canımın cananı.
@matemdeki

No title available
Jules of Nature
ojovivo
RMH
Keni

izzy's playlists!

gracie abrams

PR's Tumblrdome
No title available
EXPECTATIONS

ellievsbear
Game of Thrones Daily

Discoholic 🪩
NASA
YOU ARE THE REASON
TVSTRANGERTHINGS
tumblr dot com
trying on a metaphor

Product Placement
noise dept.
seen from France

seen from Malaysia

seen from United States
seen from Iraq
seen from Russia

seen from Malaysia
seen from United States

seen from United States
seen from Mexico
seen from Germany
seen from Brazil
seen from Brazil
seen from Brazil
seen from Bangladesh
seen from Thailand

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
@vnsvi
canımın cananı.
@matemdeki
⊱ ışık camdan içeri giriyordu; fakat içimdeki karanlığa dokunamıyordu.
evlerin ışıkları yanıyordu. perdelerin arasından sızan sarı ışıklar, sokaklara kadar taşan bir huzurun habercisiydi. kimi evden kahkahalar yükseliyor, kimi sofradan çatal sesleri geliyordu. hayat, bazı pencerelerin ardında sıcacık yaşanıyordu.
zâhir eğdi kafasını.
bakmak zarardı.
istemek haramdı.
düşlemek bile yasaktı ona.
çünkü o, ailesi olan ama münzevi yaşayan bir gençti. aynı çatının altında büyümüş, aynı sofraya oturmuştu belki; ama hiçbir zaman o sofranın bir parçası olamamıştı. adı vardı o evde, yeri yoktu. varlığı biliniyor, yokluğu fark edilmiyordu. ayaz sokaklarda dolaşırken, içinde daha keskin bir soğuk büyüyordu. insan bazen kimsesiz kaldığı için değil, kendini ait hissedemediği için üşüyordu. ve zâhir bunu herkesten iyi biliyordu. çünkü onun hikâyesi bir yetimin değil, kalabalıklar içinde unutulmuş bir çocuğun hikâyesiydi. pinhan kalmış yaraları vardı. zâhir olan yalnızlığı değildi; asıl yalnızlık, kimsenin göremediği yerdeydi. berzahta kalmış gibiydi; ne ait olduğu bir geçmiş vardı ardında ne de umutla bakabildiği bir yarın önünde. sadece sükût vardı. ve sükûtun içinde yavaş yavaş eksilen bir genç. başını kaldırıp gökyüzüne baktı. bulutlar ağır ağır geçiyordu. şehir yaşamaya devam ediyor, insanlar evlerine dönüyor, sofralar kuruluyor, çocuklar uyutuluyordu. her şey olması gerektiği gibiydi. bir tek o, olması gereken yerde değildi. belki de insanı en çok yoran şey acı değildi. alışmaktı. her gün biraz daha eksilmeye, her gece biraz daha susmaya, her sabah aynı boşlukla uyanmaya alışmak.. zâhir sigarasından son nefesi çekti. kor, karanlığın içinde kısa bir an parladı. sonra o da söndü.
izmariti yere bıraktı.
gözlerini kapattı.
bazı insanlar ağlar, bazıları anlatır, bazıları gider. o ise susuyordu. çünkü bazı hikâyeler anlatılacak kadar hafif değildir. bazı yaralar sarılacak kadar yüzeyde değildir. ve bazı yalnızlıklar.. kalabalık bir evin içinde başlar.
sokak lambası vuruyor yüzüne,
rüzgâr tenini okşuyor.
üşüyorsun, belli etmiyorsun.
içindeki ateş dindirir mi bu ayazı,
yoksa körükler mi?
etrafında evler var sözde,
dört duvar ayakta ama yuva çoktan yıkılmış.
çatılar göğe uzanıyor belki,
fakat altında kalanlar enkazdan farksız.
sokaklar dolu insanlarla,
yine de sesin yankı bulmuyor.
ailen var deniyor sana,
ama en kalabalık sofrada bile
yapayalnız oturuyorsun.
ve anlıyorsun;
insanı üşüten ayaz değil bazen,
kendine ait hissedemediği bir dünyanın
ortasında kalmakmış.
solculuk yürekten gelir, devrim kandan doğar.
kalabalığın ortasında duyduğun bir melodi, seni yıllar öncesine götürür; herkes yürümeye devam ederken sen bir anının içinde kaybolursun.
kırmızı zambağı gördüm bugün,
senin bıraktığın yerde değil—
ama tam da sustuğumuz anın içinde.
kokusu yoktu,
çünkü bazı çiçekler
senin dediğin gibi
kokularını değil, eksik kalan vedaları taşır.
ben o vedayı içimde büyüttüm.
toprağa değil, zamana gömdüm seni;
ne çürüdün
ne de tamamen kaldın.
aramızdaki o ince cam
bir gün kırılır sandım—
meğer biz
iki ayrı aynada çoğalan
aynı uzaklıkmışız.
sen zambağı başucuma bıraktın,
