İsyan: Alfredo M. Bonanno’nun ‘Genelleştirilmiş silahlı mücadeleye doğru’ metninden
İsyanın liberter bir anlam ifade etmesi ve sınıf çatışması yönetimini organize etmek için herhangi bir ‘kapalı’ girişimin kesin eleştirisine işaret etmesi, genelleştirilmiş kitlesel silahlı mücadele perspektifi içerisinde yer alır.
Genelleştirilmiş silahlı çatışma, her gün daha da kötü hale gelen bir durumun doğal sonucudur. Sömürülenler bu zorunluluğa, sürekli olarak yayılan kurumsal karşıtı bir dizi eylemle işaret etmeye başladılar. Gizli azınlık gruplarının sömürüden sorumlu olan bazı kişilere yönelik izole hesap sorma eylemleri kitleler tarafından sevinçle karşılanmaya ve kabul edilmeye başlıyor. FIAT’ta olduğu gibi, bu gibi eylemlere karşı sendikalar tarafından protesto grevleri örgütlenme çabaları çok az insan topluyor.
Bugün sömürülenlerin hareketi, şüphesiz çeşitli biçimleriyle ve tüm çelişkileriyle Sermayeye ve onu savunan Devlet yapılarına saldırmaya muktedirdir. Ve yine şüphesiz bu saldırı ffilen gerçekleşiyor. Bize acayip gelen tek şey şu ki, dün bunlar etkili olsa da, şimdi anakronistik olan ve içe dönük olma tehdidiyle karşı karşıya olan araçların (silahlı parti gibi) kullanılmasındaki süreklilikten mücadelenin bu noktasında geri adımlar atıldığını gösteriyor.
Anarşist devrimciler olarak, bizler bu sınıf çatışması aşamasında direnişin gizli biçimlerinin halen gerekli olduğu çok iyi biliyoruz. Aynı zamanda, otoriterleşme riski taşıma gibi dezavantajlar taşıdığını da çok iyi biliyoruz.
Bu içe kıvrımayı durdurmak, çatışmanın sadece anarşist stratejiyi garanti altına alacağı değil, aynı zamanda liberter bir perspektiften yola çıkacağı kendi isyankar biçiminde genelleşmiş olması amacıyla savaşmak için dikkatli olmak bizim görevimizdir.
Geçmişte isyandan bahsettiğimizde, bir çok yoldaş hemen tarihsel örnekleri öne sürerdi: bizi “devrimci romantizm”le, “idealistler” olmakla veya “nesnel olarak tehlikeli” olmakla suçlayan Matese çetesi, Pontelungo komplosu gibi. To us this all seems ridiculous.
İsyan görünüştü devrimle birlikte gerçekleşen bir kalkışmadır. Anarşistler olarak, isyan bizim için öncelikli unsurdur, en azından yasadışı davranışın en geniş olası pratiği düzeyine dek. Bu şu an fiilen gerçekleşen şeydir. Kime ne özür borcumuz var? Belki de bizler, Sermaye ve Sömürülenlerin devrimci talepleri arasındaki çelişkilerin bizi tatlı rüyalarımızı sürdürmekten alıkoymasına yakınmalıyız?
Bizi cesaretlendirin. Şayet zor zamanlar geliyorsa, onlarla nasıl yüzleşeceğimizi biliyoruz. Şimdi kesin olarak koyunların kendi kurt kıyafetlerinden kurtulduğu zamanlardayız. Gevezelik edenleri bir kenara koyup savaşmanın zamanıdır. Cesaretimize kavuşalım ve ileriye doğru atılalım. Çünkü herzaman olduğu gibi, savunmanın en iyi biçimi saldırıdır, önce bizim saldırmamıza müsaade edin. Hedef konusunda sıkıntımız yok. Patronlar ve onların uşakları sömürücüler olarak kalmaya devam etmenin ne kadar zor olacağını hissedebilsinler.
‘Genelleştirilmiş silahlı mücadeleye doğru’; İtalya’da 1976-78 Arası Silahlı Mücadele,
Alfredo M. Bonanno, Elephant Editions.
Ölümünün 1. yılında yoldaşımız Loukanikos'u saygıyla anıyoruz.
2010 yılında ekonomik krizin başlamasıyla gösteri ve protestoların yoğunlaştığı Atina’da hiçbir gösteriyi kaçırmayan tek bir isim vardı: Loukanikos (Sosis).
Şöhreti Yunanistan sınırlarını aşan, bütün dünyanın hayranlık ve şaşkınlıkla izlediği bu Köpek, Anarşist bir dişi olmasıyla çoğu zaman Yunan halkının komik esprilerine konu olmuştu. Aslında asıl ünü 2008 yılına denk uzanır. 2008 Yılında henüz 16 yaşında Polis tarafından öldürülen Alexandros (Alexis), Yunanistan şehrinde devlet ve polisin iğrenç katliamına şehirci kalamayan azınlıklar tarafından direniş ve isyan hareketlerine dönüştürülmüştü. İşte o günlerde Loukanikos bir sokak köpeği olarak grupça katılımlar ve diğer sokak köpeklerin aksine geri durmayan saldırgan bir içgüdüyle protestoların ılgı odağı olmuştu. Daha sonra izi bulunamayan Loukanikos aralıklarla gerçeklesen birçok gösteride de görünmeye başlanmıştı. Daha sonra birkaç protestocunun sahiplendirme çabalarına olumlu cevap vermeyen Lokanikos’a onu farklı kılacak bir mavi tasma takılmıştı. 2010 yılı protestolarında da sahne alan bu dişi direnişçi, Dünya çapında üne kavuşmuş ve Anarşist, Anti-Faşist hareketlerin sembolü olurken adına İşgalevleri açılmıştır. Daha sonra Faşist Örgütlenme Altın Başak tarafından kaçırılarak video kaydına alınarak köprüden aşağı atılmış yinede yılmayan savaşçı bu saldırıdan 2 kırık ve iç kanamayla kurtulmuştu. İşte bende bu ünlü dostumu Yunanistan Direniş’inde onun cesaretine bizzat şahit olan bir yoldaşıma mail vasıtasıyla ulaşarak öğrendim. Kendisiyle kısa bir konuşma yaparak gerçek Loukanikos’un , Hayvan savunucularının aksine hiçbir insan baskısı olmadan eylemlere katılan bir gölge olarak ün kazanışını anlatmak istedim.
Sevgili Andries ;
Yoldaş Lou’yu kaybetmenin derin üzüntüsü ile seni selamlarım.
Buralarda konuşulanın aksine onu birde senden dinlemek ve Onun davranışları hakkında bana küçük analızler vermeni isterim.
-28.09.14
Yoldaş Eric;
Üzüntün için sana teşekkür ederiz. Loukanikos Yunan Devrim’imiz açısında önemli bir misyonu kendinde biriktirmişti.Belki de Ondan kaldıramayacagı bir yük istemiştik dostum.Yinede bizimle beraber direnişinden dolayı onunla ne kadar gurur duysak azdır.
-29.09.14
Sevgili Andries;
Loukanikos’un ölümü üzerine senden birkaç soruya cevap vermeni isterim.Lou’yu neden sahiplenmediğiniz konusunda birçok eleştiriye tanık oluyorum.Ve neden onu protestolar arasında çevip almadıgınız hakkındada yogun bir saldırı söz konusu bunun için neler söyleyebilirsin?
-08.10.14
Loukanikos, protesto eylemlerinde en ön saflarda yeralırken onu henüz tanımıyorduk.Bir sokak köpeği sürüsünün arasında bizimle mucadele verisini birçok yoldaşla gözlemledik. Daha sonra ise aralıklarla farklı yerlerde karşılaştık. Yinede neden sürekli bu direnişte yer aldığını inan anlayamadık.Daha sonralarında ise 1 yıl kadar hiçbir yerde rastlayamadık. Eylemlerin yoğun yasandıgı 2009 yılının ortalarında ise yeniden ve daha sade bir biçimde görünmeye başlandı. Bu protestolar sonrası polis kapsullerınden hasar almasını engellemek için gördüğümüz yerde onu uzaklaştırmaya calıstık. Hatta bir keresinde bir polis memurun koluna saldırarak onu düşürmüş 10 kadar polis tarafından tekmelere maruz bırakılmıştı.
Bunun üzerine onu sahiplenmeye çalıssakta onu durdurmayı ve direnişlere katılması engellemeyi başaramadık. 2010 yılında ise ünü her yunan sokagında duyulmuş ve adına sarkılar yazılmıştı bile. İleri ki dönemlerde ögrendigimiz kadarıyla agır bır saldırıya ugramıstı.Bizler onun bır daha geri dönemeyecegını sanarken bir kez daha 2011 yılı sonlarında sahnelere çıktı.Bu sefer daha solgun ve bitkin olsa da o saldırgan tavrını hiç bozmamıştı.
Eylemcilere gelen polisin karsısına dıkılıp uzun uzun havlaması çok meşhurdu ve inan dostum 2012 yılına geldıgımızde bırçok eylemcı tarafından defalarca agızıyla gaz kapsulunu uzaklastırdıgı ve polislerin eylemcılere dogrudan sıkmasını engelledıgıne sahit oldugunu söylenen olaylarla karsılastık. Loukanikos bizde derin bir cesaret biriktirdi. Alexis’in öcünü alırken onun büyük cesaretine borc alabilecek cok olayla karsılastıgımızı söylemek isterim. 2012 yılında agızından gelen kan ve cigerlerinde ki hırıltıyla birlikte İşgalevinde kalan Cleon R. Tarafından sahiplendirildi. Bu sefer duruyor ve emeklı oldugunun sinyallerini veriyordu.Son günlerinde kemirecegi bir çok topu ve evinde posterleri mevcuttu. Twitter dalgasında gördüğün gibi Loukanikos Yunanlılar tarafından pek kolay unutulmayacaktır.Bizler onu yaşatmak için elimizden geleni yapacağız.
-11.10.14
(*Gerçek Dialog İngilizce'den çevrilmiş olunup dergime yapacagım yazıda orjinal metinlerinede yer verilecektir.
Resimi The Gurdian Gazetesi haberindendir.)
Kısa bir süre önce, "Anarşistler Genel Birliği Örgütsel Platformu (Proje)" başlığını taşıyan Fransızca bir kitapçıkla karşılaştım (bilindiği gibi, bugün [1927] Italya'da faşist olmayan yayınlar serbestçe dağıtılamıyor).
Bu, "Yurtdışındaki Rus Anarşistler Grubu" imzasıyla yayınlanmış, bir anarşist örgütün kurulmasına ilişkin bir proje ve özellikle Rus yoldaşlara yönelik olarak kaleme alınmış görünüyor. Bununla birlikte, tüm anarşistleri eşit derecede ilgilendiren sorunlara değiniyor ve, kullanıldığı dil de dahil olmak üzere, kitapçık, uluslararası düzeyde anarşist yoldaşların desteğini kazanmayı hedefliyor. Her ne olursa olsun, kitapçıkta ortaya konan önerinin anarşist ilkelerle bağdaşıp bağdaşmadığını ve söz konusu önerinin yaşama geçirilmesinin anarşizm davasına gerçekten hizmet edip etmeyeceğinin sorgulanması, Ruslar olduğu kadar diğerleri açısından da dikkate değer bir öneme sahip.
Yoldaşların niyetleri mükemmel. Bugüne kadar anarşistlerin siyasal ve toplumsal olaylarda sahip oldukları doktrinlerin teorik ve pratik değeriyle, sayısal çokluklarıyla, cesaret ve özveri ruhlarıyla orantılı düzeyde bir etkiye sahip olmadıklarına bakıp haklı olarak sızlanıyorlar -ve bu göreli başarısızlığın temel nedeninin büyük, ciddi, aktif bir örgütten yoksunluk olduğuna inanıyorlar.
Buraya kadar az çok onlarla hemfikir olabilirim.
Son tahlilde sadece pratik içinde işbirliği ve dayanışmanın bir aracı olan örgüt, toplumun işleyişi açısından doğal bir koşuldur ve, ister genel olarak insan toplumu, ister ortak bir amaç etrafında bir araya gelmiş herhangi bir insan grubu olsun, herkesi içine alan kaçınılmaz bir gerçektir.
İnsanoğlu yalıtık biçimde yaşayamaz; gerçekten, insanlar, toplumun bir parçası olmadıkları ve diğer kardeşleriyle işbirliği içine girmedikleri sürece, gerçek anlamda insanlaşamazlar, moral ve maddi gereksinimlerini karşılayamazlar. Üretim araçlarından yoksun olanlar, ya da, ortak çıkarları ve duyguları paylaştıkları diğerleriyle özgürce örgütlenmek için yeterli düzeyde bir bilinç geliştirmemiş olanlar, genellikle, egemen sınıfı ya da grubu oluşturan ve insanların emeklerini kendi çıkarlarına sömürmeyi amaçlayan diğerleri tarafından kurulmuş örgütlere kaçınılmaz olarak boyun eğmek durumundadırlar. Ve, yığınların uzun yıllardır küçük bir azınlık oluşturan ayrıcalıklılar tarafından baskı altında tutulması, her zaman, çoğunluğu oluşturanların kendilerini baskı altında tutmak ve sömürmek isteyenlere karşı kendilerini savunmanın beraberinde getireceği hak ve kazanımlardan birlikte yararlanmak konusunda diğer işçilerle birlikte bir ortak fikre ve örgütlenmeye ulaşmadaki yeteneksizliklerinin sonucu olmuştur.
Anarşizm, bu duruma yönelik bir tepki olarak ortaya çıkmıştır; hiçkimsenin kendi iradesini diğerlerine dayatma hakkına sahip olmadığı, herhangi bir otoritenin olmadığı koşullarda, üyelerin özgür iradeleri tarafından kurulan ve işletilen özgür örgütlenme, anarşizmin temel ilkesidir. Bu yüzden, anarşistlerin, tüm toplumun üzerinde yükselmesi gerektiğine inandıkları bu ilkeyi kendi kişisel ve siyasal yaşamlarına uygulamak zorunda oldukları çok açıktır.
Belli bazı polemiklere bakıldığında, bazı anarşistler her türden örgütsel formu reddediyor görünüyorlar; fakat, gerçekte, bu konu üzerinde yürütülmüş çok, pek çok tartışma, dilden kaynaklanan sorunlar tarafından gölgelendiği ya da kişisel meselelerle sulandırıldıkları durumlarda bile, fiilen örgütlenme ilkesi değil, araçlar üzerinde yoğunlaşıyor. Dolayısıyla, öyle görünüyor ki, örgüt fikrine en düşmanca yaklaşıyor görünen yoldaşlar gerçekten bir şeyler yapmak istediklerinde, tıpkı diğerlerimiz gibi ve sık sık daha etkili bir biçimde örgütleniyorlar. Yineliyorum, sorun, bütünüyle araçlar sorunu.
Bu yüzden, Rus yoldaşların girişmiş oldukları inisiyatife ancak sempatiyle yaklaşabilir ve şu kanaatimi dile getirebilirim: Bugüne kadar anarşistler tarafından kurulmuş herhangi bir örgütten (o örgüt bizimki gibi bir hareket içinde belki de kaçınılmaz olan hatalar ve zayıflıkların tümünü ortadan kaldırmayı becermemiş olması olası ve olağandır) daha genel, daha birleşik, daha kalıcı olan ve anlayışsızlığın, kayıtsızlığın, hatta çoğunluğun düşmanlığının ortasında mücadele eden bir örgüt, hiç kuşkusuz, düşüncelerimize destek kazandırmanın güçlü bir aracı, önemli bir güç ve başarı unsuru olacaktır.
Anarşistlerin, halk yığınlarının değişim ve kurtuluş mücadelesindeki yönelimlerini etkileyebilmek için birbirleriyle bir uzlaşmaya varmalarının ve mümkün olduğu kadar örgütlenmelerinin, onlar açısından en acil ve her şeyden önce halledilmesi gereken mesele olduğuna inanıyorum.
Bugün, toplumsal dönüşüm açısından temel güç işçi hareketidir (sendika hareketi) ve bu hareketin yönelimi, büyük ölçüde, olayların gidişatına ve gelecek devrimin amaçlarına bağlı olacaktır. İşçiler, kendi çıkarlarını savunmak için kurdukları örgütler aracılığıyla, sıkıntısını çektikleri baskıya ve onları patronlardan farklı kılan uzlaşmaz çelişkilere ilişkin bir bilinç geliştiriyorlar ve bunun sonucu olarak daha iyi bir yaşam arzusu duymaya, kolektif mücadele ve dayanışmaya alışmaya, kapitalizm ve devlet kurumu içinde mümkün olan kazanımlar elde etmeye başlıyorlar. Çatışma uzlaşma sınırlarını aştığı zaman ise, bunu devrim ya da gericilik takip ediyor. Anarşistler, sendika hareketinin yararını ve önemini kabul etmek zorundalar; hareketin gelişimini desteklemek ve onu kendi eylemlerindeki kaldıraçlardan biri durumuna getirmek için, diğer ilerici güçlerle işbirliği içinde bunun sınıf sistemine son verecek, herkese tam bir eşitlik, barış ve dayanışma getirecek toplumsal bir devrime giden yolu açması için, ellerinden geleni yapmak durumundalar.
Fakat, pek çoklarının yaptığı gibi, işçi hareketinin kendi iradesiyle ve doğası gereği toplumu böyle bir devrime götürebileceğine ve götüreceğine inanmak, çok büyük ve ölümcül bir yanılgı olur. Aksine, maddi ve gündelik çıkarlara dayanan tüm hareketler (ki büyük bir işçi hareketi bundan başka bir şey yapamaz), harekete geçirici bir uyarım ve dürtüden, halkın düşüncelerinin planlı ve ortak çabalarından yoksun oldukları sürece, kaçınılmaz olarak, koşullara uyarlanma, muhafazakar bir ruh geliştirme, daha iyi çalışma koşullarını elde edenlerin değişip yoldan döneceğine yönelik bir korkuya kapılma, ve sık sık yeni ayrıcalıklı sınıflar yaratma, yıkmak istediğimiz sistemin yeniden güç kazanmasına destek verme eğilimi gösteriyorlar.
Bu yüzden, hem sendikalar içinde hem de onların dışında anarşizmin zaferi için mücadele eden, toplumu soysuzlaşma ve gericilik mikroplarından arındırma çabasında olan özgül olarak anarşist bir örgüt gereksinimi kendisini dayatıyor.
Ancak, anarşist örgütlerin, kendi amaçlarına ulaşabilmek için, kendi yapılanmaları ve eylemleri içinde anarşizmin ilkeleri ile uyum içinde kalmaları, yani, bireylerin özgür eylemi ile, kendi üyelerinin bilinci ve girişimciliğine, içinde faaliyet yürüttükleri ortamı kavramalarına, arzuladığımız geleceğe moral ve maddi hazırlıklarına hizmet edecek olan işbirliğinin gereğinin birbiriyle nasıl harmanlanacağını bilmeleri gerektiği çok açık.
Tartışmakta olduğumuz bu proje bu gerekleri yerine getiriyor mu?
Bana öyle geliyor ki, bu sorunun yanıtı hayır. Öyle görünüyor ki, proje, anarşistler arasında örgütlenmeye yönelik daha büyük bir arzuyu harekete geçirmek yerine, bilinçli olarak, örgütlenmenin liderlere itaat etmek, otoriter, merkezi, özgür iradeye dayanan her girişimi boğan bir organa ait olmak anlamına geldiğine inanan yoldaşların önyargılarını pekiştirmeyi amaçlıyor. Ve, aslında, proje, aşikar gerçeklere ve bizim protestolarımıza karşın, bazıları tarafından örgütçüler olarak tanımlanan tüm anarşistlere dayatılan önerilerin bir kısmını içeriyor. Gelin bu projeyi yakından irdeleyelim.
Her şeyden önce, tüm anarşistlerin tek bir 'Genel Birlik', yani, Proje'nin kendi ifadesiyle, bir tek aktif devrimci organ içinde bir araya toplanabileceklerine inanmak bana yanlış geliyor -zaten bunu gerçekleştirmek olanaksız.
Biz anarşistler ancak hepimizin aynı partiden olduğunu soyleyebiliriz -eğer 'parti' sözcüğü ile aynı safta olmayı, yani, aynı genel özlemleri paylaşmayı, şu ya da bu yoldan ortak muhaliflere ya da düşmanlara karşı aynı amaçlar için mücadele etmeyi kast ediyor isek. Fakat, bu, tek bir özgül birlik altında toplanmamızın ve hatta bunun arzu edilir oluşunun olanaksız olduğu anlamına gelmiyor. Ciddiye alınması halinde tüm faaliyetlerin koordinasyonu ve canlandırılmasının bir aracı olmak yerine bireysel aktivitenin önünde bir engel durumuna gelecek ve belki de daha sert bir içsel çekişmenin nedeni olacak bir Genel Birlik için, çok fazla çevresel farklılıklar ve mücadele koşulları, tercih edilebilecek pek çok sayıda olası eylem biçimleri, bireyler arasında çok farklı karakter özellikleri ve uyumsuzluklar var.
