadan korunmak için bir kabuk gibi kullanıyorum onları.” diyor, insanın bütün mevsimlerine çıplak gözle bakabilen usta, Ingmar Bergman. Her şeyin senkronu o kadar kaydı ki; bazen ocağa güzel bir film koyup kanepeye uzanmak ve elimdeki çay kavanozunu uzun uzun seyretmek isterken yakalıyorum kendimi. Bu devrin insanları, yerçekiminin olmadığı bir yerde 100 metre engelli yarışı koşmaya çalışıyor sanki. Hızlı yaşamaya o kadar kendini kaptırmıştı ki, Londra Maratonu'nu hızlı gösterimde izliyordu. Hâlâ akıllı olduğundan emin olabilmek için ikide bir kendine “Ben deli miyim?” diye soran insanlar da var. Bazen içinizde biriken sözler dışarıya çıkmak için zihninizin iç çeperlerini yumruklamaya başlıyor, etrafta kimse kalmadığı için söyleyip kurtulamıyorsunuz! Her insanın bir derinliği, her yolun bir uzunluğu var. Bazen bir yerden sonrası yürünemiyor. Beraber ya da yalnız… “Geliyor musun?” diye sordu biri. “Gitmemiştim ki!” diye cevapladı mırıldanarak diğeri. Yemyeşil bir yaprak gibi tazelikle doluyken, gün geliyor, herkesin gözü önünde önce yavaş yavaş soluyor, sonra günbegün kuruyup gidiyor insan. İçimize işleyen bir şey yaşadığımızda, aslında unutulmaz bir hâtıra hafızamızda kendi kendini büyütmeye başlamış oluyor. “Mektubunu derhal açamadım. Bir müddet yanımda dolaştırdım. Okusam derhal bitecekti” diye yazmış Oğuzcuğum Atay, Bir Bilim Adamının Romanı'nda. “Aşk nedir?” diye sordular. “İnsana her şeyin az geldiği, hiç yetmediği bir yer” diye cevapladı beyaz saçlı adam. İnsanlar kimi seveceklerine karar vermek istiyorlar artık, kalplerini bir mühendislik bürosuna kiraya verdiler. Ormanın mağrur kralı, muhtelif yerlerinden çizilmiş bir karizmayla yanına her gelene dert yanıyordu: “Sen sen ol, sarılamayacağın birine aşık olma, dünyanın en güzel kirpisi olsa bile!” Daima uyanık kal, gevşeme, sanki insanları birbirine bağlayan ipin ucu senin elindeymiş ve sanki bırakırsan herkes birbirinden koparak uzayın dört bir tarafına dağılıp gidecekmiş gibi sıkı dur, kavi ol insanlığında! Sahip çıktığın en küçük doğru bile, gün gelir en büyük yanlışı yerinden eder. “Eğriyi doğrultanlardan ol” dedi meczup, “doğruyu eğriltenlerden olma!”
Azerbaycanımızın Bağımsızlık Günü Kutlu Olsun.
İBN-İ SÎNÂ (980-1037)
Batı’da Avicenna olarak bilinir. İbn’i Sina, Buhara yakınlarındaki Afsan’da, 980 yılında doğdu. Zeki ve kuvvetli bir hafızaya sahipti. Küçük yaşlarda Kur’an öğrendi. Dönemin alim ve bilginleri ile sık sık görüştü, onlardan dersler alarak Mantık, felsefe, tıp ilimlerinde kısa sürede söz sahibi oldu.
İbn’i Sina; Edebiyat , Felsefe, Mantık, matematik, Fizik, Kimya, Astronomi, Arkeoloji ilimlerinde devrinin en önemli çalışmalarını yapan alimdir ama esas ve en büyük uzmanlık alanı tıptır. tıp konusuna ağırlık verdi. Tıpta bir müddet hocalarından ders alıp, daha sonrada tıpla ilgili eserleri tek tek tetkik ederek, bilgilerini genişletti. Daha onaltı yaşlarında iken, tabiplerce bir tıp otoritesi kabul edilerek, bilgilerinden faydalandılar. İbn-i Sina; bu arada fıkıh ilminde de kendini yetiştirirken, mantık ve felsefeye de ağırlık veriyordu. Felsefe ve tıp alanında oldukça büyük bir üne kavuştu. İbn-i Sina; tıp âlimliğinin yanında, mükemmel bir İslâm felsefe sistemi kuran ilim adamıdır.
Tıpta, onun dönemine kadar hiç bilinmeyen:
Kanın, gıdâyı taşıyıcı bir sıvı olduğunu buldu.
Akciğer hareketlerinin pasif olarak göğüs hareketleri ile ilgili bulunduğunu buldu.
Diâbette idrârdaki şekerin varlığını buldu.
Kızıl hastalığını buldu.
Yine ilk defâ ameliyatlarda uyutucu ilâçları kullandı.
Hastalıkların mikroplardan geldiğini ilk bulan da İbn-i Sinâ´dır.
Dokuz yüz sene evvel; “Her hastalığı yapan bir kurttur. Yazık ki, bunları görecek bir âletimiz yoktur.” (mikroskop) diyerek mikropların varlığından bahsetti.
İç hastalıkları, bedeni parmaklarla sertçe yoklayarak tesbit etme metodu da ona âittir.
İlk filitre kullanarak suyu mikroplardan temizleme fikri de İbn-i Sînâ´ya âittir.
İbn-i Sînâ´ya gelinceye kadar beyin gibi gevşek, kemik gibi sert dokuların iltihaplanmayacağı iddiâsını ilk defâ o reddetmiş ve “Kemikler de iltihaplanır” diyerek bu görüşü çürütmüştür.