ben gölgeni kalbime.
yarısı senin, yarısı yokluğun—
ikisi de aynı kadar ağır.
şimdi biri sorarsa
“bitti mi?” diye,
susarım.
çünkü bazı hikâyeler
ölmez—
sadece kendine
ulaşamaz.
başımın içindeki sancı seslerden mi doğdu, yoksa dünyadan mı; ayırt edemiyorum.
kırmızı zambak.
terk edilmiş tutkuları, alev alev yanan ruhların bağlılığın küle dönüşmesi. çiçeğin rengi kandır, imkansız olanın peşinden harcanmış ömrün sessiz çığlığıdır.
kırmızı zambak; içten içe biten hikayeyi kulağına fısıldar.
aramızdaki mesafe bir cam kadar ince, bir mezar kadar derin. kırmızı zambaklar önümde açsa da, gözlerim aynadaki o uzak hayalin kokusuna tutsak.
derdi çiçek açanlar, sevdiklerini toprakta değil, kokuların izinde bulurlarmış. bir zambak bıraktım başucuna; yarısı ölüm, yarısı sonsuz sevgim.
bazı çiçekler kokularını değil, yaşayamadıkları mevsimlerin yasını bırakırlar toprağa.
kırmızı zambak şimdi o toprağın üstünde, vaktinden önce koparılmış bir yemin gibi duruyor. rengi ne kadar canlıysa, hikayesi o kadar yarım. ne tamamen solabiliyor ne de bir daha eskisi gibi açabiliyor. sadece bekliyor; yarım kalan o sonsuzluğun, bir gün başka bir boyutta tamamlanacağı o imkansız anı bekliyor.
kasırgalardır denizimi mahv eden, ruhumdur cehennemime hûn eken; benliğimdir karanlıkta çürüyen. ve gecedir, içimdeki harabeyi sessizce örten.
Моё тело принадлежит огню, моя душа — аду.
sen dokunulmayacak kadar temizsin,
ben ise sana değdiği an çoğalan bir günah.
sana yaklaşınca içimdeki karanlık konuşuyor,
uzaklaşınca yokluğun.
gözlerin huzuru hatırlatıyor bana,
ben ise huzuru en son hangi gecede kaybettim, bilmiyorum.
belki mesele aşk değil;
belki ben,
ilk kez cennete benzeyen bir şeye
bu kadar yakınım.
lanet bir gece, takvimde işaretli lanet bir gün.
sen bir zambaksın,
gecenin en sessiz yerinde açan
dokunulsa incinecek kadar narin,
ama bakınca insanı susturacak kadar derin
ben o zambağı koruyan hançerim,
parlaklığım senden değil,
sana doğrulmuş tüm karanlıklardan
geri çevirdiğim gölgelerden
iki ruhuz,
aynı hikâyeye düşmüş
ama farklı satırlarda kaybolmuş
yakınız aslında,
nefes kadar yakın
ama aramızda görünmeyen bir kader var
her adımda biraz daha keskinleşen
sana dokunsam
zararın ben olurum
senden uzak dursam
yarım kalırım
ve biz,
birbirine ait gibi duran
ama asla tam anlamıyla kavuşamayan
iki ruh olarak kalırız..
denizimde olan kasırgalar derinliklerime usul usul işliyordu ve ben diğer bir uca kaçsam bile o kasırgalar peşimi bırakmıyordu. kendi denizimde zehirleniyordum, panzehire muhtaç bir şekilde bekliyordum oracıkta; denizimin zehri kanımı tamamen ele geçirirken. ve artık yüzeye çıkma isteği bile bir lükse dönüşmüştü, çünkü her nefes içime biraz daha zehir çekmek demekti. kaçmak dediğim şeyin aslında sadece daha derine batmak olduğunu anladığımda çok geçti. denizim beni taşımıyordu artık; beni aşağı çekiyordu, sabırla ve acımasızca. her dalga, içimde kalan son direnci de parçalayan bir darbe gibiydi. panzehir diye beklediğim şey gelmedi. belki hiç yoktu. belki de bu deniz başından beri kendi kendini yiyen bir yaraydı ve ben, o yaranın tam ortasında atmayı sürdüren son parçaydım. sessizlik bile kurtuluş değildi artık, çünkü en derinlerde bile o kasırgaların uğultusu kemiklerimin içinden geçerek varlığımı kemiriyordu. ve sonunda şunu fark ettim: ben bu denizde kaybolmamıştım; ben çoktan bu denizin kendisine dönüşmüştüm.
lepiska, küçük gün ışığım. kalbinden geçen o karanlık düşünceleri sezmek güç değil. lakin bil ki, onlar gelip geçici birer gölgedir. sakın ruhunu onlara esir etme. gel, tıpkı çocukluğumuzdaki gibi, sinesine sığın bana. kollarımda bir nebze huzur bulasın diye sana latif bir masal fısıldayayım. zihnin sükûna ersin, gönlün ferahlasın. bir tebessüm et yeter.. zira sen güldüğünde, âlem dahi bir anlığına nurlanır. ve ben, işte o vakit, derin bir huzura ererim.