Örneğin, bir anarşist, içinde faaliyet yürüttüğü ülkenin siyasal koşulları tarafından kısıtlanmış olanaklar içinde ajitasyon ve propaganda faaliyeti yürütmek için kamusal ve gizli bir dernek kurarken, kendi planlarını, yöntemlerini ve üyelerini düşmanlarından saklamak için nasıl olur da o dernekteki grupla aynı yoldan örgütlenebilir? Propagandanın ve örnek teşkil etmenin bireylerin ve dolayısıyla toplumun tedrici olarak dönüştürülmesi için yeterli olduğuna inanan eğitim yanlıları, şiddet tarafından korunan statükonun yine şiddet yoluyla yıkılması gerektiğine, egemenlerin uyguladıkları şiddet karşısında özgür propaganda ve ideallerin yaşama geçirilmesi için gerekli koşulların ancak şiddetle yaratılacağına inanan devrimcilerle nasıl aynı taktikleri benimseyebilirler? Ve, belli nedenlerden ötürü birbirleriyle yapamayan, birbirlerine saygı göstermeyen, anarşizm için asla aynı düzeyde iyi ve yararlı militanlar olmayan bazı insanlar, nasıl olup da bir arada tutulabilir?
Ayrıca, Proje (Platform)'nin yazarları bile, anarşizm içindeki farklı eğilimlerin temsilcilerini bir araya getirecek bir örgüt yaratma fikrini 'gülünç' buluyorlar. Şöyle söylüyorlar: "Heterojen teorik ve pratik unsurları kendi bünyesinde bir araya getirecek böyle bir örgüt, anarşist hareketin sorunlarına ilişkin her biri kendi düşüncesine sahip bireylerin basit ve mekanik bir topluluğundan başka bir şey olmaz ve bu tür bir örgüt gerçekle yüz yüze kaldığında kaçınılmaz olarak parçalanıp dağılır."
Buna söylenecek bir söz yok. Fakat, eğer farklı eğilimlerin varlığını kabul ediyorlarsa, onların kendi tarzlarında örgütlenme, anarşi için kendilerinin en uygun gördükleri yoldan faaliyet yürütme hakkına sahip olduklarını kabul etmek zorundalar. Yoksa, kendi programlarını kabul etmeyen herkesi anarşizmin saflarından afaroz etme hakkına sahip olduklarını mı söyleyecekler? Bunlar, liberter hareketin en sağlam unsurlarını 'tek bir örgütsel yapı içinde toplamak' istediklerini yazıyorlar ve, doğal olarak, bunlar sadece kendileri gibi düşünenleri 'sağlam' unsurlar olarak görme eğilimi göstereceklerdir. Peki 'sağlam olmayan' unsurları ne yapacaklar?
Elbette, herhangi bir insan grubunda olduğu gibi, kendilerini anarşist olarak tanımlayanlar arasında herkes aynı değerde değil, daha kötüsü, anarşizmle hemen hiçbir ilgisi olmayan fikirleri anarşizm adına yayanlar var. Fakat bu sorundan nasıl kaçınılır? Anarşist gerçek, bir bireyin ya da komitenin tekeline verilemez ve verilmemelidir; yine, o, gerçek veya düşsel çoğunluğun kararlarına tabi kılınamaz. Zorunlu -ve yeterli- olan biricik şey, herkesin en geniş eleştiri özgürlüğünden yararlanması, her birimizin kendi bireysel düşüncelerine sahip olması ve kendi yoldaşlarını seçebilmesidir. En son aşamada, gerçekler kimin haklı olduğuna karar verecek.
Dolayısıyla, gelin, bu bütün anarşistleri tek bir örgüt içinde bir araya getirme fikrini bir kenara bırakalım, Rusların bize yönelik bu Genel Birlik önerisinin (ki aslında belli bir anarşist fraksiyonun Birliğidir bu) ne olduğuna bakalım ve önerilen örgütsel yöntemin anarşist yöntem ve ilkelerle uygunluk içinde olup olmadığını, anarşizme zafer getirme kapasitesine sahip olup olmadığını görelim.
Bir kez daha, bu öneri bana anarşist ilke ve yöntemlerle uygunluk içinde görünmüyor.
Rus yoldaşların anarşist önerilerinin içtenliğinden hiç kuşku duymuyorum. Bunlar, anarşist komünizmi gerçek kılmayı arzuluyorlar ve bunu mümkün olduğu kadar kısa sürede gerçekleştirmenin yolunu arıyorlar. Fakat, bir şeyi arzulamak tek başına yeterli değil, bunun için uygun araçların benimsenmesi gerekir; bir insan belli bir yere varabilmek için doğru yolu izlemelidir, yoksa hedeflediğinden başka yerlere varır. Bunların tipik olarak otoriter niteliğe sahip örgütü, arzuladıkları anarşist komünizmin zaferinin gerçekleştirilmesine yardımcı olmak şöyle dursun, ancak anarşist ruhu tahrif edebilir ve anarşizmin niyetlerine aykırı sonuçlar doğurabilir.
Aslında, bunların önerdikleri Genel Birlik, siyasal ve teknik çalışmayı ideolojik olarak yönlendirecek sekreterlerden, görevi Birliğin kararlarını yaşama geçirmek ve 'örgütlerin ideolojik ve örgütsel yöneliminin Birliğin ideolojisi ve genel stratejisi ile uygunluğunu gözetmek' olan, tüm üye örgütlerin faaliyetlerini koordine eden bir Birlik Yürütme Komitesi'ni de içeren pek çok kısmi örgütten oluşuyor görünüyor.
Bu anarşist midir? Bana göre, bu bir hükümet ve kilise örgütlenmesidir. Doğru, polislerden ya da süngülerden, kendilerine dikte edilen ideolojiyi imanla kabul eden kalabalıklardan söz edilmiyor; ne var ki, bu, yalnızca, onların hükümetinin iktidarsiz bir hükümet, kiliselerinin sapkın mezheplerin ve dinsel sektlerin oyun bahçesi olacağı anlamına geliyor. Ruh ve eğilim, otoriter nitelikte kalıyor ve bunun eğitsel etkisi anti-anarşist olacaktır.
Doğru mu değil mi, birlikte okuyalım:
"Genel liberter hareketin -Anarşist Birliğin- yürütme organı, kendi saflarına kolektif sorumluluk ilkesini aşılayacaktır; tüm Birlik her bir üyenin devrimci ve siyasal faaliyetlerinden sorumlu olacaktır; yine her üye Birliğin devrimci ve siyasal faaliyetinden sorumlu olacaktır."
Ve, her türden bireysel bağımsızlığın, inisiyatif ve eylem özgürlüğünün yadsınması anlamına gelen bu ifadelerden sonra, programın savunucuları, anarşist olduklarını hatırlayarak, kendilerini federalist olarak isimlendiriyorlar ve 'kaçınılmaz sonuçları toplumsal yaşamın ve partilerin köleleşmesi ve mekanikleşmesi' olacağını söyledikleri merkezileşmeye karşı çıkıyorlar.
Fakat, eğer Birlik her üyenin yaptıklarından sorumlu olacaksa, ortak programın en iyi ne şekilde uygulanacağına karar vermek konusunda tek tek üyelere ve gruplara nasıl özgürlük tanıyabilir? Bir insan, engellemek için gerekli araçlara sahip olmadığı bir eylemden nasıl sorumlu olabilir?
Dolayısıyla, Birlik ve Yürütme Komitesi, tek tek üyelerin eylemlerine gözcülük etme, onlara neyi yapıp neyi yapmayacaklarını emretme gereksinimi duyacaktır; ve, olayın ardından gelen eleştirel tutum daha önceden kabul edilmiş sorumluluktan bağışık kalmayı sağlayamayacağına göre, hiçkimse komitenin Başla! komutu ve izni olmadan herhangi bir şey yapmaya girişemeyecektir. Diğer yandan, bir birey, bir kolektifin ne yapacağını daha önceden bilmeden ve uygun görmediği bir şeyi engelleme araçlarına sahip olmadan, o kolektifin eylemlerinin sorumluluğunu kabul edebilir mi?
Dahası, Proje'nin yazarları, önerilerde ve düzenlemelerde bulunan kurumun Birlik olacağını söylüyorlar. Fakat, Birliğin arzularına göndermede bulundukları zaman bu aynı zamanda bütün üyelerin arzuları olduğu anlamına mı geliyor? Eğer öyleyse, Birliğin işlev görebilmesi için, herkesin her tür meselede aynı fikirde olması gerekir. Eğer genel ve temel ilkelerde herkesin aynı fikirde olması gerekliliği normal ise (ki aksi taktirde bir araya gelmez ve bir arada kalmazlardı), düşünme yeteneğine sahip insanların farklı koşullarda ne yapılması gerektiği, yürütme ve yönlendirme sorumluluğunun hangi bireylere verileceği konusunda her zaman ve daima aynı fikirde olacakları varsayılamaz.
Gerçekte, Proje metininin bizzat kendisinden kaynaklandığı üzere, Birliğin iradesi, kongrelerde ifadesini bulan ve Yürütme Komitesi üyelerini belirleyen ve onları kontrol eden, tüm önemli konularda kararlar alan çoğunluğun iradesi anlamına gelebilir ancak. Doğal olarak, kongreler, üye grupların çoğunluğu tarafından seçilmiş temsilcilerden ibaret olur ve söz konusu temsilciler, her zaman, çoğunluk oyuyla neyin yapılması gerektiğine karar verirler. Dolayısıyla, en iyi durumda bile, kararlar bir çoğunluğun çoğunluğu tarafından [by the majority of a majority] alınır ve bu kolaylıkla -özellikle karşıt fikirler birden çok sayıda olduğu zaman- yalnızca bir azınlığın temsili anlamına gelebilir.
Dahası, anarşistlerin içinde yaşadıkları ve mücadele ettikleri koşullarda, bunların kongrelerinin burjuva parlamentolarından daha geri düzeyde bir temsile sahip olduklarına işaret etmek gerekir. Ve bunların yürütme organları üzerindeki kontrolleri, eğer bunlar otoriter yetkilere sahiplerse, çok ender olarak uygun ve üretkenliği destekler niteliktedir. Pratikte, anarşist kongreler, isteyenler ve kongreye katılma olanağı bulabilenler tarafından, yani parası olanlar ve polis baskısı altında olmayanlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Yalnızca kendilerini ya da dar bir arkadaş çevresini temsilen kongrelere katılanların sayısı, gerçekten geniş bir kolektifin düşünce ve arzularını temsilen katılanların sayısı kadar çoktur. Ve, muhtemel hainlere ve ajanlara karşı önlemler alınmadığı sürece (ve aslında tam da söz konusu önlemlere duyulan gereksinim yüzünden), temsilcilerin ciddi biçimde kontrol edilmesi ve bunların temsil değerinin anlaşılması olanaksız olmaktadır.
Her durumda, bu salt çoğunluk sistemine, saf parlamentarizme karşılık düşer.
Anarşistlerin, azınlık yönetimleri (aristokrasi, oligarşi, bir sınıf ya da parti diktatörlüğü) ya da bir bireyin yönetimi (otokrasi, monarşi, ya da kişi diktatörlüğü) gibi, çoğunluk yönetimini de (demokrasi) kabul etmedikleri hemen herkesçe bilinir.
Anarşistler, pratikte her zaman küçük bir azınlığın egemenliğine yol açan şu "çoğunluk yonetimi" denilen şeyi belki binlerce kez eleştirmişlerdir.
Bütün bunları bir de Rus yoldaşlar için tekrar etmeye gerek var mı?
Anarşistler, yaşamın ortaklaşa yaşandığı yerlerde, azınlığın sık sık çoğunluğun fikrini kabul etmek durumunda kaldığını kesinlikle bilir ve kabul ederler. Bir şeyin yapılmasının gerekliliği ya da yararı aşikar olduğunda ve bu herkesin hemfikir olmasını gerektirdiğinde, azınlık çoğunluğun arzularına uyarlama gereği hissetmelidir. Ve, genellikle, eşitlik koşullarında ve barış içinde bir arada yaşamanın çıkarları gereği, herkesin bir uyum, hoşgörü ve uzlaşma ruhuyla hareket etmesi gerekir. Fakat, bu tür bir uyarlanma, karşılıklık ve gönüllülük temelinde olmalıdır ve gereklilik bilincinden ve inatçı bir ısrarcılık yüzünden toplumsal işleyişin felce uğramasından sakınmaya yönelik bir iyi niyetten kaynaklanmalıdır. Böyle bir uyarlanma, bir ilke ve meşru bir norm olarak dayatılamaz. Bu, genel olarak gündelik yaşamda tam olarak gerçekleştirilmesi belki güç olan bir idealdir; fakat, anarşinin, her insan topluluğunda çoğunluk ile azınlık arasındaki fikir birliğinin kendiliğinden ve özgürce, şeylerin kendi doğal düzeninden kaynaklanmayan her tür dayatmadan bağışık biçimde gerçekleşmesi yaklaşımıyla çok daha uyum içindedir.
Dolayısıyla, eğer anarşistler çoğunluğun genel olarak insan toplumunu yönetmesi fikrini (ki bu durumda, bireyler, insan yaşamının doğal koşullarını reddetmedikleri sürece kendilerini toplumun geri kalanından yalıtamayacakları için her şeye karşın belli kısıtlamalarla sınırlandırılmışlardır) reddediyorlarsa, eğer anarşistler her şeyin herkesin özgür gönüllülüğü temelinde yapılmasını istiyorlarsa, bu durumda, esas olarak özgür irade ve gönüllülük temeline dayanan kendi birlikleri içinde çoğunluğun yönetimi fikirini nasıl benimseyebilirler, anarşistlerin çoğunluğun kararlarına daha o kararların ne olduğunu bile işitmeden itaat etmeleri gerektiğini nasıl ilan edebilirler?
Anarşist olmayan kişilerin, çoğunluğun azınlığı yönetmediği özgür bir örgütlenme olarak tanımlanmış Anarşiyi gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir ütopya, ya da ancak çok uzak bir gelecekte yaşama geçirilebilir bir fikir olarak görmeleri anlaşılır bir şeydir; fakat, anarşist fikirleri benimsediğini ileri süren ve Anarşiyi -yarından ziyade bugün- gerçekleştirmek isteyen ya da en azından buna ciddiyetle yaklaşan bir kişinin, onun zaferi için mücadele çağrısında bulunurken anarşizmin temel ilkelerini yadsıması anlaşılabilir bir şey değildir.
Bana göre, anarşist bir örgüt, Rus yoldaşların önerdiklerinden tamamen farklı bir temelde kurulmalıdır.
Tam özerklik, tam bağımsızlık, ve dolayısıyla bireylerin ve grupların tam sorumluluğu; ortak bir amaç için işbirliğinin yararına inananlar arasında özgür iradeye dayalı uzlaşma; kabul edilmiş sorumlulukları yerine getirmeyi ahlaki bir görev sayma ve kabul edilmiş programa aykırı düşecek eylemlerde bulunmama. Pratik yapılanmaların ve örgütlenmeye yaşam kazandıracak doğru araçların üzerine inşa edileceği temeller bunlar olmalıdır. Gruplar, grupların oluşturdukları federasyonlar, federasyonların federasyonları, toplantılar, kongreler, karşılıklı iletişim komiteleri ve diğerleri bundan sonra gelir. Fakat, bütün bunlar, bireylerin düşünce ve inisiyatiflerinin engellenmediği, yalıtılmışlık halinde gerçekleştirilmeleri ya olanaksız ya da yetersiz olacak girişimlere etki ve işlerlik kazandırmaya yönelik bir anlayışla, özgürce bir yoldan yapılmalıdır. Böylece, bir anarşist örgütün kongreleri, her ne kadar temsili organlar olarak yukarıda sözü edilen yetersizliklerden kaynaklanan sıkıntıları yaşasalar da, belli bir hukuksal düzenlemeye tabi olmayacakları ve kendi kararlarını birbirlerine dayatmayacakları için, otoriterciliğin her görünümünden bağışık kalır. En aktif yoldaşlar arasında kişisel ilişkilerin doğmasına ve bunların geliştirilmesine katkıda bulunur; eylem tarzları ve araçlarına ilişkin programatik çalışmaları teşvik ve koordine eder; birbirinden farklı bölgelerdeki gelişmeler ve buralardaki en acil gereksinimler konusunda herkesin fikir sahibi olmasına katkıda bulunur; anarşistler arasında halihazırda mevcut çeşitli fikirlerin formule edilmesine ve bunlardan kimi istatistiksel verilere ulaşılmasına yardımcı olur -bunların aldıkları kararlar, bunları kabul etmiş olanlar dışında, uyulması zorunlu kurallar değil, sadece herkesin haberdar kılındığı öneriler ve tavsiyeler niteliğindedir.
Kongrelerin görevlendirdikleri idari organlar (iletişim komisyonu vb.) yürütme yetkisine sahip değildir; bunların, isteyen ve kabul edenler dışındakiler için, yönlendirici, kendi görüşlerini dayatıcı yetkileri yoktur -bunlar, yoldaş grupları olarak kesinlikle düşünceler ileri sürebilir, bunların propagandasını yapabilirler, fakat, bunları örgütün resmi düşünceleri olarak sunamazlar. Kongrede alınan kararları, kongrede gruplar ya da bireyler tarafından dile getirilmiş düşünceleri ve önerileri yayınlarlar ve -böyle bir hizmetten yararlanmak isteyenlere- gruplar arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine, çeşitli inisiyatifler konusunda birbirleriyle anlaşmış grupların koordinasyonuna yardımcı olurlar. İsteyen herkes, istediği kişi ya da kişilerle iletişim kurmada, ya da özel gruplarca görevlendirilmiş diğer komitelerin hizmetlerinden yararlanma konusunda tamamen özgürdür.
Anarşist bir örgütte, tek tek üyeler, kabul edilmiş ilkelerle çelişmeyen ve diğerlerinin faaliyetlerine zarar vermeyen her düşünceyi dile getirebilir, her türlü taktiğe başvurabilirler. Zaten, belli bir örgüt, bir arada durma nedenleri ayrılma nedenlerinden daha ağır bastığı sürece varlığıni sürdürür. Bu dengenin değişmesi dolayısıyla artık varlık nedeni ortadan kalktığı zaman, örgüt dağıtılır ve böylece daha homojen grupların oluşmasına giden kapıyı aralar.
Açıkçası, bir örgütün yaşam süresi ve devamlılığı, vermek zorunda olduğumuz mücadelerdeki başarı düzeyine bağlıdır, ve, doğal olarak, her kurum, içgüdüsel olarak önceden sınırlanmamış bir süre boyunca varlığını sürdürme arayışı içindedir. Fakat, liberter bir örgütün yaşam süresi, kendi üyelerinin birbirleriyle olan düşünsel yakınlığının ve örgütsel yapılanışın sürekli değişim gösteren koşullara uyarlanma yeteneğinin sonucu olmalıdır. Örgüt artık yararlı bir görevi yerine getiremez hale geldiği zaman, varlığının son bulması daha yeğ bir durumdur.
Rus yoldaşlar, olasılıkla, benim önerdiğime, ya da bugüne değin var olmuş ve çeşitli zamanlarda az çok tatminkar bir işlev görmüş örgütlere benzer bir örgütün çok fazla etkili olmadığını düşünecekler.
Bunu anlıyorum. Bu yoldaşların zihinleri, Bolşeviklerin kendi ülkelerinde ulaştıkları başarıyla meşgul; bu yoldaşlar, anarşistleri, birkaç liderin ideolojik ve pratik yönetimi altında olacak, mevcut rejimlerin saldırılarına karşı yolunda kararlılıkla yürüyecek, maddi bir zafere ulaştıktan sonra yeni toplumun kuruluşuna önderlik edecek disiplinli bir ordu içinde bir araya getirmeyi arzuluyorlar. Belki de, böyle bir sistemde, anarşistlerin buna katılmayı kabul etmeleri ve söz konusu liderlerin olağanüstü bir tasarım gücüne sahip olmaları varsayımında, daha büyük bir maddi etkinlik gücüne sahip olurduk. Peki ya bunun sonuçları? Rusya'da sosyalizm ve komünizmin başına gelen şeyin aynısı anarşistlerin başına gelmez miydi?
Bu yoldaşlar, tıpkı bizler gibi, başarı kaygısındalar. Fakat, var olmak ve başarıya erişmek için, var olma nedenlerini reddetmek ve gelecek zaferin niteliğini değiştirmek gerekmiyor.
Savaşmak ve kazanmak istiyoruz -fakat birer anarşist olarak ve Anarşi için.
Nestor Makhno (1889-1934), Ukrayna'da (1918-1921) Beyaz Ordu'yu yenilgiye uğratmış, fakat Troçki'nin Kızıl Ordusu'na yenik düşmüş gerilla ordusunu örgütleyen Rus devrimcisidir. Rusya'dan kaçmayı başarmış, yaşamının geri kalan bölümünü Paris'te geçirmiştir. Makhno, "Platform"un yazarlarından biridir.