Enfeksiyonez beyin iltihâbını diğer akut enfeksiyonlardan yine ilk defâ o ayırmıştır.
İbn-i Sînâ aynı zamanda İran humması adını verdiği şarbonu açık ve tam bir şekilde îzâh etti.
Genetik yolla hastalıkların yaratılıştan olabileceğini bunun ise, organ üzerinde şekil, fonksiyon bozuklukları ile kendisini gösterebileceğini bildirdi.
Karaciğer hastalıklarını ve sarılığı en iyi şekilde târif etti.
Karaciğer hastalığında; sindirim bozuklukları, kanamalar olabileceğini, dalak ve mesânenin fizyolojisini bozacağını bildirdi.
Sarılığın, karaciğer dokusunun bozulmasından veya safra yollarındaki tıkanıklıktan ileri geldiğini açıkladı.
Akılhastaları, Avrupa´da karanlık deliklerde, mağaralarda dayak yiyip ağır zincirlerle bağlanırken, İbn-i Sînâ bunlara insanca muâmelenin daha faydalı olacağı fikrini ileri sürdü.
Sara hastalığı ile ilgili olarak, cinden bahsetmekte ve Kânûn´da; “Hastalıklara birçok maddeler sebeb olduğu gibi, cinnin hâsıl ettiği hastalıklar da vardır ve meşhurdur.” demektedir.
İbni Sina´nın Meşhur Eseri El-Kanun Fit-Tıb ve Tercümesi
Yüz yetmişe yakın eseri olan İbn-i Sînâ´nın tıb sâhasında en büyük eseri El-Kânun fit-Tıb adlı kitabıdır. Beş ciltten meydana gelen eser, öğrencilerin kolaylıkla anlayabilecekleri şekilde kısa notlar ve özetler hâlinde yazılmıştır. On ikinci asırda Lâtinceye tercüme edilen Kânun, Avrupa üniversitelerinde ders kitabı hâline gelmiştir. On yedinci asrın ortasına kadar Fransa´da Montpellier ve Belçika´da Louvain üniversitelerinde mecbûrî ders kitabı olarak okutuldu. Batı dillerine çevrilen Kânun ilk defâ 1473 senesinde Milano´da basıldı. 1500 senesine kadar Galen´in (Calinos´un) iki ciltlik eseri bir defâ basılmasına rağmen, Kânun on altı defâ basıldı.
İbn’i Sina’dan;
Her hastalığı yapan bir kurttur. Yazık ki onu görecek elimizde âlet yoktur. (Mikroskop)
İnsanlar ileri sürdüğünüz nedenlere, içtenliğinize, çektiğiniz acıların ağırlığına ancak siz öldükten sonra inanırlar. Yaşadığınız sürece durumunuz şüphelidir, çok çok sizden şüphe ederler, bu kadarına hak kazanabilirsiniz.
Çok gerekli olmadıkça ilaç kullanma!
Benim gönlümün kırılmaz sabrı, senin gönlünün yumuşamaz katılığı var. Şu halde sevgilim aşk yolunda ikimiz de sert taşız.
2 öğün sağlık,3.öğün hastalıktır.
Dünya harcını kendisi alan padişah benden daha mutlu ve hiçbir bey de benden bahtiyar değildir; fakat siz bu zevki bilemezsiniz. Dünya hırsı peşinde olanların gözleri bunları seçemez, onlar tek gözlüdür.
Ben öküzden korkarım çünkü onun silahı var ama aklı yok.
Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır. Yani kolayca hazmedeceğin miktarı ye. Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, yemek üstüne yemek yemektir. Yani vücuda en muzır, dört beş saat ara vermeden yemek yemek ve yahut lezzet için çeşitli yemekleri birbiri üstüne mideye doldurmaktır.
Tıp, insan vücudunun, hangi araçlarla iyileştiğine ve hangi müteharrikin insan vücudunu sağlıktan uzaklaştırdığını araştırır.
Açıktır ki, önce var olmayıp sonra var olan her şey, kendinden başka bir şeyle belirlenir.
Bütün hastalıklar esasen yenilen ve içilen şeylerden ileri gelmektedir.
Cahil bir hekim ölüm kampının yardımcısıdır.
Sağlıklı yaşam için beslenme, beden hareketleri ve uyku üç ana kuraldır.
Dünya bir eğlence ve oyun yeri değildir.
Aletlerin en faydalısı kalemdir. Bir şişe mürekkep bir külçe altından hayırlıdır.
Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir.
Şifasız hastalık yoktur; irade eksikliğinden başka. Değersiz bitki yoktur; tanınmamasından başka.
(1000 küsur yıl önce genç kardeşim…)
NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE.
-BAŞBUĞ M.KEMAL ATATÜRK.
Bir gün ülkede milliyetçi geçinen politikacılar, yöneticiler, sanatçılar, aydınlar hiç bir çıkar kaygısına düşmeden, yiğitçe, korkusuzca Türkçü söylemlerde, Türkçü tavırlarla milletin karşısına çıkarlarsa o gün Türkçülük büyük bir utkuya yaklaşır.
Seven, sevdiğini Allah'a söyleseydi kavuşurdu.
Bir nesli milliyetçi olarak yetiştirmenin birinci şartı, okullarda ona millet sevgisi, millet uğruna fedakârlık düşüncesi aşılamak, geçmiş yüzyılların milli miraslarını öğretmektir. Bunu yapabilmek için milliyetçi öğretmen, milliyetçi ders programı lazımdır. Solcu - Kozmopolit yazarların eserlerini okutan öğretmenler, Kozmopolit tarih kitaplarıyla milliyetçi gençlik yetişmez.
Hüseyin Nihal ATSIZ (via tengribizmenen)