Değerli Yoldaş Malatesta,
Yurt dışındaki bir grup Rus anarşisti tarafından "Anarşistlerin Genel Birliği İçin Örgütsel Platform" projesi olarak yayınlanmış belgeye ilişkin yazını okudum.
Edindiğim izlenim şu ki, ya "Platform" projesinde yazılanları yanlış anladın, ya da, devrimci eylemde kolektif sorumluluk ve anarşist güçlerin benimsemesi gereken yönetimsel işlev yaklaşımlarını reddediyor olman, senin sorumluluk ilkesini gözardı etmene yol açan kendi anarşizm anlayışına duydugun derin inançtan kaynaklanıyor.
Oysa, bu [kolektif sorumluluk ilkesi -ç.n.], anarşist fikirlerin özveri ruhuyla dolu bir yoldan yığınların içinde kök salması gerektiğine ilişkin kararlılığımızda ve kendi anarşizm anlayışımızda her birimize rehberlik eden temel bir ilkeyi ifade ediyor. İnsan, bu ilke sayesinde diğerlerini reddederek devrimci yolu seçiyor. Bu olmaksızın, hiçbir devrimci, toplumsal sefaletin boyutlarına, buna karşı verilen savaşın yetersizliğine katlanmak için gerekli güce, irade ya da bilince erişemezdi. Farklı dönemlerde yaşayan ve farklı eğilimlerden gelen devrimciler, kolektif sorumluluk ilkesinden aldıkları ilhamla kendi güçlerini birleştirmişlerdir; gerçekleştirmiş oldukları -ve baskı altında yaşayanlara yol gösteren- kısmi ayaklanmaların boşuna olmadığına, sömürülenlerin kendi özlemlerini anlayacaklarına, bu deneyimlerinden yola çıkarak zamana uygun yöntemler geliştirebileceklerine ve bunları kurtuluşa giden yeni yollarda kullanacaklarına ilişkin bir umuda sahiplerse, bu yine bu ilke sayesindedir.
Anarşist devrimcinin bireysel sorumluluğunu sen de kabul ediyorsun, sevgili Malatesta. Dahası, bir militan olarak bütün yaşamın boyunca bu fikre destek verdin. En azından benim senin yazılanlarından çıkardığım şey bu. Fakat, sorun bir bütün olarak anarşist hareketin eğilim ve eylemlerine gelince, kolektif sorumluluğun gereğini ve yararlılığını yadsıyorsun. Kolektif sorumluluk, tehlikenin varlığına işaret ettiği için seni korkutuyor, ve sen bu yüzden onu reddetmeyi seçiyorsun.
Ben, hareketimizin içinde bulunduğu gerçeklerle yüzleşme alışkanlığına sahip biri olarak, senin kolektif sorumluluğu yadsıyor olmanı yalnızca temelsiz oluşu dolayısıyla değil, fakat ayrıca, içinde tüm düşmanlarımıza karşı son ve belirleyici savaşa girişeceğimiz -ve senin de deneyimden çıkan dersleri dikkate alacağını düşündüğüm- toplumsal devrim açısından içerdiği tehlike dolayısıyla dikkate değer buluyorum. Benim yakın geçmişteki devrimci savaşımlar deneyimim, bana, devrimci gelişmelerin niteliği her ne olursa olsun, ciddi bir ideolojik ve taktiksel yönelime sahip olmanın önemini gösteriyor. Bu, anarşizmin içeriğine uygun kolektif bir ruh ve bağlılığın, ancak kolektif sorumluluğa dayalı bir irade aracılığıyla içinde bulunulan anın gereklerine ifade kazandırabileceği anlamına geliyor. Hiçbirimiz, sorumluluk öğesinden yan çizme hakkına sahip değiliz. Aksine, eğer sorumluluk bugüne değin anarşistler arasında dikkate alınmamış bir öğe olarak kalmışsa, komünist anarşistlerin onu teorik ve siyasal programımızın bir parçası haline getirmesinin zamanıdır.
Anarşizmin devrimci bir dönemde işçi yığınlarına -ne ideolojik ne de pratik olarak- rehberlik edemeyeceği ve dolayısıyla topyekün bir sorumluluk üstlenemeyeceği şeklindeki tarihsel olarak yanlışlanmış fikrin modern anarşizmin saflarından atılmasını olanaklı kılacak yegane şey, anarşist militanların kolektif ruhu ve kolektif sorumluluğudur.
Bu mektubumda, senin "Platform" projesine karşı kaleme aldığın makalenin diğer böluülerine (örneğin bunu 'bir kilise ve polisi olmayan bir otorite' şeklinde tanımladığın paragrafa) değinmeyeceğim. Sadece, eleştirin sırasında böyle ifadeler kullanmış olman karşısında yaşadığım şaşkınlığı ifade etmekle yetineceğim. Yazdıkların üzerine çok düşündüm; senin düşünceni paylaşmak bana kabul edilemez görünüyor.
Hayır, haklı değilsin. Ve, senin aşırı basit argümanlar kullanarak "Platform"un tezlerini yanlışlamaya yönelik girişiminle hemfikir olmadığım için, sanırım sana şunları sorma hakkına sahibim:
1. İşçilerin kendilerini ezenlere, kapitalizme ve onun uşağı olan Devlete karşı verdikleri mücadelede anarşizm herhangi bir sorumluluğa sahip olmalı mıdır? Eğer yanıtın hayır ise, bunun nedenini açıklayabilir misin? Eğer yanıtın evet ise, anarşistlerin, kendi çalışmalarını, anarşist hareketin mevcut toplumsal düzenle aynı temelde bir nüfuza sahip olmasına olanak tanıyacak şekilde yürütmeleri zorunlu değil midir?
2. Bugün bir örgütsüzlük içinde bulunan anarşizm, bu haliyle, işçi sınıfı mücadelesinin toplumsal görünümleri üzerinde ideolojik ve pratik bir etkiye sahip olabilir mi?
3. Anarşizmin devrim günleri dışında benimsemesi gereken araçlar nelerdir ve, anarşizmin, kendisine yapıcı kavramlarını doğrulaması ve kanıtlaması olanağı verecek hangi araçları kullanabilir?
4. Anarşizmin, kendi amaçlarını gerçekleştirmek için, amaç ve eylem birliği temelinde birbirine sıkı biçimde bağlanmış kendi kalıcı örgütlerine gereksinimi var mıdır?
6. Anarşizm, kendi anladığı komünist toplumda, toplumsal kurumlar olmaksızın kendi tezlerini gerçekleştirebilir mi? Eğer yanıtın evet ise, hangi araçlarla? Eğer hayır diyorsan, hangi kurumları kabul etmeli ve kullanmalı, bunlara hangi isimlerle varlık kazandırmalı? Anarşistler, öncü bir işlev ve dolayısıyla böyle bir sorumluluk yüklenmeli midirler, yoksa kendilerini sorumluluktan bağışık yardımcılık işleviyle mi sınırlamalıdırlar?
Bu mektubuma vereceğin yanıt, iki nedenden ötürü benim için büyük öneme sahip, sevgili Malatesta. Yanıtın, bana, anarşist güçlerin ve genel olarak anarşist hareketin örgütlenmesi konusuna ilişkin düşüncelerini daha iyi anlama olanağı kazandıracak. Ve, açıkca ve dürüstçe kabul edelim ki, senin ileri sürdüğün fikirler, tüm yaşamı boyunca kendi liberter idealine sıkı biçimde sadık kalmış deneyimli bir anarşistin düşünceleri olduğu için, pek çok anarşist ve sempatizan tarafından tartışılmadan hemen kabul görüyor. Dolayısıyla, içinde bulunduğumuz çağın hareketimizin önüne koyduğu acil sorunların eksiksizce irdelenmesi işine girişilip girişilmemesi, dolayısıyla, anarşist hareketin gelişiminin yavaşlaması ya da yeni bir ivme kazanması belli bir düzeye kadar senin tavrına bağlı bulunuyor. Hareketimiz, geçmişteki ve bugünkü durgunluk içinde kalmakla hiçbir şey kazanmayacaktır. Aksine, uzun vadede önümüzde uzanan olası gelişmeleri dikkate alan bir yaklaşımla kendi işlevlerini yaşama geçirmesi için her olanağa sahip olması, yaşamsal bir öneme sahip.
Hareketimiz içinde "Platform" adıyla anılan yurt dışındaki bir grup Rus anarşisti tarafından yayınlanmış olan ve anarşistlerin Genel Birliğinin örgütlenmesine yönelik öneriler içeren Projeye ilişkin eleştirilerimle ilgili olarak bana bir yıldan daha uzun bir zaman önce göndermiş olduğum mektubu nihayet okuma firsatı buldum.
İçinde bulunduğum koşulları bildiğin için, mektubunu daha önce yanıtlamamış olmamı anlayışla karşılayacağından kuşkum yok.
Sansür, yıkıcı olarak kabul edilen yayınları, siyasal ve toplumsal konulara değinen mektupları almama engel olduğu için, pek çoğumuzu ilgilendiren sorunların tartışmasına dilediğimce katılamıyorum ve yoldaşların söylediklerinden ve yaptıklarından ancak kesik kesik ve şans eseri haberdar olabiliyorum. "Platform"un ve benim ona yönelik eleştirilerimin yaygın biçimde tartışıldığını biliyorum, ama, neler söylendiği konusuna ilişkin bilgilerim yok denecek kadar az; senin mektubun, bu konuda okuyabildiğim tek yazılı belge.
Eğer serbestçe yazışabilseydik, bir tartışmaya girişmezden önce, senden, muhtemelen Rusçadan Fransızcaya yapılan çevirinin yetersizlikleri yüzünden kısmen bulanık görünen görüşlerinize açıklık getirmeni isterdim. Fakat, çevirinin ışığında, sana ileri sürdüğünüz düşüncelerden neler anladığımı söyleyeceğim, umarım ardından senin yazacaklarını okuma olanağım olur.
Kolektif sorumluluk ilkesinin temel bir ilke olduğuna, onun geçmişin, bugünün ve yarının devrimcilerine rehberlik ettiğine ve etmesi gerektiğine inanıyorsun ve kolektif sorumluluk ilkesini kabul etmediğim için saşırdığını söylüyorsun.
Kendi adıma, bir anarşistin ağzından çıkan kolektif sorumluluk anlayışının ne olduğunu merak ediyorum.
Orduların, isyancı askerleri ya da düşman karşısında kendilerinden beklendiği gibi davranmayan askerleri ayrım gözetmeksizin kurşuna dizdiklerini biliyorum. Ordu komutanlarının, kimi direniş girişimleri yüzünden, köyleri ya da şehirleri yıkmada, çocuklar da dahil olmak üzere tüm nüfusu yok etmede bir an bile tereddüt etmediklerini biliyorum. Çağlar boyunca, hükümetlerin çeşitli yollardan ayaklanmaları bastırmak, yeni vergiler koymak, vb. için kolektif sorumluluk sistemlerine başvurmuş olduklarını biliyorum. Ve, bunun gözdağı verme ve baskı kurmada etkin bir araç olduğunu biliyorum.
Fakat, özgürlük ve adalet için mücadele eden ve olsa olsa -maddi yaptırımlar içersin ya da içermesin- ancak ahlaki sorumluluktan söz edebilecek insanların nasıl olup da kolektif sorumluluktan söz edebildiklerini anlamıyorum.
Örneğin, eğer silahlı bir düşman ordusuyla savaş sırasında yanımdaki insan bir ödlek gibi davranırsa, bundan ben ve herkes zarar görebilir; fakat, üstlenmiş olduğu rolün gereğini yerine getirme cesaretinden yoksun olmanın utancı sadece o insanın kendisine aittir. Eğer bir komploda komploculara yardım eden kişi arkadaşlarına ihanet eder ve onların hapse gitmesine yol açarsa, bu ihanetten sorumlu olanlar ihanete uğrayanlar mıdır?
"Platform" şunu söylüyor: "Birlik her üyenin devrimci ve siyasal faaliyetinden sorumlu olacaktır; yine her üye Birliğin devrimci ve siyasal faaliyetinden sorumlu olacaktır."
Bu, anarşistlerin savunup öne sürdükleri özerklik ve özgür inisiyatif ilkeleriyle bağdaşabilir mi? Ben de buna karşılık şunları yazmıştım: "Eğer Birlik her üyenin yaptıklarından sorumlu olacaksa, ortak programın en iyi ne şekilde uygulanacağına karar vermek konusunda tek tek üyelere ve gruplara nasıl özgürlük tanıyabilir? Bir insan, engellemek için gerekli araçlara sahip olmadığı bir eylemden nasıl sorumlu olabilir? Dolayısıyla, Birlik ve Yürütme Komitesi, tek tek üyelerin eylemlerine gözcülük etme, onlara neyi yapıp neyi yapmayacaklarını emretme gereksinimi duyacaktır; ve, olayın ardından gelen eleştirel tutum daha önceden kabul edilmiş sorumluluktan bağışık kalmayı sağlayamayacağına göre, hiçkimse komitenin Başla! komutu ve izni olmadan herhangi bir şey yapmaya girişemeyecektir. Diğer yandan, bir birey, bir kolektifin ne yapacağını daha önceden bilmeden ve uygun görmediği bir şeyi engelleme araçlarına sahip olmadan, o kolektifin eylemlerinin sorumluluğunu kabul edebilir mi?"
Ortak bir amaç için diğerleriyle bir araya gelen ve işbirliği yapan herkesin kendi eylemlerini yoldaşlarının eylemleriyle koordineli kılma gereksinimi duyması, onların faaliyetlerine, dolayısıyla ortak davaya zarar verecek şeyler yapmaması ve -giderek derinleşen görüş ayrılıkları ya da değişen koşullar veya yöntemler konusunda işbirliğini olanaksız ya da uygunsuz hale getiren tercihler dolayısıyla içtenlikle birlikten ayrılma isteğinin ifade edilmesi istisna olmak üzere- daha önce yapılmış anlaşmalara saygı duyması gerektiği görüşünü kesinlikle kabul ediyorum. Bu görevi hissetmeyen ya da yaşama geçirmeyenlerin birlikten uzaklaştırılması gerektiğini söylüyorum.
Belki, kolektif sorumluluktan söz ederken, siz de bir birliğin üyeleri arasından var olması gereken tam da böyle bir uyumu ve dayanışmayı kast ediyorsunuz. Eğer böyleyse, bana göre, ifadeniz sadece dilin yerinde olmayan bir kullanımı dolayısıyla tereddüt yaratıyor; bu durumda, sözcüklerin yanlış anlaşılmasından kaynaklanan sorun aşılır ve çok geçmeden bir fikir birliğine ulaşılır.
Gerçekten önemli olan sorun, mektubunda, anarşistlerin toplumsal hareket içindeki işlevine (rolüne) ilişkin değinilerin ve bunların hangi anlamları içerdikleri. Bu, anarşizmin varlık nedeniyle doğrudan ilintili temel bir sorun ve insan bu konuya değinirken ne demek istediğini açıkça ortaya koymalı.
Mektubunda, anarşistlerin (devrimci hareket içinde ve toplumun komünist örgütlenişinde) yönetimsel ve dolayısıyla sorumluluk gerektiren bir rol mü üstlenmeleri, yoksa, kendilerini sorumluluktan bağışık yardımcılık işleviyle mi sınırlandırmaları gerektiğini soruyorsun.
Sorduğun bu soru, ne denmek istendiği konusunda yeterli kesinlikten ve netlikten yoksun olduğu için, beni ne söyleyeceğini bilemez hale getiriyor. Kendi gereksinmelerini karşılamak konusunda gerekli olanak ve araçlara sahip yığınları, bizim kendi yöntemlerimizi ve çözümlerimizi benimseyip benimsememek konusunda onları özgür bırakarak, öneri ve örneklerle yönlendirmemiz mümkün olabilir -eğer bunlar gerçekten yerinde öneri ve örnekler ise ve diğerlerinin önerlilerinden ve uygulamalarından daha iyi görünüyorlarsa.
Fakat, yığınları idareyi ele alarak, yani, kendi fikirlerini ve çıkarlarını polisiye yöntemlerle onlara dayatan bir hükümet haline gelerek yönlendirmek de mümkün.
Onları hangi yoldan yönlendirmek istiyorsun?
Biz, hükümetin (her türden hükümetin) kötü olduğuna, özgürlük olmadan gerçek özgürlüğe, dayanışmaya ve adalate ulaşılamayacağına inandığımız için anarşistiz. Bu yüzden, bir hükümet özlemi içinde olamayız ve diğerlerini (sınıfları, partileri ya da bireyleri) iktidarı ele geçirip hükümet haline gelmekten alıkoymak için mümkün olan her şeyi yapmalıyız.
Liderlerin sorumluluğu, kendisi aracılığıyla halkın suistimalden ve yanlışlardan korunmasını güvence altına almak istediğin fikrini veren bu anlayış, benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. İktidardakiler, bir devrimle yüz yüze kaldıkları durumlar dışında, hiçbir zaman gerçekten sorumlu bir şekilde davranmazlar ve biz hergün devrim yapamayız -ve devrim genellikle hükümetin elinden gelen her kötülüğü yapmasından sonra gerçekleşir.
Anarşistlerin, anarşist olmayan ve doğal olarak hükümet olmak isteyen devrimcilerin basit birer yardımcısı olmakla yetinmeleri gerektiği düşüncesinden çok uzak olduğumu anlayacaksın sanıyorum.
Aksine; kendi programımızın geçerliğine inanan biz anarşistlerin, hareketi kendi ideallerimizin gerçekleştirimine doğru çekebilmemizi sağlayacak belirleyici bir etki gücüne ulaşmak için çabalamaları gerektiğine inanıyorum. Fakat, bu tür bir etki gücü, diğerlerinin yaptığından daha fazlasını ve daha iyisini yaparak kazanılmalı; söz konusu etki, ancak bu yoldan kazanıldığı zaman bir yarara sahip olur.
Bugün, düşüncelerimizi derinleştirmeli, geliştirmeli, onların propagandasını yapmalı ve güçlerimizi ortak bir eylem içinde koordine etmeliyiz. Işçi hareketi içinde çalışmalıyız ve onun yalnızca kapitalist sistemle bağdaşır küçük kazanımlar hedefiyle sınırlı kalmaması ve söz konusu hedef tarafından yozlaştırılmaması için çaba göstermeliyiz; bütüncül toplumsal dönüşümün hazırlığına katkıda bulunacak böyle bir yoldan hareket etmeliyiz. İsyan ruhunu ve daha özgür, daha mutlu bir yaşam arzusunu uyandırmak için örgütsüz -ve belki de örgütlenemez- yığınlarla birlikte çalışmalıyız. Devletin ve kapitalizmin gücünü zayıflatma, işçilerin zihinsel düzeyini ve maddi koşullarını geliştirme eğilimi gösteren tüm hareketleri başlatmalı ve desteklemeliyiz. Kısacası, kendimizi geleceğe kapı açan devrimci eylem için ahlaki ve maddi olarak yeniden ve yeniden hazırlamalıyız.
Ve sonra, devrim sırasında, temel maddi mücadeleye aktif olarak katılmalıyız (mümkünse daha önce ve diğerlerinden daha etkin bir şekilde) ve devrimi Devletin tüm baskı güçlerini yıkacak biçimde en son sınırına kadar çekmeye çalışmalıyız. İşçileri üretim araçlarına (toprak, madenler, fabrikalar, atelyeler, ulaşım araçları, vd.) ve üretilmiş mal depolarına el koymaya, tüketim maddelerinin eşitlikçi bir biçimde bölüşümünü bizzat ve derhal örgütlemeye, aynı zamanda komünler ve bölgeler arasında ürünlerin mübadelesini sağlamaya, kamu açısından yararlı ürün ve hizmetlerin üretiminin sürdürülmesini ve yoğunlaştırılmasını örgütlemeye teşvik etmeliyiz. Gerektiğinde şiddete başvurarak ve ama her şeyden önce onları gereksiz kılarak, yeni otoriter güçlerin ve hükümetlerin doğmasını engellemek için, yerel koşullara ve olanaklara bağlı olarak, işçi birliklerinin, kooperatiflerin, gönüllü grupların eylemini geliştirmek için mümkün olan her şeyi yapmalıyız. Ve, insanlar arasında yeterli uzlaşmayı bulamadığımız ve Devletin otoriter kurumlarıyla ve baskıcı organlarıyla yeniden örgütlenmesini engelleyemediğimiz koşullarda, onun yeniden inşasına katılmayı ya da onun meşruiyetini tanımayı reddetmeli, onun dayatmalarına karşı başkaldırmalı, kendimiz ve bütün muhalif azınlıklar için tam özerklik talep etmeliyiz. Diğer bir deyişle, fiili ya da potansiyel bir ayaklanma hali içinde kalmalı, bugünü kazanacak durumda olmadığımız durumda en azından geleceği kazanma hazırlığı içine girmeliyiz.
Anarşistlerin devrime hazırlığa ve devrimin yaşama geçirilişine katılmaları gerektiğini söylerken siz de bunları mı kast ediyorsunuz?
Size ve çalışmalarınıza ilişkin bildiklerimden yola çıkarak, sizin de bunu ifade ettiğinize inanma eğilimindeyim.
Fakat, desteklediğiniz Birlik projesinde o birliğe ideolojik ve örgütsel bir yönelim kazandıracak bir Yürütme Komitesi'nin varlığını gördüğüm zaman, sizin ayrıca, genel anarşist hareket içinde, otoriter bir yoldan devrimin teorik ve pratik programını dikte edecek merkezi bir organın varlığını arzuladığınız kuşkusuna kapılıyorum.
Eğer bu kuşkumda haklıysam, sizlerle ayrı kutuplardayız.
Sizin örgütünüz ya da idari organlarınız belki anarşistlerden kurulu olacaktır, fakat, bu bir hükümetten başka bir şeye varmayacaktır. Bu organlar, tamamen iyi niyetle bunların devrimin zaferi için gerekli olduğuna inanarak, bir öncelik olarak, kendi iradelerini yeterince güçlü biçimde empoze etmelerini sağlayacak kadar iyi şekilde yerleşiklik kazanmayı kaygı edineceklerdir. Bu yüzden, maddi savunma için silahli birlikler ve emirlerini yerine getirecek bir bürokrasi yaratacak, ve süreç içinde halk hareketini felç duruma düşürerek devrimi boğazlayacaklardır.
Bolşeviklerin başına gelenin bu olduğuna inanıyorum.
Ben, önemli olan şeyin bizim planlarımızın, projelerimizin, ütopyalarımızın zaferi olmadığını düşünüyorum -zaten bunlar yaşam tarafından doğrulanmaya gereksinim duyuyorlar ve yaşam tarafından değişikliğe uğratılabilirler, geliştirilip zamanın ve mekanın gerçek ahlaki ve maddi koşullarına göre uyarlanabilirler. Asıl sorun, insanların, kadınların ve erkeklerin, binlerce yılın kendilerine aşılamış olduğu sürü güdülerinden ve alışkanlıklarından kurtulmaları, özgürce düşünmeyi ve hareket etmeyi öğrenmeleri. Ve, anarşistlerin kendilerini özellikle adamaları gereken en büyük uğraş da bu ahlaki özgürleşme olmalı.
Mektubuma gösterdiğin ilgiden dolayı sana teşekkür ediyor, senden yeniden haber almayı ümit ediyorum. İçten selamlar.
Liberter Komünistlerin Örgütsel Platformu | Dielo Trouda [İşçi Davası] (1926)
Fransa'da sürgünde bulundukları sıra Dielo Trouda [İşçi Davası] grubu olarak bir araya gelmiş olan bir grup Rus anarşisti, bu kitapçığı 1926 yılında yayımladı. Kitapçık, akademik bir çalışmanın değil, onların 1917 Rus devrimi sırasındaki deneyimlerinin ürünüydü. Bunlar, eski egemen sınıfı yıkan harekete katılmışlar, işçi ve köylülerin özyönetim organlarının serpilip gelişmesine katkıda bulunmuşlar, yeni bir sosyalizm ve özgürlük dünyasının kurulacağına ilişkin yaygın iyimserliği paylaşmışlar. . . ve Devlet Kapitalizmi ve Bolşevik Parti diktatörlüğünün kanlı biçimde bunun yerine ikame edişine tanık olmuşlardı.
A. Önsöz
Rus anarşist hareketi, devrimde önemsiz sayılamayacak bir rol oynamıştı. O günlerde, Ukrayna'da Nestor Makhno liderliğindeki hareket dışında, Rusya'da 10.000 dolayında aktif anarşist bulunuyordu. Ekim'de iktidarın ele geçirilmesinde motor işlevi görmüş olan Bolşeviklerin egemenliğindeki Devrimci Askeri Komite'de en az dört anarşist üye vardı. Daha önemlisi, anarşistler, Şubat Devrimi'nin ardından doğup yayılan fabrika komiteleri içinde faaliyet yürütüyorlardı. Fabrika komiteleri, işçilerin yığınsal olarak bir araya geldikleri meclislerde işyeri temelinde seçimle kurulmuş, kendilerine, bulundukları fabrikalarda fabrikanın işleyişini yönetme, aynı sanayi kolunda ya da bölgede bulunan diğer işyerleriyle koordinasyon kurma görevi verilmiş işçi komiteleriydi. Anarşistler, madenciler, liman işçileri, posta işçileri, fırıncılar arasında özellikle etkililerdi ve devrimin öncesinde Petrograd'ta toplanmış olan Tüm Rusya Fabrika Komiteleri Konferansı'nda önemli bir rol oynamışlardı. Anarşistler, fabrika komitelerine, devrimin ardından yeni dönemi başlatacak bir özyönetim sisteminin temeli olarak görüyorlardı.
Ne var ki, Ekim 1917'nin devrimci ruhu ve birliği uzun ömürlü olmadı. Bolşevikler, solda yer alan ve "tek parti" iktidarına giden yol üzerinde kendilerine bir engel olarak gördükleri diğer tüm güçleri bastırmada çok istekli davrandılar. Anarşistler ve solda yer alan diğer bazıları, işçi sınıfının kendi komiteleri ve sovyetleri (seçilmiş delegelerden oluşan konseyler) aracılığıyla kendi iktidarını yaşama geçirebileceğine inanıyorlardı. Bolşevikler bu inançta değillerdi. İşçilerin kendi yazgılarını belirleme yeteneğine henüz sahip olmadıklarını ileri sürerek, Bolşeviklerin "geçiş dönemi" boyunca devam edecek "geçici bir önlem" olarak iktidarı ele almaları gerektiğini ileri sürdüler. Sıradan insanların yeteneklerine duyulan bu güvensizlik ve iktidarın otoriter bir yoldan ele geçirilişi, işçi sınıfının çıkarlarına, onun beklenti ve düşlerine ihanetle sonuçlanacaktı.
Nisan 1918'de anarşistlerin Moskova'daki merkezleri saldırıya uğradı; 600 anarşist hapsedildi, onlarcası öldürüldü. Bolşeviklerin buna gösterdikleri gerekçe, anarşistlerin "kontrol edilemez" oluşlarıydı; bununla her ne kast etmiş olurlarsa olsunlar, bu saldırının nedeni, anarşistlerin kendilerine itaat etmeyi reddediyor olmalarıydı. Gerçek neden, Çeka'nın (daha sonraki yıllarda KGB'ye dönüşen gizli istihbarat teşkilatı) düzenlediği vahşi provokasyonlara ve bu örgütün giriştiği suistimallere karşı mücadele etmek üzere kurulmuş Kara Muhafizlar'ı [Black Guards] tasfiye etme amacıydı.
Anarşistler, hangi safta yer alacaklarına karar vermek zorundalardı. Bir kesimi, gericiliğe karşı etkili ve birlik içinde mücadele kaygısıyla, ilkin Bolşeviklerle çalıştı ve daha sonra onlara katıldı. Diğer kesim, haklı olarak yeni bir egemen sınıfa dönüşeceğini düşündükleri Bolşevik oluşuma karşı devrimin kazanımlarını savunmak için mücadele etti. Ukrayna'daki Makhnovist hareket ve Kronstadt ayaklanması, önemli son savaşımlar oldu. 1921 yılına gelindiğinde, anti-otoriter devrim tamamen yenilgiye uğramış bulunuyordu. Bu yenilgi, uluslararası işçi hareketi üzerinde derin ve kalıcı etkiler yarattı.
Yazarlar, bu kitapçığı, böyle bir felaketin tekrar yaşanmaması beklentisiyle yazdılar. Bu amaca bir katkı olarak kaleme aldıkları kitapçık, zamanla "Platform" olarak anılır oldu. Metin, Rus anarşist hareketinin deneyiminden çıkan dersleri, onun işçi sınıfı hareketi içinde yeterince büyük bir örgütsel varlık haline gelme ve Bolşeviklerle kendilerini işçi sınıfının yerine ikame eden diğer gruplara karşı etkin bir mücadele yürütme konusundaki başarısızlıklarının nedenlerini irdeliyor. Anarşistlerin nasıl örgütlenmeleri gerektiğine, kısaca onların nasıl etkili bir akım olabileceklerine ilişkin genel rehber ilkeler geliştiriyor.
Kitapçık, birbiriyle karşılıklı bir uzlaşmazlık ve çatışkı içinde olan anarşizm anlayışlarını savunan gruplardan oluşan bir örgütün gülünçlüğü gibi basit bir dizi gerçeğe ifade kazandırıyor. Biz anarşistlerin, yazıya geçirilmiş politikaları, çeşitli örgütsel görevlere seçilmiş kişilerin rolünü, üyelik aidatlarını, vb. içeren, üzerinde uzlaşılmış, bize büyük ve etkili bir demokratik örgütlenmeye ulaşma olanağı sağlayacak türden resmi yapılanmalara gereksinimi olduğuna işaret ediyor.
Kitapçık ilk yayınlandığında, Errico Malatesta ve Alexander Berkman gibi dönemin tanınmış anarşistlerinden bazılarının sert eleştirilerine maruz kaldı. Bunlar, broşürü, "Salt Bolşevizmden bir adım öteye gitmek" olarak yorumladılar ve onu "Anarşizmi Bolşevikleştirme" yolunda bir girişim olmakla suçladılar. Yersiz bir aşırılık içinde görünen bu tepki, olasılıkla, kısmen kitapçığın bir Anarşistler Genel Birliği önerisinde bulunuyor olmasından kaynaklanıyordu. Yazarlar, önerdikleri bu örgütle bunun dışında kalan diğer anarşist gruplar arasında nasıl bir ilişki olacağı konusuna bir açıklık getirmemişlerdi. Ayrı anarşist örgütlerin ortak bir bakış açısına ve ortak bir stratejiye sahip oldukları konularda birlikte çalışmalarının gayet doğal olduğunu belirtmek bile gereksiz.
Ayrıca, gerek kitapçığı şiddetle yerenlerin ve gerekse onun daha sonraki dönemlerdeki savunucularından bazılarının ileri sürdüklerinin aksine, bu, "anarşizmden uzaklaşıp liberter komünizme yönelmek" için oluşturulmuş bir program değil. Anarşizm ve liberter komünizm, tamamen birbiri yerine kullanılabilir iki sözcük. Kitapçık, Rus anarşistlerinin içinde bulundukları teorik karışıklığa, bunun sonucu olarak ulusal ölçekte koordinasyondan yoksun oluşlarına, örgütsüzlük ve siyasal belirsizlik içinde bulunduklarına, diğer bir deyişle, etkisizliklerine işaret etmek üzere kaleme alınmıştı. Anarşist hareket içinde bir tartışma başlatmayı amaçlıyordu. Gerçekten, kitapçık, otoriter siyasetle herhangi bir uzlaşmaya değil, etkin devrimci faaliyet ile temel anarşist ilkeleri bütünleştirecek bir örgütün yaratılmasının yaşamsal zorunluluğuna işaret ediyor.
Kitapçık, kaleme alındığı 1926 yılı için olduğu gibi, bugün için de kusursuz bir program değil. Kimi yetersizliklere sahip. Ortaya koyduğu düşüncelerin bazılarını yeterli derinlikte açıklamıyor; yine, bazı önemli konulara hiç değinmediğini söylemek de mümkün. Fakat, bunun en nihayet 26 ciltlik bir ansiklopedi değil, sadece bir kitapçık olduğu unutulmamalı. Yazarlar, kaleme aldıkları bu broşürün bir tür "incil" olmadığını Sunuş bölümünde açıkça ifade ediyorlar. Bu, tamamlanmış bir çözümleme ya da program değil; yalnızca varlığı zorunlu bir tartışmaya yapılan bir katkı -ve bu anlamda iyi bir başlangıç noktası.
Kitapçığın bugünle ilgisinden kuşku duyacak insanlar olabileceğini düşünerek, sözlerimizi şöyle noktalayalım: "Platform"un temel düşünceleri, hala, uluslararası anarşist harekette bugün geçerli olan düşüncelerin önünde gidiyor. Kitapçık, daha iyisini yaratmak için dünyayı değiştirme arzu ve çabasında olan anarşistler için, bu görevi yerine getirmede gereksinim duydukları araçlardan bazılarının nerede olduğuna işaret ediyor.
Alan MacSimoin, 1989
B. Tarihsel Sunuş
Nester Makhno ve Piotr Arshinov, Paris'te sürgünde bulunan diğer Rus ve Ukraynalı anarşistlerle birlikte, 1925 yılında Dielo Trouda adlı mükemmel bir aylık dergi yayınlamaya başladılar. Bu, son derece nitelikli bir teorik anarşist-komunist yayındı. Böyle bir dergi çıkarmayı yıllar önce, daha Moskova'daki Butirky hapishanesinde bulundukları günlerde tasarlamışlardı. Bu tasarı şimdi yaşama geçiriliyordu. Makhno, üç yıllık yayın dönemi boyunca, derginin hemen her sayısına bir makale yazdı. Rusya'dan kısa bir süre önce kaçan ve yazdığı Kronstadt Komünü adlı kitapçıkla Bolşevizmin maskesini düşüren Ida Mett, gruba 1926 yılında katıldı. Aynı yıl, Örgütsel Platform adlı metin yayınlandı.
"Platform"un yayınlanışı, uluslararası anarşist hareket içinde yer alan pek çok anarşist tarafından öfkeyle ve saldırgan bir tutumla karşılandı. İlk saldırı, kendisi de o sıralar Fransa'da bulunan ve Sebastian Faure ile birlikte anarşist-komünizm, anarko-sendikalizm ve bireyci anarşizmin karmakarışıklığını haklı göstermeye çalışan "Synthesis" adlı dergiyi kuran Rus anarşisti Voline'den geldi. Voline, Molly Steirner, Fleshin ve diğerleriyle birlikte "Platform"a karşı kaleme aldığı yazıda şunu söylüyordu: "Anarşizmin yalnızca sınıfların bir teorisi olduğunu ileri sürmek, onu tek bir bakış açısına indirgemek demektir."
Girişiminden vazgeçmeyen Dielo Trouda grubu, 5 Şubat 1927'de, anarşistlere yönelik olarak bir 'uluslararası konferans' çağrısında bulundu; buna göre, aynı ayın 12'sinde bir hazırlık toplantısı yapılacaktı. Bu toplantıya, Dielo Trouda grubu üyeleri dışında, Fransız Anarşist Gençliği Odeon'un delegesi, herhangi bir grubu temsilen değil kendi adına toplantıya gelen Bulgar Pavel, Polonyalı anarşist grubun delegesi Ranko, aralarında Orobon Fernandez, Carbo ve Gibanel'in de bulunduğu bir grup İspanyol militan, İtalyan Ugo Fedeli, Çinli Chen, Fransız Dauphlin-Meunier katıldı -bu sonuncular toplantıya herhangi bir grubu temsilen değil, kişisel olarak katılıyorlardı. Bu ilk toplantı, Paris'teki cafe'lerden birinin arkasındaki küçük bir salonda gerçekleşti.
Toplantıda, Makhno, Chen ve Ranko'dan oluşan geçici bir komisyon oluşturuldu. Hazırlanan bir bildirge, 22 Şubatta tüm anarşist gruplara gönderildi. Bildirgenin çağrıda bulunduğu uluslararası konferansı, 20 Nisan 1927'de, Paris yakınlarındaki Hay-les-Roses'de, Les Roses sinemasında toplandı.
Konferansa, ilk toplantıya katılmış olanların yanısıra, "Platform"u destekleyen İtalyan delege Bifolchi, "Pensiero e Volonta" adlı dergiyi temsilen İtalya'dan gelen ve Luigi Fabbri, Camillo Berneri ve Ugo Fedeli'den oluşan bir İtalyan delegasyon da katıldı. Bu kez, Fransızları temsil eden iki delegasyon vardı: "Platform"u destekleyen Odeon ile Severin Ferandel delegasyonu.
Asağıdaki ilkelerin benimsenmesini öneren bir taslak metin hazırlandı:
1. Sınıf mücadelesinin anarşist düşüncenin en önemli görünümü olarak kabul edilmesi;
2. Anarşist-Komünizmin hareketin temeli olarak kabul edilmesi;
3. Sendikalizmin temel mücadele yöntemi olarak kabul edilmesi;
4. İdeolojik-taktik birlik ve kolektif sorumluluk ilkesi temelinde bir Anarşistler Genel Birliği'ne gereksinim duyulduğunun kabul edilmesi;
5. Toplumsal devrimi gerçekleştirmek için yapıcı bir programa gereksinim olduğu tezinin kabul edilmesi.
Uzun tartışmaların ardından, ilk metin üzerinde kimi değişikliklerin yapılması kararlaştırıldı. Ne var ki, bunu gerçekleştirme fırsatı bulamadılar: Polis toplantıyı bastı ve tüm katılımcılar tutuklandı. Makhno sınırdışı edilme tehlikesiyle yüz yüze kaldı; ancak, Fransız anarşistlerinin öncülüğündeki bir kampanya sayesinde bu girişim durduruldu. Fakat, "Uluslararası Devrimci Anarşist-Komünistler Federasyonu"nun kurulmasi önerisi, herhangi bir sonuca vardırılamadan suya düştü. Konferansa katılanlardan bazıları, daha önceki metne yeni eklemeler yapılmasını reddettiler.
"Platform"a yönelik diğer saldırılar Fabbri, Berneri, anarşist tarihçi Max Nettlaau ve tanınmış İtalyan anarşisti Malatesta'dan geldi. Dielo Trouda grubu, bu eleştirilere, "Anarşizmi Karışıklığa İtenlere Yanıt" başlıklı bir yazıyla karşılık verdi; bunun ardından, Arshinov, 1929'da "Platform"da söz konusu eleştirilere ilişkin bir yazı yazdı. "Platform"a yönelik saldırgan eleştirilere çok içerlemiş olan Arshinov, 1933'de SSCB'ye geri döndü. 'Anarşizmi Rusya'da yeniden inşa etmeye girişmek' suçuyla ölüm cezasına çarptırıldı ve Stalin'in giriştiği tasfiye hareketi sırasında 1937'de idam edildi.
"Platform", kendisini uluslararası düzeyde örgütleme konusunda başarısız kaldı; fakat, çeşitli anarşist hareketler üzerinde etkili oldu. Fransa'da, anarşistlerin durumu bir dizi ayrılıklar ve birleşmeler tarafından belirleniyordu; 'Platformistler' kimi zaman ana anarşist örgütü kontrol ediyor, kimi zaman ise örgütten ayrılarak kendi gruplarını kurmaya zorlanıyorlardı. İtalya'da, "Platform" yandaşı anarşistlerUnione Anarco Comunista Italiana adında kısa bir süre sonra çökecek küçük bir örgüt kurdular. Bulgaristan'da, örgütlenme konusu üzerine yürütülen tartışmalar, 'liberter komünizmin ilke ve taktiklerini esas alan, kalıcı ve yapılandırılmış özgül bir anarşist örgütü hedefleyen somut bir platform' üzerinde yükselecek Bulgaristan Anarşist-Komünist Federasyonu (BAKF)'nun kurulmasına yol açtı. Ne var ki, keskin [hard-line] 'Platformistler' yeni kurulan bu örgütü tanımayı reddettiler ve kendi yayın organları olan "Prouboujdane" adlı haftalık gazetede söz konusu federasyonu sert biçimde eleştirdiler. Federasyon bundan kısa bir süre sonra çöktü.
Benzer şekilde, Polonya'da,Polonya Anarşist Federasyonu (PAF), kapitalizmin ve devletin sınıf mücadelesi ve toplumsal devrim yoluyla yıkılması, işçi ve köylü konseyleri temelinde yeni bir toplumun inşası ilkesi ile, teorik birliğe dayanan özgül bir örgütün kurulması ilkelerini kabul etti; ancak, Federasyon, otoriter eğilimlere sahip olduğunu ileri sürdüğü "Platform"u benimsemeyi reddetti. İspanya'da, Juan Gomez Casas'ın "Anarşist Örgüt: F.A.I.'nin Tarihi" adlı kitabında söylediği gibi, "İspanyol anarşizmi, Komünist Enternasyonal'in İspanya'ya girmesinden sonra sahip olduğu gücü nasıl muhafaza edeceği ve nasıl arttıracağı sorusuyla meşguldü". O tarihlerde İspanyol anarşistlerinin yalıtılmışlıktan kurtulmak ya da Bolşeviklerle rekabet etmek gibi sorunları yoktu. Bolşevikler İspanya'da hala küçük bir grup durumundaydılar. "Platform" İspanyol anarşist hareketini hemen hiç etkilemedi. 1927 yılında anarşist örgüt Federacion Anarquista Iberica kurulduğu zaman, "Platform", örgütün gündeminde yer alıyor olmasına karşın, metin henüz İspanyolcaya çevrilmemiş olduğu için tartışılamadı. O günlerde Fransa'da İspanyolca Konuşan Anarşistler Grubu Genel Sekreteri olan J. Manuel Molinas, daha sonraları Casas'a yazmış olduğu mektupta şunları söylüyordu: "Arshinov ve diğer Rus anarşistlerinin platformu, İspanya'daki hareket ya da ülke dışındaki İspanyollar üzerinde çok küçük bir etki yarattı. . . "Platform", Rus Devrimi'nin ışığı altında uluslararası anarşist hareketi yenilemeye, ona daha güçlü bir nitelik ve yetenek kazandırmaya yönelik bir girişimdi. Bugün, yaşadığımız kendi deneyimlerimizin ardından, onların bu çabasının yeterince değerlendirilmemiş olduğunu düşünüyorum."
İkinci Dünya Savaşı anarşist örgütlerin gelişimini sekteye uğrattı; fakat, Fransa'da Federation Comuniste Libertaire [Liberter Komünist Federasyon] ve 1950'lerin başında İtalya'daGruppi Anarchici di Azione Proletaria adlı anarşist grubun kurulmasıyla birlikte, "Platform" üzerine yapılan tartışmalar yeniden canlandı. Bu iki örgüt de "Platform"u kendilerine yönelik bir referans olarak kullanıyordu (ayrıca sürgündeki İspanyolların kurduğu Federacion Communista Libertaria [Liberter Komünist Federasyon] adlı küçük bir örgüt de vardı). Bunları, 60'lı yılların sonları ile 70'lerin başlarında kurulan bir dizi örgüt takip etti -İngiltere'deki Organisation of Revolutionary Anarchists [Devrimci Anarşistler Örgütü] ile Fransa'daki Organisation Revolutionnaire Anarchiste[Devrimci Anarşist Örgüt] bunlardan bazıları.
"Platform", hala, sınıf mücadelesini esas alan, daha etkili olmanın ve içinde bulunulan siyasal yalıtılmışlığın, durgunluk ve karışıklığın üstesinden gelmenin yolunu arayan anarşistler için değerli bir tarihsel başvuru kaynağı niteliği taşıyor.
Nick Heath, 1989
C. Sunuş
Liberter düşüncelerin gücüne ve yadsınamaz olumlu niteliğine, toplumsal devrime yönelik anarşist yaklaşımların netliğine ve tutarlılığına, nihayet, liberter komünizm mücadelesinde anarşistlerin göstermiş oldukları kahramanlığa ve katlanmış oldukları onca özveriye rağmen, anarşist hareketin güçsüz kalmaya devam etmesi ve işçi sınıfı mücadeleleri tarihinde sık sık küçük bir olay, önemsiz bir faktör olarak görünmesi, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir durum.
Liberter düşüncelerin yapıcı ve önemi yadsınamaz niteliği ile anarşist hareketin içinde bulunduğu acıklı durum arasındaki bu çelişki, birden çok nedenden kaynaklanıyor; bunlar arasında en önemli en temel olanı ise, anarşist hareketin örgütsel ilkelerden ve pratikten yoksun oluşu.
Tüm ülkelerde, anarşist hareket, birbiriyle çelişkili teori ve pratikleri savunan, geleceğe yönelik perspektiflerden ve süreklilik gösteren istikrarlı bir militan faaliyetten yoksun, hemen her zaman ardında hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolan yerel örgütler tarafından temsil ediliyor.
Bir bütün olarak alındığında, devrimci anarşizmin içinde bulunduğu durum, ancak 'kronikleşmiş genel örgütsüzlük' olarak tanımlanabilir.
Söz konusu örgütsüzlük hastalığı, tıpkı sarılık gibi anarşist hareketin bünyesine girmiş ve onyıllar boyunca onu güçten düşürmüştür.
Bu örgütsüzlüğün sonuçta teorik hatalardan, özellikle anarşizmdeki bireysellik ilkesinin yanlış bir yorumundan kaynaklandığına kuşku yok. Bu ilke, sık sık, sorumluluktan bağışık olmakla karıştırılıyor. İnsanın kendi 'ben'ini yalnızca bireysel hoşnutluğu dikkate alan bir bakış açısıyla öne sürmesi fikrinin yandaşları, sonu gelmez bir ısrarcılıkla, anarşist hareketin içinde bulunduğu kaotik duruma dört elle sarılıyorlar ve bu fikri savunurken anarşizmin ve onun ustalarının temel ilkelerine göndermede bulunuyorlar.
Oysa, bu ilkeler ve ustalar gerçekte bunun tam tersine işaret ediyorlar.
Dağınıklık ve parçalanmışlık yıkıcıdır: Ortak inançlar ve amaçlar temelinde bir araya gelmiş insanların oluşturduğu birlik ise diriliğin ve gelişmenin göstergesidir. Toplumsal mücadelenin bu kuralı, sınıflar için olduğu kadar, örgütler için de geçerlidir.
Anarşizm ne güzel bir ütopya, ne de soyut bir felsefi fikirdir; o, emekçi yığınların toplumsal hareketidir. Bu yüzden, anarşizm, gerçekliğin ve sınıf mücadelesi stratejisinin gerektirdiği gibi, güçlerini sürekli ajitasyon faaliyeti yürüten bir örgüt içinde toplamalıdır.
Kropotkin şöyle söylüyordu:
"Rusya'da bir anarşist örgütün kuruluşunun, ortak devrimci göreve zarar vermek şöyle dursun, son derece arzu edilir ve yararlı bir şey olduğuna inanıyoruz." (Bakunin, Paris Komünü'ne Önsöz'den)
Bakunin, genel bir anarşist örgütün kurulması fikrine asla karşı çıkmamıştır. Aksine, Bakunin'in Birinci Uluslararası Emekçiler Birliği'ndeki faaliyetlerinin yanısıra örgütlenmeye ilişkin arzu ve tasarıları, bize onu böyle bir örgütün aktif partizanı olarak görme hakkı veriyor.
Genel olarak, istisnasız tüm aktif anarşist militanlar dağınık faaliyete karşı mücadele etmişler, amaçlar ve araçlar temelinde birleşmiş bir anarşist hareketin yaratılmasını arzulamışlardır.
Genel bir örgüte duyulan gereksinim, kendisini en derin ve en acil biçimde 1917 Rus devrimi sırasında hissettirmiştir. Liberter hareketin grupçuluğun ve karışıklığın en yoğun düzeylerini sergilediği dönem yine o dönemdir. Genel bir örgütün yokluğu, pek çok aktif anarşist militanın Bolşeviklerin safına geçmesine yol açmıştır. Aynı eksiklik, bugün pek çok anarşist militanın pasifliğine, güçlerinin dikkate değer bir bölümünün atıl kalmasına neden olmaktadır.
Anarşist hareketi oluşturan grupların çoğunluğunu bir araya getirecek ve anarşizm içinde tüm harekete rehberlik edecek genel bir taktik-siyasal hattı oluşturacak bir örgüte çok büyük gereksinim duyuyoruz.
Anarşizm için, örgütsüzlük bataklığından çıkmanın, en önemli taktik ve teorik sorunlarda sonu gelmek bilmez duraksama ve kararsızlıklara bir son vermenin, açıkca tanımlanmış hedefe doğru kararlılıkla ilerlemenin ve örgütlü kolektif pratiği yaşama geçirmenin zamanı gelmiştir.
Ne var ki, böyle bir örgüte duyulan yaşamsal gereksinimi tespit etmek tek başına yeterli değil; bunun hangi yöntemlerle yaratılacağı sorusunu da yanıtlamak gerekiyor.
"Synthesis"in bir örgütün yaratılmasına ilişkin olarak bir reçete sunar gibi ifadelendirdiği o gülünç fikri, yani, anarşizmin farklı eğilimlerinin temsilcilerini yeniden birleştirmeyi önerme anlamına gelen anlayışı reddediyoruz. Heterojen teorik ve pratik unsurları kendi bünyesinde bir araya getirecek böyle bir örgüt, anarşist hareketin sorunlarına ilişkin her biri kendi düşüncesine sahip bireylerin basit ve mekanik bir topluluğundan başka bir şey olmaz ve bu tür bir örgüt gerçekle yüz yüze kaldığında kaçınılmaz olarak parçalanıp dağılır.
Anarko-sendikalist yöntem anarşist örgütlenme sorununu çözmez; çünkü, bu soruna öncelik tanımayan anarko-sendikalizm, yalnızca sanayi proleteryasına nüfuz etme ve orada güç kazanma fikriyle ilgilenmektedir.
Oysa, sanayi proleteryası içinde bir yer edinilse dahi, genel bir anarşist örgüt olmadığı sürece, bu şekilde fazla bir yere varılamaz.
Bize göre, genel örgütlenme sorununa çözüm getirecek yegane yöntem, anarşist militanları, teorik, taktik ve örgütsel temelde, yani, az çok homojen bir program temelinde bir araya getirmektir.
Böyle bir programın geliştirilmesi, son yılların toplumsal mücadele sürecinin anarşistlere dayattığı temel görevlerden biridir. Sürgündeki Rus anarşistlerinin çabalarının önemli bir kısmını üzerinde yoğunlaştırdıkları görev budur.
Aşağıdaki "Örgütsel Platform" başlıklı yazı, böyle bir programın ana hatlarını çizmektedir. Bu, liberter güçlerin, mücadeleye yetenekli tek ve aktif bir devrimci kolektif içinde, Anarşistler Genel Birliği çatısı altında bir araya toplanmalarına giden yolda bir ilk adım olma amacını gütmektedir.
Bu platformun, şu ya da bu öneme sahip bütün yeni pratik adımlar gibi, bazı eksikliklere sahip olduğunu biliyoruz. Belli bazı önemli meselelere hiç değinilmemiş olması, bazı yaklaşımların yeterince geliştirilmemiş olması, bazılarının ise gereğinden çok yinelenmiş veya ayrıntılandırılmış olması muhtemel; ama bu durum yaşamsal bir öneme sahip değil. Önemli olan, genel bir örgütün temellerini atmak, bu platformun ulaşmayı amaçladığı hedef de bu.
Bu platformu genişletmek, ona bir derinlik kazandırmak, onu tüm anarşist hareketin kesin platformu haline getirmek tamamen kolektifin bütününe, Anarşistler Genel Birliği'ne bağlı.
Bir başka düzeyde kaygılara da sahibiz. Kendine anarşizmi temsil etme hakkını bahşeden bireyciliğin ve kaotik anarşizmin temsilcilerinin ağızlarından köpükler saçarak bize öfkeyle saldıracaklarını ve bizi anarşist ilkeleri çiğnemekle suçlayacaklarını tahmin ediyoruz. Ne var ki, bireyci ve kaotik unsurların 'anarşist ilkeler'den siyasal kayıtsızlığı kendini her türlü sorumluluktan bağışık kılmayı anladıklarını biliyoruz; hareketimizde onarılması neredeyse olanaksız bölünmelere yol açmış olan, bizim tüm enerjimizle mücadele ettiğimiz şey de onların bu yaklaşımlarıdır. Bu nedenle, bu kamptan gelecek saldırıları sukünetle karşılayacağız.
Bizim umut kaynağımız, anarşizme sadık kalan, anarşist hareketin trajedisinin sonuçlarını bizzat yaşayan ve bundan zarar gören, hareketin bu sorunlarına çözüm peşinde koşan diğer militanlardır.
Yine, Rus devriminin yarattığı atmosfer içinde doğmuş, başlangıçtan itibaren kendilerini örgütsel yapılanma sorunlarının ortasında bulmuş genç anarşistlere büyük umutlar bağlıyoruz; bunlar, anarşizmdeki yapıcı ve örgütsel ilkelerin yaşama geçirilmesini mutlaka talep edeceklerdir.
Dünyanın çeşitli ülkelerine dağılmış tüm Rus anarşistlerini ve ayrıca yalıtılmış durumdaki militanları ortak bir örgütsel platform temelinde birleşmeye davet ediyoruz.
Bu platform Rus anarşist hareketinin tüm militanlarının toplanma noktası olsun, devrimci bir omurga işlevi görsün! Bırakın bu platform Anarşistler Genel Birliği'nin temellerini oluştursun!
Yaşasın Dünya İşçilerinin Toplumsal Devrimi!
DIELO TROUDA [İŞÇİ DAVASI] GRUBU
Paris, 20.6.1926.
D. Genel Bölüm
1. Sınıf Mücadelesi: Rolü ve Anlamı
Tek bir insanlık yoktur
Farklı sınıflardan oluşmuş bir insanlık vardır:
Köleler ve Efendiler
Günümüzün burjuva kapitalist toplumu, kendisinden önce gelen diğer tüm toplumlar gibi, 'bir tek insanlık'tan oluşmaz. Durumları ve işlevleri toplumsal olarak farklılaşmışs birbirinden farklı iki kampa bölünmüştür: proleterya (sözcüğün geniş anlamında) ve burjuvazi.
Bugün proleteryanın yazgısı, yüzyıllardır olduğu gibi, meyvelerinden kendilerinin değil, mülkiyete, otoriteye, kültür ürünlerine (bilim, eğitim, sanat) sahip ayrıcalıklı sınıfın (burjuvazinin) yararlandığı emek sürecinin fiziksel ve sancı verici yükünü kendi omuzlarında taşımaktır. Emekçi yığınların toplumsal köleliği ve sömürüsü, modern toplumun üzerinde yükseldiği ve onsuz var olamayacağı temeli oluşturur.
Bu durum, bir sınıf mücadelesini doğurmuştur; sınıf mücadelesi, kimi zaman açık ve şiddete dayanan bir niteliğe bürünür, kimi zaman ise, işçilerin gereksinimlerini, zaruretlerini, haklarını yansıtan ağır ve algılanması güç bir süreci andırır.
Toplumsal alanda, tüm insanlık tarihi, emekçi yığınların kendi haklarını, özgürlüklerini ve daha iyi yaşam koşullarını elde etmek için verdikleri mücadelelerin kesintisiz bir zincirini temsil eder. Toplumlar tarihinde, bu sınıf mücadelesi, her zaman için bu toplumların biçimini ve niteliğini belirleyen temel faktör olmuştur.
Tüm devletlerin toplumsal ve siyasal rejimi, her şeyden önce sınıf mücadelesinin ürünüdür. Herhangi bir toplumun temel yapısı, bize, sınıf mücadelesinin yaşandığı sahneyi gösterir. Sınıflar arasındaki savaşım sürecindeki en küçük değişim, sınıf mücadelesindeki güçlerin göreli yerleri, toplumun doku ve yapısında sürekli değişiklikler yaratır.
Bu söylediklerimiz, sınıflı toplumlarda sınıf mücadelesinin genel alan ve anlamını oluşturur.
2. Şiddete Dayalı Bir Toplumsal Devrime Duyulan Gereksinim
Yığınların şiddete dayalı bir yoldan köleleştirilmesi ve sömürülmesi, modern toplumun temelini teşkil eder. Bunun varlığının tüm görünümleri (ekonomi, siyaset, toplumsal ilişkiler) sınıfsal şiddete dayanır; devletsel otorite, polis örgütü, ordu, hukuk sistemi sınıfsal şiddete hizmet eden kurumlardır. Bu toplumdaki her şey, yani her bir kurum kendi başına ele alındığında, tıpkı Devlet sisteminin bütünü gibi, kapitalizmin işçilerin sürekli gözetim altında tutulduğu surlarından başka bir şey değildir; bunlar, işçilerin o toplumun temelini tehdit eden her hareketlerini -ve hatta işçilerin sessizliğini- bastırmak için yaratılmış güçleri her an el altında tutarlar.
Aynı zamanda, bu toplum sistemi, çalışan yığınları bilinçli olarak cehalet ve zihinsel uyuşukluk içinde tutar; onlardan daha çok ve daha kolay yararlanabilmek için, onların moral ve entelektüel düzeyinin yükselmesini zor yoluyla engeller.
Modern toplumun gelişmesi, sermayenin teknik evrimi ve kendi sisteminin kusursuzlaştırılması, egemen sınıfların iktidarını pekiştirir ve onlara karşı mücadeleye girişmeyi daha da zorlaştırır, böylece emeğin kurtuluşunun o umulan kesin anının gelmesini erteler.
Modern toplumun çözümlenmesi, bizi, kapitalist toplumun özgür işçilerin kuracağı bir topluma dönüştürülmesinin ancak şiddete dayalı toplumsal devrim yoluyla gerçekleştirilebileceği çıkarsamasına götürür.
3. Anarşistler ve Liberter Komünizm
İşçilerin köleleştirilmesi süreci ve işçilerin özgürlük özlemi sonucu doğmuş sınıf mücadelesi, bu baskı koşullarında anarşizm fikrinin doğuşuna yol açmıştır: sınıflara ve Devlet ilkesine dayanan bir toplumsal sistemin reddi ve bunun işçilerin özyönetimine dayanan, özgür, devletçi olmayan bir sistemle yer değiştirmesi fikri.
Şu halde, anarşizm, bir aydının ya da felsefecinin soyut düşüncelerinden değil, işçilerin kapitalizme karşı dolaysız mücadelelerinden, işçilerin gereksinimlerinden, işçi yığınlarının kahramanca giriştikleri mücadele dönemlerinde özellikle canlılık kazanan özgürlük ve eşitlik özlemlerinden kaynaklanır.
Önde gelen anarşist düşünürler -Bakunin, Kropotkin ve diğerleri, anarşizm fikrini kendileri icat etmediler; anarşizmi yığınların kendisinde buldular ve kendi düşünceleri ve bilgileriyle, anarşizmin netleşmesine ve yaygınlaşmasına yardımcı oldular.
Anarşizm, ne kişisel uğraşların bir ürünü, ne de bireysel araştırmaların konusudur.
Benzer şekilde, anarşizm insancıl [humanitarian] özlemlerin ürünü de değildir. Tek bir insanlık yoktur. Anarşizmi günümüz insanlığına mal etmeye, ona genel bir insancıl nitelik atfetmeye yönelik her girişim, kaçınılmaz olarak statükonun ve yeni bir sömürünün meşrulaştırılmasına yol açacak tarihsel ve toplumsal bir yalanı ifade edecektir.
Anarşizm, yığınların fikirlerinin insanların yaşam koşullarını geliştirmeye yönelik olduğunu ve bugünün ya da yarının insanlığının yazgısının sömürülen emeğin yazgısından bağımsız olmadığını ileri sürmesi anlamında, yalnızca bu anlamda genel bir insancıl karakter taşır. Eğer emekçi yığınlar zafere erişirlerse, tüm insanlık yeniden doğacaktır; eğer emekçi yığınlar başarısız kalırlarsa, şiddet, sömürü, kölelik ve baskı, daha önce olduğu gibi dünyayı yönetmeye devam edecektir.
Anarşist fikirlerin doğuşu, gelişmesi ve yaşama geçirilmesi, köklerini işçi yığınlarının yaşamından ve mücadelesinden alır, kendi yazgısı kopmaz bir biçimde onların yazgısına bağlıdır.
Anarşizm, günümüz burjuva kapitalist toplumunu, işçilerin kendi emeklerinin ürünlerine sahip olmalarını, onların özgürlüklerini, bağımsızlıklarını, toplumsal ve siyasal eşitliklerini güvence altına alan yeni bir topluma dönüştürmeyi ister. Bu toplum, toplumsal dayanışmanın ve özgür bireyselliğin içinde tam ifadesini kazanacağı, bu iki kavramın birbiriyle tam bir uyum içinde gelişeceği liberter komunizm olacaktır.
Liberter komünizm, toplumsal değerin biricik yaratıcısının fiziksel ya da zihinsel emek olduğuna, dolayısıyla, toplumsal ve ekonomik yaşamı yönetme hakkının yalnızca emeğe ait olduğuna inanır. Bu nedenle, emekçi olmayan sınıfların varlığını hiçbir şekilde savunmaz ve buna izin vermez.
Sınıflar liberter komünizmle eşanlı olarak varlıklarını sürdürdükleri müddetçe, liberter komünizm bunlara karşı hiçbir görev ve sorumluluk üstlenmeyecektir. Bu durum, ancak, emekçi olmayan sınıfların üretken olmaya karar vermeleri ve komünist toplumda herkesle -yani, toplumun üretken bireyleri olarak aynı haklara ve görevlere sahip özgür üyeleriyle- aynı koşullarda yaşamayı istemeleri durumunda son bulacaktır.
Liberter komünizm, ister bireylere ister yığınlara yönelmiş olsun, her türden sömürüye ve şiddete son vermeyi arzular. Bu amaca ulaşmak için, toplumun tüm kesimlerini birleştirecek, her bireyin toplumun diğer üyeleriyle eşit bir yere sahip olmasını güvence altına alacak, herkesin azami refaha ulaşmasını sağlayacak bir ekonomik-toplumsal temel inşa edecektir. Söz konusu temel, tüm üretim araçlarının (sanayi, ulaşım, toprak, hammadde, vd.) kolektif mülkiyeti ve emekçi sınıfların eşitlik ve özyönetim ilkelerine dayanan ekonomik örgütlerinin inşasıdır.
Liberter komünizm, işçilerin özyönetimine dayanan bu toplumun sınırları içinde, her bireyin ('genel olarak' bireyselliğin, ya da 'mistik bireyselliğin' veya bireysellik kavramının değil, gerçek ve yaşayan bireyin) eşit değere ve haklara sahip olması ilkesini yerleştirecektir.
4. Demokrasinin Yadsınması: Demokrasi, Burjuva Kapitalist Toplumun Aldığı Biçimlerden Biridir.
Demokrasinin temeli, modern toplumun birbiriyle uzlaşmaz bir çelişki içindeki iki sınıfının varlığının korunmasına dayanır: işçi sınıfı ile kapitalist sınıf -ve özel kapitalist mülkiyet temelinde bu sınıfla güçbirliği içindeki işbirlikçiler.
Demokrasi, biçimsel olarak, düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü, dernekleşme özgürlüğü, yasa önünde herkesin eşitliği ilkesi vaat eder.
Gerçekte ise, bütün bu özgürlükler son derece göreli bir niteliğe sahiptir: Bunlara, egemen sınıfın -yani burjuvazinin- çıkarlarıyla çatışmadıkları sürece tolerans gösterilir. Demokrasi, özel kapitalist mülkiyet ilkesini olduğu gibi muhafaza eder. Dolayısıyla, burjuvaziye, ülkenin bütün ekonomisini, basını, eğitimi, bilimi, sanatı kontrol etme hakkı tanır -bu ise burjuvazinin ülkenin bütününün efendisi haline getirir. Ekonomik yaşamda kendi tekelini kuran burjuvazi, siyasal yaşamda da sınırsız bir güç kurabilir. Demokrasilerdeki parlamentolar ve diğer temsili organlar, gerçekte burjuvazinin yürütme organlarıdır.
Dolayısıyla, bunlar, siyasal özgürlükler ve düşsel demokratik güvenceler gibi aldatıcı bir örtünün ardında gizlenen burjuva diktatorlüğünün görünümlerinden başka bir şey değildir.
5. Devletin ve Otoritenin Yadsınması
Burjuva ideolojileri, Devleti, modern toplumda insanlar arasındaki karmaşık siyasal ve toplumsal ilişkileri düzenleyen, toplumda yasa ve düzeni koruyan organ olarak tanımlarlar. Anarşistler bu tanımlamayla tam bir fikirbirliği içindedirler, fakat, bu tanımlamaya şunu eklerler: Bu düzenin ve bu yasaların temeli, halkın ezici çoğunluğunun küçük bir azınlık tarafından köleleştirilmesidir ve Devlet tam da bu amaca hizmet eder.
Devlet, aynı zamanda, burjuvazinin işçilere karşı örgütlü şiddetidir ve burjuva sistemin yürütme organıdır.
Başta Bolşevikler olmak üzere, sol sosyalistler de burjuva Devleti ve Otoriteyi sermayenin uşakları olarak görürler. Fakat, Otorite ve Devletin, sosyalist partilerin elinde proleteryanın kurtuluşu mücadelesinde güçlü bir araç haline gelebileceğini savunurlar. Bu nedenle, bu partiler, sosyalist bir Otoriteden ve proleter bir Devletten yanadırlar. Bazıları iktidarı barışçıl yoldan ve parlamenter araçlarla (Sosyal Demokratlar), diğerleri ise devrimci yöntemlerle (Bolşevikler ve Sol Sosyalist Devrimciler) ele geçirmek isterler.
Anarşizm, bunların her ikisini de temelden yanlış ve emeğin kurtuluşu süreci açısından yıkıcı görür.
Otorite, her zaman için halk yığınlarının sömürüsüne ve köleleştirilmesine dayanır. Bu sömürüden doğar, ya da, bu sömürünün çıkarları içinde yaratılır. Otorite, şiddetin ve sömürünün yokluğunda, kendi varlık nedenini yitirir.
Devlet ve Otorite, yığınlardan tüm inisiyatifi alır, yaratıcılık ve özgür eylem ruhunu öldürür, yığınlarda kölelere özgü bir itaatkarlık, beklenti, toplumsal basamakların üst kısımlarına tırmanma umudu, lidere körü körüne bağlılık, otoriteyi paylaşma yanılsamasi yaratır.
Bu yüzden, emeğin kurtuluşu, ancak, geniş işçi yığınlarının ve bunların sınıf örgütlerinin kapitalist sisteme karşı doğrudan devrimci savaşımı ile mümkündür.
Bugünkü koşullarda iktidarın sosyal demokrat partiler tarafından barışçıl araçlarla ele geçirilmesi, emeğin kurtuluşu görevi açısından ileri atılmış tek bir adımı bile ifade etmeyecektir; çünkü, gerçek iktidar, ve dolayısıyla gerçek otorite, ülkede ekonomiyi ve siyaseti kontrol eden burjuvazinin elinde kalmaya devam edecektir. Bu durumda, sosyalist otoritenin rolü reformlara indirgenir: aynı rejimin iyileştirilmesi (Ramsey MacDonald, Almanya, İsveç, Belçika'da iktidara gelmiş sosyal demokrat partiler bunun örnekleridir).
Öte yandan, toplumsal bir ayaklanma yoluyla iktidarı ele geçirme ve "proleterya Devleti" denen bir devleti örgütleme, emeğin gerçek kurtuluşu davasına hizmet edemez. Devrimi savunacağı düşüncesiyle kurulan devlet, kaçınılmaz olarak, kendisine özgü gereksinimler ve nitelikler tarafından tahrifata uğrar; kendi başına bir amaç haline gelir; özgül, ayrıcalıklı kastlar yaratır ve dolayısıyla kapitalist Devlet ve Otoritenin temelini, yani, yığınların şiddet yoluyla köleleştirilmesi ve sömürüsünü yeniden inşa eder (Örnek: Bolşeviklerin "işçi-köylü Devleti").
6. Toplumsal Mücadelede ve Toplumsal Devrimde Yığınların ve Anarşistlerin Rolü
Toplumsal devrimin temel güçleri şehirli işçi sınıfı, köylü yığınları ve çalışan aydınkesimdir [working intelligentsia]. (Not: Emekçi aydınkesim, şehir ve kır emekçileriyle benzer şekilde sömürülen ve ezilen bir sınıf [class] olmakla birlikte, burjuvazinin onun içindeki bazı unsurlara bahşettiği ekonomik ayrıcalıklara bağlı olarak, işçilere ve köylülere oranla göreli bir parçalanmışlık içindedir. Toplumsal devrimin ilk günlerinde aydınkesimin yalnızca halinden hoşnutsuz kesimlerinin devrime aktif olarak katılmış olmasının nedeni de budur.)
Anarşistlerin, yığınların toplumsal devrimde ve sosyalizmin inşasındaki rolüne ilişkin kavrayışları, devletçi partilerin kavrayışından tipik olarak farklıdır. Bolşevizm ve ona yakın eğilimler, yığınların sadece yıkıcı devrimci güdülere sahip olduklarını, bunların yaratıcı ve yapıcı aktiviteye sahip olmadıklarını düşünürlerken (bu, onların, yaratıcı ve yapıcı aktivitenin Devleti ve partinin Merkez Komitesi'ni oluşturan insanların elinde toplanması ilkesinin temel gerekçesidir), anarşistler, emekçi yığınların potansiyel olarak olağanüstü yaratıcı ve yapıcı yeteneklere sahip olduklarına inanırlar ve onların bu yeteneklerinin açığa çıkmasının önündeki engellerin ortadan kaldırılmasını arzularlar.
Anarşistler, Devleti, yığınların haklarını gasp eden, onlardan ekonomik-toplumsal yaşam üzerindeki insiyatiflerini çalan temel engel olarak görürler. Devlet, geleceğin toplumunda ve 'günün birinde' değil, derhal ortadan kalkmalıdır. Devlet, işçilerin zaferinin ilk gününde, işçiler tarafından yıkılmalıdır ve kılık değiştirmiş şu ya da bu biçim altında yeniden inşa edilmemelidir. Devletin yerini, işçilerin üretim ve tüketim örgütlerinin oluşturacağı, özyönetim temelinde federatif olarak birleşmiş bir federalist sistem alacaktır. Bu sistem, hangi biçim ve nitelikte olursa olsun parti diktatorlüğü gibi otoriter yapılanmaları dışlar.
1917 Rus devrimi, tam da, işçi ve köylü sovyetleri ile fabrika komiteleri sisteminin yaratılışı temelinde, toplumsal kurtuluş sürecinin bu yönelimini sergiler. Devrimin en üzücü hatası, uygun bir anda devlet iktidarını tasfiye etmemiş olmasıdır -ilkin geçici hükümeti, ardından Bolşevik iktidarı. İşçilerin ve köylülerin güvenini istismar eden Bolşevikler, o günün koşullarına göre burjuva devlet aygıtını yeniden yapılandırmış, devlet aygıtını desteklemiş ve muhafaza etmişler, böylece yığınların yaratıcı eylemini, devletçi olmayan sosyalist bir toplumun inşasında ilk adımı temsil eden sovyetler ve fabrika komiteleri özgür rejimini boğmuşlardır.
Anarşistlerin faaliyeti iki döneme ayrılabilir: devrim öncesi ve devrim zamanı. Anarşistler, her iki dönemde de, ancak mücadelelerinin amaçlarına ve kendilerini bu amaçların gerçekleştirimine götürecek yollara ilişkin net bir kavrayışa sahip olmaları durumunda üstlendikleri rolün gereğini yerine getirebilirler.
Anarşistler Genel Birliği'nin devrim öncesi dönemdeki temel görevi, işçi ve köylüleri toplumsal devrime hazırlamak olmalıdır.
Biçimsel (burjuva) demokrasiyi, otorite ve Devleti reddeden, emeğin tam kurtuluşunu savunan anarşizm, vurguyu sınıf mücadelesinin temel ilkeleri üzerine yapar. Yığınlar arasında sınıf bilincinin ve sınıfın devrimci uzlaşmazlığının öne çıkması ve gelişmesi için çalışır.
Yığınların liberter eğitiminin yöneltilmesi gereken şey, tam da bu sınıfsal uzlaşmazlık ilkesi ve anarko-komünizmin demokrasicilik ve devletçilik karşıtı fikirleridir. Fakat, eğitim tek başına yeterli değildir; ayrıca gereksinim duyulan şey, yığınsal bir anarşist örgüttür. Bunun gerçekleştirilebilmesi için iki doğrultuda faaliyet yürütülmesi gerekir: bir yandan, devrimci işçi ve köylü güçlerinin seçilip liberter komünist teorik temelde (özgür bir liberter komünist örgüt içinde) bir araya getirilmesine yönelik bir çalışma; diğer yandan, devrimci işçi ve köylülerin üretim ve tüketim etrafında ekonomik bir temelde yeniden bir araya getirilmesine (üretim etrafında örgütlenmiş devrimci işçiler ve köylüler: özgür işçi ve köylü kooperatifleri) yönelik bir çalışma. Üretim ve tüketim temelinde örgütlenmiş, devrimci anarşist görüşlerin içine nüfuz ettiği bir işçi-köylü sınıfı, toplumsal devrimin birinci güç noktası olacaktır.
Bu örgütler, daha bugünden itibaren anarşist bilinçle ve anarşist tarzda örgütlendikleri ölçüde, devrim anında daha uzlaşmaz ve daha yaratıcı bir irade sergileyeceklerdir.
Rusya'daki işçi sınıfına gelince. Yığınların özgür eyleminin doğal gereksinimlerini zincire vuran sekiz yıllık Bolşevik diktatörlüğün ardından, bu iktidarın gerçek niteliği her zaman olduğundan daha net olarak görülüyor. İşçi sınıfı, kendi içinde, yığınsal bir anarşist hareketin yaratılması açısından muazzam bir potansiyele sahip. Örgütlü anarşist militanlar, işçi sınıfının reformizmin (Menşevizm) elinde soysuzlaşmasını önlemek için, derhal ellerindeki tüm güçlerle sınıfın bu potansiyelini açığa çıkarmaya girişmelidir.
Anarşistler, aynı aciliyetle, devlet iktidarı tarafından ezilmiş, sahip olduğu devrimci potansiyeli ortaya koymanın yolunu arayan yoksul köylülüğün örgütlerine yönelmelidirler.
Anarşistlerin devrim dönemindeki rolü, yalnızca liberter düşüncelerin temel ilkelerinin propagandasıyla sınırlı tutulamaz. Yaşam, yalnızca, şu ya da bu düşüncenin propagandasının yapıldığı bir arena değildir; bunun yanısıra, belli bir düzeye kadar, mücadelenin, stratejinin, bu düşüncelerin ekonomik ve toplumsal yaşamın yönetiminde yaşama geçirilmesi çabasının gerçekleştiği arenadır.
Toplumsal devrimin emeğin tam kurtuluşunu gerçekleştirmesi ancak anarşizmin teorik temellerinde mümkün olduğu için, anarşizmin devrimdeki öncülüğü herhangi bir teoriden daha fazla olmalıdır.
Anarşist düşüncelerin devrimdeki öncü konumu, mantıksal olarak, toplumsal ve siyasal gelişmelerin anarşist teoriye uyarlanmasını öngörür. Ne var ki, bu teorik itici güç, nihai olarak Devlet İktidarına yol açan devletçi partilerin siyasal liderliği ile karıştırılmamalıdır.
Anarşizm, ne siyasal iktidara, ne de diktatörlüğe özlem duyar. Onun esas özlemi, toplumsal devrime, sosyalizmin inşasına giden gerçek yola yönelmelerinde yığınlara yardımcı olmaktır. Fakat, kitlelerin toplumsal devrime giden yola yönelmeleri tek başına yeterli değildir. Devrimin bu yöneliminin ve hedeflerinin korunması da gerekir: kapitalist toplumun, işçilerin özgür toplumu adına bastırılması. 1917 Rus devrimi deneyiminin de gösterdiği gibi, bu görev, her şeyden önce sayısız çoklukta parti hareketi toplumsal devrime aykırı yönlere çekmeye çalıştığı için, hiç de kolay başarılır bir görev değildir.
Yığınlar toplumsal hareket içinde kendilerini anarşist eğilim ve ilkelerle büyük uyum gösteren bir yoldan ifade ediyor olsalar da, bu eğilimler ve ilkeler parçalanmış, koordinasyondan yoksun halde kalmaya devam ediyor ve, dolayısıyla, liberter düşüncelerin itici gücünün, anarşist uyarlanma ve toplumsal devrimin amaçlarının korunması açısından varlığı zorunlu örgütlülüğüne ulaşılamıyor. Bu teorik itici gücün ifade kazanması, ancak, yığınların özellikle bu amaç için yaratmış olduklari bir kolektifle mümkün olabilir. Örgütlü anarşist unsurlar, tam da bu kolektifi oluştururlar.
Bu kolektifin teorik ve pratik görevleri, devrim anında büyük önem kazanır.
Söz konusu kolektif, toplumsal devrimin tüm alanlarına katılmalı, devrimin yönelimi ve genel karakterinde, devrimin yapıcı görevlerinde, yeni üretim ve tüketimin örgütlenişinde, tarım sorununda, vb. kendi inisiyatifini ortaya koymalıdır.
Tüm bu sorunlarda ve diğerlerinde, yığınlar anarşistlerden açık ve kesin bir karşılık beklemektedir. Anarşistler devrime ve toplumun yapılandırılışına ilişkin bir görüş belirttikleri zaman, tüm bu sorunlara açık bir yanıt vermekle, bu sorunların çözümünü liberter komünizmin genel anlayışıyla ilişkilendirmekle, tüm güçlerini bunların yaşama geçirilmesi için seferber etmekle yükümlüdürler.
Anarşistler Genel Birliği ve anarşist hareket, toplumsal devrimde teorik itici güç olma işlevini ancak bu şekilde yerine getirebilir.
7. Geçiş Dönemi
Sosyalist partiler, "geçiş dönemi"' ifadesinden, bir halkın yaşamında genel karakteristik özelliği şu olan kesin bir aşamayı anlıyorlar: şeylerin eski düzeninde bir kopuş ve yeni bir ekonomik-toplumsal sistemin bunun yerine ikame edilmesi -oysa, bu, henüz işçilerin tam kurtuluşunu temsil etmeyen bir sistemdir. Bu anlamda, sosyalist siyasal partilerin tüm asgari programları (Bir asgari program, kapitalizmi bütün olarak dönüşüme uğratmayı değil, fakat kapitalizm koşullarında yaşayan işçi sınıfının yüz yüze olduğu en yakıcı bazı sorunlarına çözümler getirmeyi amaçlayan siyasal programdır), geçiş döneminin programlarıdır -örneğin, sosyalist oportünistlerin demokratik programı, ya da komünistlerin 'proleterya diktatörlüğü' programı.
Bütün bunların temel özelliği, işçilerin ideallerinin (kendi bağımsızlıkları, özgürlükleri ve eşitlikleri) tam olarak gerçekleştirilmesinin olanaksız olduğunu düşünmeleri, dolayısıyla, devletin yaptırım ve zorlama ilkesi, üretim araçları üzerinde bireysel mülkiyet, bürokrasi -ve parti programının öngördüğü diğerleri- gibi kapitalist sistemin pek çok kurumunu muhafaza etmeleridir.
Anarşistler, ilkesel olarak, yığınların sömürüsü ve zorlanımı ilkesini muhafaza eden geçişsel sistemlerin inşasının kaçınılmaz olarak köleliğin yeniden gelişmesine yol açtığı düşüncesinden hareket ederek, her zaman için bu tür programların düşmanları olmuşlardır.
Anarşistler, siyasal asgari programlar oluşturmak yerine, her zaman, kapitalist sınıfı sahip olduğu ekonomik ve toplumsal ayrıcalıklarından yoksunlaştıracak, üretim araçlarının ve ekonomik-toplumsal yaşamın tüm işlevlerini işçilerin kendi ellerine verecek olan doğrudan toplumsal devrim fikrini savunmuşlardır.
Bugüne değin, bu yaklaşımı korumuş olanlar anarşistlerdir.
Toplumsal devrimin komünist topluma değil, fakat eski sistemin unsurlarını muhafaza eden şu ya da bu sisteme yol açması gerektiğini ileri süren geçiş dönemi fikri, özünde toplum-karşıtıdır. Potansiyel olarak, eski sistemin bu unsurlarını geliştirip pekiştirme, onları eskiden sahip oldukları boyutlara geri taşıma, ve olayları geriye doğru çevirme tehlikesini içerir.
Bunun en açık örneği, Rusya'da Bolşevikler tarafından kurulmuş olan "proleterya diktatörlüğü" rejimidir.
Bunlara göre, rejim, tam komünizme geçişte bir geçişsel adımdan öte bir şey olmamalıdır. Gerçekte ise, bu adım sınıflı toplumun yeniden inşası ile sonuçlanmıştır ve bu toplumun en altında, daha önce olduğu gibi yine işçiler ve köylüler bulunmaktadır.
Komünist bir toplumun inşasının ağırlık merkezi, daha devrimin ilk gününden itibaren her bireye kendi gereksinimlerini karşılamada sınırsız bir özgürlük getirmesinde değil, fakat, bu toplumun toplumsal temelinin fethedilmesinde ve bireyler arasında eşitliğe dayalı ilişkiler ilkesinde yatar. Şu ya da bu ölçüde bolluğun yaratılması sorunu, ilkeler temelinde bir sorun değil, teknik bir sorun olarak görülür.
Yeni toplumun üzerinde dikileceği, kalıcı olarak yapılanacağı ve asla hiçbir şekilde sınırlandırılmaması gereken temel ilke, eşitlikçi ilişkiler, işçilerin özgürlüğü ve bağımsızlığı ilkesidir. Bu ilke, yığınların toplumsal devrimde öne çıkardıkları ilk temel talebi ifade eder.
Ya toplumsal devrim işçilerin yenilgisiyle son bulacaktır -ki bu durumda mücadeleyi, kapitalist sisteme karşı yeni bir saldırıyı yeniden hazırlamak zorundayız; ya da, toplumsal devrim işçilerin zaferine ulaşacaktır -bu durumda, özyönetimi olanaklı kılan toprak, üretim, toplumsal işlevler gibi araçları kendi ellerine geçirmiş olan işçiler yeni özgür toplumun inşasına girişeceklerdir.
Komünist bir toplumun inşasının başlangıcını karakterize eden şey budur ve, böyle bir toplum, bir kez inşasına başlandıktan sonra, kendi gelişim süreci kesintiye uğramadan, kendisini sürekli olarak geliştirip pekiştirecektir.
Bu süreçte, üretimsel ve toplumsal işlevlerin işçiler tarafından yerine getirilmesi, devletçi çağlarla devletçi olmayan çağı birbirinden ayırt eden ayrım çizgisini teşkil edecektir.
Anarşizm, eğer savaşan yığınların sözcüsü durumuna gelmek, tüm toplumsal devrim çağının bayrağı olmak istiyorsa, kendi programında eski düzenin izlerine ve geçiş sistemlerinin ve geçiş dönemlerinin oportünist eğilimlerine yer vermemeli, temel ilkelerini kendisine saklamamalı, aksine bunları mümkün olan en ileri düzeyde geliştirmeli ve yaşama geçirmelidir.
8. Anarşizm ve Sendikalizm
Liberter komünizmi sendikalizmin karşısına yerleştiren eğilimi yapay, bir temelden ve anlamdan yoksun buluyoruz.
Anarşizmin ve sendikalizmin düşünceleri iki farklı plana dayanır. Kendisinden özgür işçilerin toplumunu anladığımız komünizm anarşist mücadelenin hedefi iken, devrimci işçilerin kendi işyerlerindeki hareketi olan sendikalizm, yalnızca devrimci mücadelenin biçimlerinden biridir. İşçileri üretim temelinde bir araya getiren devrimci sendikalizm, mesleğe dayalı diğer gruplar gibi, belirleyici bir teoriye sahip değildir; çağdaş gerçekliğin bütün karmaşık toplumsal-siyasal sorunlarına yanıt getiren bir dünya görüşü yoktur. Her zaman, kendi saflarında yoğun olarak çalışanlar başta gelmek üzere, çeşitli siyasal grupların ideolojilerini yansıtır.
Bizim devrimci sendikalizme yaklaşımımız, burada dile getireceğimiz bir dizi önerme tarafından biçimlenir. Burada, devrimci sendikaların devrimden sonraki rolü -ya da, bunların yeni üretim sisteminin örgütçüleri olup olamayacakları, veya bu rolü işçi sovyetlerine ya da fabrika komitelerine bırakıp bırakmayacakları- sorununa bir çözüm getirmeye girişmeksizin, sadece, anarşistlerin, devrimci sendikalizmi devrimci işçi hareketinin aldığı biçimlerden biri olarak görerek, devrimci sendikalizm içinde faaliyet yürütmeleri gerektiğini belirteceğiz.
Bugünün önümüze getirdiği sorun anarşistlerin devrimci sendikalizme katılıp katılmamaları gerektiği sorunu değil, bunu nasıl ve hangi amaçlara sahip olarak yapmaları gerektiğidir.
Anarşistlerin sendika hareketine tek tek bireyler veya propagandacılar olarak girmiş oldukları bugüne kadarki dönemi, profesyonel işçi hareketine yönelik bir amatör ilişkiler dönemi olarak görüyoruz.
Anarşist tipte sendikaların yaratılmasının bir aracı olarak liberter fikirleri devrimci sendikalizmin sol kanadına aşılamaya çalışan anarko-sendikalizm, ileriye doğru atılmış bir adımı ifade eder; fakat, anarko-sendikalizm, sendika hareketinin 'anarşistleştirilmesi'ni hareketin dışında örgütlenmiş anarşistlerle içiçe örmeyi mutlaka ve kendiliğinden sağlamadığı için, henüz ampirik bir yöntemin ötesine geçememiştir. Devrimci sendikacılığın 'anarşistleştirilmesi', oportünizme ve reformizme yönelmesinin önlenmesi, ancak bu temelde, böyle bir ilişkilendirme sayesinde olanaklı olabilir.
Sendikalizmi işçilerin tutarlı bir toplumsal-siyasal teoriden yoksun, dolayısıyla, toplumsal sorunu tek başına çözme gücü olmayan mesleki örgütlenmesi olarak gören bizler, sendikal hareketin saflarındaki anarşistlerin görevinin şu olduğunu düşünüyoruz: liberter fikirleri toplumsal devrimin aktif bir kolu haline dönüştürebilmek için, liberter düşünceyi geliştirmek ve harekete liberter bir yönelim kazandırmaya çalışmak. Şunu asla akıldan çıkarmamak gerekiyor ki, eğer zamanı geldiğinde sendikacılık anarşist teoride kendisine aradığı desteği bulamazsa, hoşumuza gitsin ya da gitmesin, yüzünü devletçi bir siyasal partinin ideolojisine dönecektir.
Devrimci işçi hareketi saflarındaki anarşistlerin görevleri, ancak, yürüttükleri çalışmanın sendikalar dışındaki anarşist örgütün faaliyetleriyle içiçe örülmesi koşuluyla yerine getirilmiş sayılabilir. Diğer bir deyişle, devrimci sendikalara örgütlü bir güç olarak girmeliyiz ve bu örgütlü güç, sendikalardaki yürüttüğü çalışmada genel anarşist örgüte karşı sorumlu olmalıdır.
Kendimizi yalnızca anarşist sendikalar yaratma amacıyla sınırlandırmadan, teorik etkinliğimizi tüm sendikalar üzerinde gerçekleştirmeye çalışmalıyız. Bunu, asla aralarında ne örgütsel bir bağ ne de teorik bir uzlaşmışlık olan küçük, ampirik gruplar olarak değil, fakat örgütlü anarşist kolektifler olarak ve yorulmak bilmez bir çalışmayla başarabiliriz.
İşletmelerde, fabrikalarda ve atölyelerde anarşist sendikalar yaratmak ve sendikalizm içinde liberter düşünceleri hakim kılmak üzere devrimci sendikalara önderlik etmek için çalışan anarşist gruplar, faaliyetleri genel bir anarşist örgüt tarafından örgütlenen gruplar: Anarşistlerin sendikacılığa yönelik tavırlarını belirlemesi gereken yöntem ve araçlar bunlardır.
E. Kurucu [Constructive] Bölüm
Emek dünyasının mücadeledeki temel amacı, devrim aracılığıyla, "herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre" ilkesine dayanan özgür ve eşitlikçi bir komünist toplumun kurulmasıdır.
Ne var ki, bu toplum kendiliğinden ortaya çıkmayacak, fakat ancak toplumsal ayaklanmanın gücüyle yaratılacaktır. Onun gerçekleştirilmesi, örgütlü emeğin muzaffer güçlerinin kararlılıkla izlediği yola uyarlanmış devrimci toplumsal sürecin ürünü olacaktır.
Bu yola işaret etmek, toplumsal devrimin ilk gününden itibaren işçilerin karşısına çıkacak sorunların yapıcı, somut ve sonuçları önerilerin doğruluğuna bağlı olacak yanıtlarını formüle etmek, bugünden itibaren görevimizdir.
Yeni toplumun inşasının ancak işçilerin burjuva-kapitalist sisteme ve onun temsilcilerine karşı zafere erişmesinden sonra mümkün olacağı çok açıktır. Kölelik rejimini koruyan devlet iktidarının henüz yıkılmadığı, devrimin amacına uygun olarak işçilerin ve köylülerin kapitalist sanayi ve tarım üretimine son vermedikleri koşullarda, yeni bir ekonominin ve yeni toplumsal ilişkilerin inşasına başlamak olanaksızdır.
Dolayısıyla, ilk devrimci toplumsal görev, toplumsal devrimin temel ilkelerini ifade etmek üzere, kapitalist sistemin devlet aygıtını yıkmak, burjuvaziyi ve iktidarın tüm ayrıcalıklı unsurlarını mülksüzleştirmek ve ayaklanma içindeki işçilerin tam iradesini egemen kılmaktır. Devrimin bu saldırgan ve yıkıcı görünümü, toplumsal devrimin anlamında ve özünde içkin yapıcı görevlerin yerine getirilmesine giden yolun temizlenmesine hizmet eder.
Söz konusu görevler şunlardır:
1. Ülkenin sanayi üretimi sorununun liberter komünist anlamda çözümlenmesi;
2. Tarım sorununun benzer şekilde çözüme kavuşturulması;
3. Tüketim sorununun çözümlenmesi.
Üretim
Ülkenin sanayisinin birden çok işçi kuşağının çabalarının ürünü olduğu, sanayinin değişik kollarının sıkı biçimde birbirine bağlanmış bulunduğu gerceğini dikkate alarak, tüm üretimi, mülkiyeti belli bir şahısa değil fakat tamamen tüm işçilere ait olan tek bir işyeri olarak kabul ediyoruz.
Ülkenin üretim aygıtı bir bütündür ve işçi sınıfının tamamına aittir. Bu tez, yeni üretimin niteliğini ve alacağı biçimleri belirler. Bu, ayrıca, işçiler tarafından üretilen ürünlerin herkese ait olması anlamında da bütüncül bir niteliğe sahiptir. Bu ürünler, hangi kategoriden olurlarsa olsunlar, işçilerin genel tüketim fonunu oluştururlar ve üretime katılan herkes, diğerleriyle eşit bir temelde, gereksinim duyduğu tüketim mallarını temin edecektir.
Yeni üretim sistemi, bürokrasinin ve sömürünün tüm biçimlerini ortadan kaldıracak, bunların yerine işçilerin dayanışmasını ve kardeşçe işbirliğini geçirecektir.
Modern kapitalist toplumda ara işlevleri (ticaret, vs.) üstlenmiş olan orta sınıf, tıpkı burjuvazi gibi, diğer işçilerle aynı koşullarda üretime katılmak zorundadır. Aksi taktirde, bu sınıflar kendilerini emekçi toplumunun dışına yerleştirmiş olurlar.
Yeni üretim sisteminde ne patronlar, ne yatırımcılar, ne de (bugünkü Bolşevik devlette olduğu gibi) devletçe tayin edilmiş mülk sahipleri olacaktır. Bu yeni üretimin yönetimi, işçiler tarafından yaratılmış yönetim organlarına geçecektir: işçi sovyetleri, fabrika komiteleri, ya da işçilerin işyeri ve fabrikalardaki idari yapıları. Bu organlar, birbirleriyle komün, bölge ve nihayet genel ve federal üretim yönetimi düzeyinde ilişkilendirilmiş olacaklardır. Yığınların kendisi tarafından kurulan ve daima onların kendi nüfuzu ve kontrolü altında olacak söz konusu organlar, sürekli olarak yenilenecek, halk yığınlarının gerçek özyönetimi fikrinin gerçekleştirimini ifade edecektir.
Üretim araçlarının herkese ait olduğu, kardeşçe işbirliğinin bürokrasinin yerini aldığı, tüm emek sürecinde eşit hakların yaşama geçirildiği, üretimin yığınlar tarafından seçilmiş işçi kontrolü organları tarafından yönetildiği birleşik üretim, liberter komünizmin gerçekleştirimine giden yoldaki ilk pratik adımdır.
Tüketim
Bu sorun, devrim sırasında kendini iki biçimde gösterecektir:
1. Ürünlere ve tüketime olan talep;
2. Bunların bölüşümü ilkesi.
Tüketim mallarının bölüşümü sorununda, çözüm, her şeyden önce, tüketilebilir ürün miktarı ile üzerinde fikirbirliğine varılmış hedefler ilkesine bağlı olacaktır.
Toplumsal düzenin bütününün yeniden inşası sorununu içeren toplumsal devrim, herkesin yaşamsal gereksinimlerini karşılama sorumluluğunu kendi üzerine alır. Bunun yegane istisnası, işçi olmayanların oluşturduğu gruptur -yani, karşı devrimci nedenlerle yeni üretime katılmayı reddedenler. Fakat, genel olarak, bu son kategorideki insanlar hariç olmak üzere, devrim döneminde herkesin gereksinimlerinin karşılanması, genel tüketim malları rezervi ile güvence altına alınacaktır. Gerekli miktarın gerisinde kalan tüketim mallarının olması durumunda, bu malların bölüşümü en büyük aciliyet ilkesine göre düzenlenecektir -yani ilk planda çocuklar, bedensel-zihinsel özürlüler, çalışan aileler.
Bundan çok daha güç sorun, tüketimin temelinin yapılandırılması sorunudur.
Henüz daha devrimin ilk gününden itibaren çiftliklerin nüfusun gereksinim duyduğu tüm malları karşılayamayacağı kuşkusuzdur. Fakat, köylüler, şehirlerin yoksun bulunduğu bir bolluğa sahiptir.
Liberter komünistler, şehirlerdeki işçilerle kırdaki emekçiler arasında karşılıklı dayanışmaya dayalı bir ilişki olduğundan kuşku duymazlar. Toplumsal devrimin ancak işçilerle köylülerin ortak çabasıyla gerçekleşebileceğine inanırlar. Dolayısıyla, tüketim sorununun çözümü, ancak, bu iki kategorideki işçilerin devrimci işbirliği sayesinde gerçekleşebilir.
Bu işbirliğinin kurulmasi için, üretimi kendi eline geçirmiş şehirli işçi sınıfı, derhal kırın yaşamsal gereksinimlerini karşılamalı, kolektif tarımın gereksinim duyduğu üretim araçlarını temin etmek için elinden gelen çabayı göstermelidir. İşçilerin, köylülerin gereksinimlerini karşılama konusunda gösterdiği dayanışma, köylülerde karşılık olarak aynı dayanışmayı gösterme arzusu uyandıracak, ve şehirler için kendi kolektif üretimlerini gerçekleştireceklerdir.
İşçi ve köylü kooperatifleri, şehir ve kırın yiyecek ve ekonomik gereç gereksinimlerinin karşılanmasının temel organları olacaktır; bu kooperatifler, işçilerin ve köylülerin ekonomik ve toplumsal yaşamını güvence altına alma ve geliştirme gibi daha önemli ve kalıcı sorumluluklar üstlenecekler, şehir ve kırın gereksinimlerinin karşılanmasında kalıcı organlara dönüşeceklerdir.
Tedarik sorununa getirilecek bu çözüm, işçilere, yeni üretimin sonuçları üzerinde arzulanır ve kesin etkiler yaratacak olan bir sürekli mal stoğu yaratma olanağı tanır.
Toprak
Tarım sorununun çözümünde, temel devrimci ve yaratıcı güçlerin, diğerlerinin emeğini sömürmeyen emekçi köylülerle ücretli kır proleteryası olduğunu düşünüyoruz. Bunların görevi, topraktan komünist ilkelere uygun biçimde yararlanılabilmesi için, kırda toprağın yeniden bölüşümünü gerçekleştirmek olacaktır.
Şehirdeki sanayi gibi, birden çok emekçi kuşağına yayılan uzun bir zamandan beri kendisinden yararlanılmakta olan toprak, bunların ortak çabalarının ürünüdür. Toprak, ayrıca, emekçilerin devredilemez ve satılamaz ortak mülkü olduğu düşüncesinin bir ürünü olarak, tüm emekçilere aittir. Toprak, artık eskiden olduğu gibi satın alınamayacak, satılamayacak ve kiraya verilemeyecektir: Dolayısıyla, artık diğerlerinin emeğinin sömürülmesinin bir aracı olmaktan çıkacaktır.
Ayrıca, toprak, insanların geçimlerini birlikte sağladıkları bir tür toplumsal ve komünal işliktir. Fakat, belli tarihsel koşulların sonucu olarak, toprak, her emekçinin (köylünün) işini diğer üreticilerden bağımsız olarak tek başına görmeye alışık hale gelmiş olduğu türden bir işliktir. Sanayide kolektif çalışma yöntemi esasken ve zamanımızda yegane mümkün yöntem iken, köylülerin büyük çoğunluğu toprağı kendi hesaplarına sürüp işlemektedir.
Dolayısıyla, toprak ve onun kullanım araçları köylüler tarafından satma ya da kiralama olanağı olmaksızın mülk edinildiğinde, toprağın kullanımı ve toprakta üretim yöntemleri (komünal ya da ailesel) sorunu, sanayi sektöründe olduğu gibi, hemen bugünden yarına tam bir çözüme kavuşmayacaktır. Muhtemelen, başlangıçta bu yöntemlerin ikisi birden kullanılacaktır.
Topraktan yararlanmanın kesin yönteminin ne olacağı, devrimci köylülerin bizzat kendileri tarafından belirlenecektir. Bu sorunun çözümünde herhangi bir dışsal zorlama kabul edilemez.
Bununla birlikte, emekçileri kölelikten ve sömürüden kurtaracak, onlara tam bir özgürlük ve eşitlik getirecek şeyin ancak toplumsal devrimin kendisi adına yapılacağı komünist toplum olacağına göre; köylüler nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturduğuna (tartıştığımız dönemde Rusya'da nüfusun yaklaşık yüzde 85'i) ve dolayısıyla köylülerin kuracakları tarım rejimi devrimin yazgısı açısından belirleyici faktör olacağına göre; nihayet, tarımda özel mülkiyete dayalı ekonominin sanayide olduğu gibi ticarete, sermaye birikimine, özel mülkiyete ve sermayenin yeniden inşasına yol açacağına göre, bize düşen görev, bugünden itibaren, tarım sorununun kolektif bir tarzda çözümünü kolaylaştırmak için elimizden gelen her şeyi yapmamızdır.
Bu amaçla, daha bugünden, köylüler arasında kolektif tarım ekonomisi lehine güçlü bir propaganda yürütmeliyiz.
Özgül olarak liberter köylü birliğinin kurulması, bu görevi dikkate değer ölçüde kolaylaştıracaktır.
Bu açıdan, teknik gelişme muazzam bir öneme sahip olacaktır ve tarımın evrimini, komünizmin şehirlerde ve her şeyden önce sanayide yaşama geçirilmesini kolaylaştıracaktır. Eğer sanayi işçileri köylülerle olan ilişkilerinde bireysel ya da ayrı gruplar yerine sanayinin bütününü kucaklayan muazzam bir komünist kollektif olarak hareket ederlerse; eğer, buna ek olarak, kırın yaşamsal gereksinimlerini sürekli akılda tutar ve her köye toprağın kolektif kullanımı için gerekli araç ve makineleri temin ederlerse, bunlar köylüleri tarımda komünizme yönelmeye teşvik edecektir.
Devrimin Savunulması
Devrimin savunulması sorunu da 'birinci gün' sorunuyla ilişkilidir.
Esas olarak, devrimin savunulmasının en güçlü aracı, onun yapısal sorunlarının, yani üretim, tüketim ve toprak sorununun arzulanan biçimde çözüme kavuşturulmasıdır. Söz konusu sorunlar bir kez doğru biçimde çözüldüğünde, hiçbir karşı devrimci güç, işçilerin özgür toplumunu sekteye uğratacak ya da onun dengesini bozacak bir güce erişemeyecektir. Bununla birlikte, işçiler, devrimin somut varlığını muhafaza edebilmek için, devrimin düşmanlarına karşı amansız bir mücadele vermek durumundadırlar.
Toplumun emekçi olmayan sınıflarının ayrıcalıklarını ve varlıklarını doğrudan tehdit eden toplumsal devrim, bu sınıfların, şiddetli bir iç savaş biçimine bürünecek umutsuz bir direnişini kışkırtacaktır.
Rus deneyiminin gösterdiği gibi, böyle bir iç savaş bir kaç aylık bir mesele değil, yıllara yayılan bir sorun olacaktır.
Emekçilerin devrimin başlangıcında atacakları ilk adımların neşe ve iyimserlik düzeyi ne olursa olsun, egemen sınıflar uzun zaman devam edecek bir direnişi gösterme gücünü ellerinde bulunduracaklardır. Bunlar, yıllarca devrime karşı saldırılar düzenleyecekler, yoksun kılınmış oldukları ayrıcalıklarını ve iktidarlarını yeniden ele geçirmeye çalışacaklardır.
Büyük bir ordu, askeri teknik ve stratejiler, sermaye ve her şey muzaffer işçilere karşı seferber edilecektir.
Emekçiler, devrimi koruyabilmek için, devrimi savunma organları yaratmalı, gerici saldırganlığa karşı bu görevin gerektirdiği büyüklükte bir savaş gücünü oluşturmalıdırlar. Devrimin ilk günlerinde, bu savaş gücü tüm silahlı işçilerden ve köylülerden oluşacaktır. Fakat, bu kendiliğinden oluşan silahlı güç ancak devrimin ilk günlerinde, yani, iç savaş doruk noktasına erişmeden, mücadele içindeki iki taraf kendi düzenli askeri örgütlenmelerini yapılandırmadan önce değerli ve işlevsel olabilecektir.
Toplumsal devrimde en kritik an, Otoritenin bastırılması zamanı değil, fakat bunun ardından gelen zamandır; yani, kritik an, yenilgiye uğratılmış rejim emekçilere karşı genel saldırı başlattığında, saldırı altına giren zaferi koruma zamanı geldiğinde yaşanacaktır. Bu saldırının niteliği, yani iç savaşın tekniği ve gelişimi, emekçileri kararlı devrimci askeri birlikler yaratmak zorunda bırakacaktır. Bu askeri kurumların özü ve temel ilkelerinin ne olacağı önceden belirlenmelidir. Devletçi ve otoriter hükümet yöntemlerini yadsıyan biz anarşistler, emekçilerin askeri güçlerinin devletçi tarzda yapılandırılması fikrini, yani, zorunlu askeri hizmete dayanan devletçi bir ordu fikrini de yadsımaktayız. Liberter komünizmin temel düşünceleriyle uygunluk içindeki gönüllü hizmet ilkesi, emekçilerin askeri oluşumlarının temelini oluşturmalıdır. Rus devriminde askeri eyleme öncülük etmiş olan ayaklanmacı partizan, işçi ve köylü birlikleri, bu tür oluşumlara örnek gösterilebilir.
Bununla birlikte, "gönüllü hizmet" ve partizanların eylemi sözcüğün dar anlamında, yani, işçi ve köylü birliklerinin, yerel düşmana karşı, genel bir operasyon planının koordinasyonuna bağlı olmayan, her bir birliğin kendi sorumluluğunda ve kendini riske ederek girişeceği bir mücadele olarak yorumlanmamalıdır. Partizanların kendi gelişim süreçleri içindeki eylem ve taktikleri, ortak bir devrimci stratejinin rehberliğinde olmalıdır.
Tüm savaşlarda olduğu gibi, bütün askeri eylemlerin iki temel ilkesine başvurulmadığı sürece, emekçiler iç savaşta yengiye ulaşamazlar; söz konusu iki temel ilke, operasyonların planlamasında birlik ile ortak komuta ilkeleridir. Devrimin en kritik anı, burjuvazi devrimin örgütlü gücüne karşı harekete geçtiği zaman yaşanacaktır. Bu kritik an, emekçileri askeri stratejinin bu iki ilkesini benimsemeye zorlar.
Bu yüzden, askeri stratejinin ve karşı devrimin stratejisinin dayattığı gereklilikler dikkate alınarak, devrimin askeri güçleri, kaçınılmaz olarak, ortak bir komutayı ve hareket planını esas alan genel bir devrimci orduya dayanmalıdır. Aşağıdaki ilkeler bu ordunun niteliğini oluşturur:
a) ordunun sınıf karakteri;
b) gönüllü hizmet (her türlü zorlama, devrimi savunma çalışmasından dışlanacaktır);
c) özgür devrimci disiplin (özdisiplin) (gönüllü hizmet ve devrimci özdisiplin birbiriyle tam bir uyum içindedir ve devrimci orduya herhangi bir devlet ordusundan daha büyük moral verir);
d) devrimci ordunun, tüm ülkede, ekonomik ve toplumsal yaşamı kontrol etmek üzere yığınlar tarafından kurulmuş olan işçi ve köylü örgütlerince temsil edilen işçi ve köylü yığınlarına tam itaati.
Diğer bir deyişle, iç cephede (burjuva komplolar, karşı devrim hazırlığı) olduğu kadar temel askeri cephelerde karşı devrimle mücadeleden sorumlu devrimi savunma organı, tamamen işçi ve köylülerin üretim organlarının yetkisi altında olacaktır; söz konusu organ, yığınların bu organlarının iradesine itaat edecek ve siyasal doğrultusunu onlardan alacaktır.
Not: Belirli liberter komünist ilkelerle uygunluk içinde yönetilmesi gereken bu ordunun kendisi, bir ilkesel sorun olarak görülmemelidir. Bu ordu, devrimdeki askeri stratejinin, iç savaş sürecinin emekçilere kaçınılmaz olarak dayattığı stratejik bir önlemin ürünüdür. Fakat, bu önlem üzerine bugünden düşünmek gerekir. Devrimi koruma ve savunma aşamasında onarılması mümkün olmayacak yenilgilerden sakınmak için, bu sorun dikkatlice irdelenmelidir, çünkü, iç savaş sırasında alınacak yenilgiler toplumsal devrimin bütünü üzerinde yıkıcı sonuçlar yaratacaktır.
F. Örgütsel Bölüm
Yukarıda ifade edilmiş olan genel ve kurucu görüşler, anarşizmin devrimci güçlerinin örgütsel platformunu oluşturur.
Kesin bir taktik ve teorik yönelim içeren bu platform, örgütlü anarşist hareketin tüm militanlarının etrafında toplanacakları asgari platform olarak görünmektedir.
Bu platformun görevi, anarşist hareketin tüm sağlıklı unsurlarını, kalıcı bir temelde faaliyet yürüten ve ajitasyon yapan genel bir örgüte evrilmek üzere kendi etrafında toplamaktır; bu genel örgüt, Anarşistler Genel Birliği'dir. Tüm anarşist militan güçler, bu örgütün yaratılmasına yönelmelidirler.
Anarşistler Genel Birliğinin temel örgütsel ilkeleri aşağıdakiler gibi olmalıdır:
1. Teorik Birlik:
Teori, bireylerin ve örgütlerin faaliyetlerini belirli bir amaca giden yola kanalize eden gücü ifade eder. Doğal olarak, bu teori, Genel Birliğe bağlı tüm bireyler ve örgütler tarafından ortaklaşa paylaşılmalıdır. Genel Birliğin tüm faaliyeti, gerek genel gerekse ayrıntılı olarak, birlik tarafından geliştirilmiş teorik ilkelerle tam bir uyum içinde olmalıdır.
2. Taktik Birlik ya da Kolektif Eylem Yöntemi:
Aynı şekilde, Birlik içindeki ayrı birey ve grupların başvurdukları taktik yöntemler aynı olmalıdır; yani, hem birbirleriyle, hem de Birliğin genel teori ve taktiği ile uygunluk içinde bulunmalıdır.
Hareket içinde ortak bir taktik hattın olması, örgütün ve bütün hareketin varlığı açısından belirleyici bir öneme sahiptir: Bu, birbirine karşıt çeşitli taktiklerin yıkıcı etkilerini ortadan kaldırır, hareketin tüm güçlerini bir merkezde yoğunlaştırır, onları kararlaştırılmış bir hedefe giden aynı doğrultuya yöneltir.
3. Kolektif Sorumluluk:
Herkesin kendi kişisel sorumluluğuna göre hareket etmesi pratiği, anarşist hareketin saflarında kesinlikle kınanmalı ve reddedilmelidir. Toplumsal ve siyasal devrimci yaşam alanları, her şeyden önce, doğası gereği son derece kolektif bir niteliğe sahiptir. Bu alanlardaki toplumsal devrimci faaliyet, tek tek militanların kişisel sorumluluğu ilkesine dayandırılamaz.
Genel anarşist hareketin yürütme organı, Anarşist Birlik, sorumsuz bireyciliğe karşı kesin bir tavır alarak, kendi saflarına kolektif sorumluluk ilkesini aşılar: Birlik her üyenin devrimci ve siyasal faaliyetinden sorumlu olacaktır; yine her üye bir bütün olarak Birliğin devrimci ve siyasal faaliyetinden sorumlu olacaktır.
4. Federalizm
Anarşizm, gerek yığınların toplumsal yaşamı ve gerekse kendi siyasal eylemi alanında her zaman merkezi örgütü yadsımıştır. Merkezi sistem, her bireyin eleştirel duyarlığının, inisiyatif ve bağımsızlığının azaltılmasına, yığınların 'merkez'e körü körüne itaat etmesine dayanır. Bu sistemin doğal ve kaçınılmaz sonuçları, toplumsal yaşamın ve örgüt yaşamının köleleşmesi ve mekanikleşmesidir.
Anarşizm, her zaman, merkezciliğe karşı, bireylerin ve örgütlerin bağımsızlığını ve insiyatifini ortak davaya hizmetle uyumlu hale getiren federalizm ilkesini savunmuştur.
Her bireyin bağımsızlığı ve ileri düzeyde haklara sahip olmasi fikri ile toplumsal gereksinimlere ve zorunluluklara hizmeti birbirine uyumlu kılan federalizm, her bireyin yeteneklerinin sağlıklı bir şekilde cisimleşmesine olanak sağlar.
Fakat, federalist ilke, anarşist saflarda sık sık tahrifata uğratılmıştır: Sık, çok sık olarak, her şeyden önce bireyin kendi 'ego'sunu örgütsel görevlere ilişkin yükümlülüklerden bağışık olarak ifade etme hakkı olarak yorumlanmıştır.
Bu yanlış yorum, geçmişte hareketimizi örgütsüzleştirmiştir. Buna kararlı ve uzlaşmaz bir şekilde son vermenin zamanı gelmiştir.
Federasyon, bireylerin ve örgütlerin ortak bir amaç doğrultusunda kolektif çalışma yürütmeye yönelik özgür anlaşmasına işaret eder.
Ne var ki, böyle bir anlaşma ve buna dayanan federal birlik, mutlak koşul olarak, anlaşmanın katılımcılarının üstlenmiş oldukları görevleri tam olarak yerine getirmeleri ve ortak kararlara uymaları halinde bir kurmaca ya da yanılsama olmaktan çıkıp bir gerçeklik kazanır. Toplumsal bir projede, projenin üzerine dayandığı federal temel ne kadar geniş olursa olsun, alınan kararlar yaşama geçirilmedikçe, karar alma eyleminin anlamından söz edilemez. Bu, işçilere ve onların toplumsal devrimine ilişkin olarak sorumluluk üstlenmiş bir anarşist örgüt için daha da kabul edilmez bir durumdur. Dolayısıyla, federalist türden anarşist örgüt, her üyenin bağımsızlığını, özgür düşüncesini, bireysel özgürlük ve insiyatifini kabul ederken, her üyenin kararlaştırılmış örgütsel görevler üstlenmesini ve ortak kararların uygulanmasını talep eder.
Federalist ilke, ancak bu koşulla yaşam kazanır ve anarşist örgüt doğru biçimde işlev görerek kendisini saptanmış hedefe doğru harekete geçirir.
Anarşistler Genel Birliği fikri, koordinasyon ve anarşist hareketin tüm güçlerinin uyumu sorununu gündeme getirir.
Birliğe bağlı her örgüt, ortak organizmanın yaşamsal bir hücresini temsil eder. Her hücre, örgütün siyasal ve teknik çalışmasına rehberlik eden ve ona işlerlik kazandıran kendi sekreteryasına sahip olmalıdır.
Birliğe bağlı tüm örgütlerin faaliyetlerinin koordinasyonu düşüncesinden hareketle, özel bir organ yaratılacaktır: Birlik Yürütme Komitesi. Bu komite, şu işlevlerin görülmesinden sorumlu olacaktır: Birlik tarafından alınmış kararların uygulanması; tek tek örgütlerin Birliğin teorik görüşleri ve genel taktik hattı ile uygunluk içindeki faaliyetlerinin teorik ve örgütsel uyarlanmasını sağlama; hareketin genel durumuna gözcülük etme; Birlik içindeki tüm örgütler arasında ve diğer örgütlerle işlevsel ve örgütsel bağlar geliştirme.
Yürütme komitesinin yetki, sorumluluk ve pratik görevleri, Birlik kongreleri tarafından kararlaştırılır.
Anarşistler Genel Birliği, somut ve birlikte kararlaştırılmış bir amaca sahiptir. Birlik, toplumsal devrimin başarısı adına, her şeyden önce, işçiler ve köylüler arasındaki en devrimci ve en eleştirel unsurları kendisine çekmeli ve onları kendi bünyesine dahil etmelidir.
Anarşistler Genel Birliği, toplumsal devrim fikrini yüceltip öne çıkaran, sınıflı toplumun ortadan kaldırılmasını arzulayan anti-otoriter bir örgüt olarak, esas olarak şu iki sınıfa eşit ölçüde dayanır: işçiler ve köylüler. Bu iki sınıfın kurtuluşuna eşit ölçüde vurgu yapar.
İşçilerin sendikalarına ve şehirlerdeki devrimci örgütlerine gelince; Anarşistler Genel Birliği, tüm çabasını bunların öncüsü ve teorik rehberi haline gelebilmek için harcamak zorundadır.
Aynı görev, sömürülen köylü yığınları için de geçerlidir. Birlik, devrimci işçi sendikalarıyla aynı rolü oynayacak devrimci köylülerin ekonomik örgütlerinden kurulu bir ağ, yanısıra, anti-otoriter ilkelere dayanan özgül bir köylü birliği kurmak için çalışır.
Emekçi halk yığınlarından doğan Genel Birlik, bunların yaşamının her görünümüne katılmalı, her fırsatta bunlara örgütlülük, kararlılık ve savaşım ruhu aşılamalıdır. Birlik, emeğin toplumsal devrimindeki görevini, üstlenmiş olduğu teorik ve tarihsel misyonu ancak bu şekilde yerine getirebilir ve onların kurtuluş sürecinin örgütlü öncüsü durumuna gelebilir.
Nestor Makhno, Ida Mett, Piotr Archinov, Valevsky, Linsky
Kaynak: This page is part of the Revolt collection
Birkaç yıl önce, Friedrich Engels’in ölmesinin hemen ardından, Marksist topluluğun önde gelen üyelerinden birisi olan Bay Eduard Bernstein dikkate değer bulgularıyla meslekdaşlarını şaşkına çevirdi. Bernstein, materyalist tarih yorumunun, Marksist artı değer ve sermayenin yoğunlaşması kuramının doğruluğu hakkındaki kuşkularını kamuoyuna açıkladı. Diyalektik yönteme saldıracak kadar ileri giderek eleştirel bir sosyalizmden bahsetmenin imkansız olduğu sonucuna vardı. İhtiyatlı birisi olan Bernstein, Marksist ruhbanlığın korkusuyla Engels’in ölümüne kadar keşiflerini kendisine sakladı, ancak ölümünden sonra kamuoyuna açıkladı. Ancak aldığı bu tedbir bile onu kurtaramadı, her yönden saldırıya maruz kaldı. Kautsky bu itizaline [heresy, dince kabul edilmiş görüşlere aykırı bir görüş] karşı bir kitap yazdı, ve zavallı Eduard Hannover Kongresi’nde ahlakça zayıf, müzmin bir günahkar olduğunu ve bilimsel çoğunluğun kararına boyun eğeceğini açıklamaya mecbur bırakıldı.
Her şeye karşın, Bernstein yeni bir vahiyle ortaya çıkmamıştı. Marksist öğretinin temellerine karşı ortaya koyduğu mantık, marksist kilisenin inançlı bir havarisiyken bile vardı. Söz konusu argümanlar anarşist yazından aşırılmıştı, burada dikkate değer yegane nokta bunları ilk defa çok tanınan bir sosyal demokratın kullanmasıydı. Aklı başında hiç kimse Berstein’ın eleştirisinin marksist kampta unutulmaz bir etki bıraktığını inkar etmeyecektir: Bernstein, Karl Marks’ın metafiziksel iktisadının en önemli temellerine darbe indirmişti, ve ortodoks marksizmin en saygıdeğer temsilcilerinin ayağa kalkması şaşırtıcı değildi.
Daha önemli olan bir krizin tam ortasına denk elmeseydi, bunların hiçbirisi o kadar ciddi olmayacaktı. Neredeyse bir yüzyıl boyunca marksistler, Marks ve Engels’in sözde bilimsel sosyalizm denilen şeyin kaşifleri oldukları fikrini ileri sürmekten geri durmadılar; ütopyacı sosyalistler ile marksistlerin bilimsel sosyalizmi arasında suni bir ayrım (yalnızca ikincilerin hayallerinde var olan bir ayrım) icat edildi. Almanca konuşulan ülkelerde sosyalist yazın, her sosyal demokratın Marks ve Engels’in bilimsel keşiflerinin saf ve son derece orijinal bir ürünü olarak kabul ettiği marksist kuramın tekeline sokulmuştu.
Ancak bu yanılsama da tarihe karıştı: modern tarihsel incelemeler, bilimsel sosyalizmin eski İngiliz ve Fransız sosyalistlerinden geldiğini, ve Marks ile Engels’in başkaların beyinlerini aşırmakta usta olduklarını hiçbir soru işareti bırakmayacak şekilde saptadı. 1848 devrimlerinden sonra Avrupa’da feci bir gericilik başlamıştı: Kutsal İttifak, Fransa, Belçika, İngiltere, Almanya, İspanya ve İtalya’da oldukça zengin bir yazın üreten sosyalist düşünceyi boğmak niyetiyle ağlarını her ülkeye atmaya başlamıştı. Bu yazın, bu bilgisizlik taraftarlığı [obscurantism, bilimsel düşünceye karşı olma] döneminde neredeyse tamamen unutulmaya yüz tutmuştu. En önemli eserlerden birçoğu, belli bazı halk kütüphanelerinin veya özel şahısların koleksiyonlarının sakinliğinde sığınacak bir yer bulana değin tahrip edildi ve geriye sadece birkaç örnek kaldı.
Bu yazın ancak ondokuzuncu yüzyılın sonu ile yirminci yüzyılın başına doğru yeniden keşfedilebildi; ve bugünlerde, Fourier ile Saint Simon’u takip eden okulların eski yazılarında, veya Considerant, Demasi, Mey ve diğer birçoklarının eserlerinde verimli fikirler bulunuyor. Tüm bu olguların sistematik bir modeliyle ilk defa ortaya çıkan eski arkadaşlarımızdan birisi W. Tcherkesoff oldu: o, uzun süreden beridir Marks ile Engels’in entelektüel mirasına ait olarak görülen kuramların mucitlerinin onlar olmadığını gösterdi ; [1] En ünlü marksist eserlerden bazılarının –örneğin Komünist Manifesto– aslında Marks ile Engels’in Fransızcadan yaptıkları serbest çeviriler olduğunu ispatlayacak kadar ileri gitti. Ve Tcherkesoff, ortaya çıkması Marks ve Engels’in broşürünün yazılmasının beş yıl öncesine denk düşen Victor Considerant’ın Demokrasi Manifestosu ile Komünist Manifasto arasında karşılaştırmalar yapma fırsatı bulmasının ardından, Komünist Manifesto’ya yönelik iddialarının İtalyan sosyal demokratlarının merkezi yayın organı olan Avanti tarafından kabul edilmesiyle bir zafer kazandı . [2]
Komünist Manifesto bilimsel sosyalizmin ilk eserlerinden birisi olarak görülür; ve içeriği, marksizmin Fourier’i ütopyacı sosyalistler içinde sınıflandırması nedeniyle, bir “ütopyacı”nın yazılarından alınmıştı. Bu hayal edilebilecek en zalim ironilerden birisidir, ve hiç şüphe yok ki marksizmin bilimsel değeri için bir referans değildir. Victor Considerant, Marks’ın haberdar olduğu en iyi sosyalist yazarlardan birisiydi: sosyalist olmadan önce bile ondan söz ediyordu. 1842’de Allgemeine Zeitung, Marks’ın baş editörlüğünü yaptığı Rheinische Zeitung’a, komünizm taraftarı olduğu suçlamasıyla saldırdı. Marks buna bir baş makaleyle cevap verdi: “Leroux’un, Considerant’ın eserleri gibi eserler ve herşeyden öte Proudhon’un etkileyici kitabı yüzeysel bir şekilde eleştirilemez; eleştirilmeden önce uzun ve dikkatli bir şekilde incelenmeleri gerekir”. [3]
Marks’ın entelektüel gelişimi Fransız sosyalizminden oldukça etkilenmişti; ancak Fransa’daki tüm sosyalist yazarlar arasında, düşünceleri üzerinde en güçlü etkisi olan kişi P. J. Proudhon idi. Hatta Proudhon’un Mülkiyet Nedir? kitabının Marks’ın sosyalizmi kucaklamasına yol açtığı da gayet açıktır. [Bu kitaptaki] ulusal ekonomiye ve çeşitli sosyalist eğilimlere ilişkin eleştirel gözlemler Marks’ın önünde yepyeni bir dünya açtı, ve Marks’ın zihni en çok da parlak [inspired, deha] Fransız sosyalistinin geliştirdiği artı değer kuramının etkisinde kaldı. Marksistlerimizin çok gurur duydukları muhteşem “bilimsel keşif” artı değer doktrininin kökenlerini Proudhon’un yazılarında bulabiliriz. Marks’ın, daha sonra İngiliz sosyalistleri Bray ve Thompson’u inceleyerek bazı değişiklikler yaptığı bu kurama aşinalığı Proudhon sayesindeydi.
Marks hatta Proudhon’un muazzam bilimsel önemini açıkça teslim etmişti; ve, bugün baskısı tükenmiş özel bir kitapta Proudhon’un eseri Mülkiyet Nedir?’den “Fransız proletaryasının ilk bilimsel manifestosu” diye bahseder. Marksizmin resmi temsilcileri akıl hocalarının eserlerini her dilde yaymak için her türlü çabayı gösterirken, bu eser marksistlerce ne yeniden basılmış, ne de başka bir dile tercüme edilmiştir. Bu kitap unutulmuştur ve sebebi de şudur: bunun basılması, Marks’ın anarşizmin önde gelen kuramcısına yönelik daha sonra yazdıklarının saçmalığını ve alakasızlığını tüm dünyaya gösterecekti.
Marks yalnızca Proudhon’un ekonomiye ilişkin fikirlerinden etkilenmekle kalmadı, aynı zamanda büyük Fransız sosyalistinin anarşist kuramlarının etkisi altında kalarak, devlete karşı saldırdığı dönemdeki eserlerinden birisinde bunu Proudhon’un yaptığı tarzda yaptı.
II
Marks’ın bir sosyalist olarak evrimini ciddi bir şekilde inceleyen herkes, onu sosyalizme yönelten şeyin Proudhon’un çalışması Mülkiyet Nedir? olduğunu kabul etmek zorundadır. Bu evrimin ayrıntıları hakkında tam bilgisi olmayanlar ve Marks ile Engels’in erken dönem sosyalist eserlerini okuma fırsatı olmayanlar için bu iddia yersiz ve olasılık dışı gözükecektir. Çünkü, Marks, daha sonraki eserlerinde Proudhon’dan sert ve alaycı bir şekilde bahseder, ve bu eserler sosyal demokrasinin defalarca basmayı seçtiği eserlerdir.
Bu yolla, Marks’ın başından itibaren Proudhon’un kuramsal bir karşıtı olduğu, ve ikisi arasında hiçbir ortak zemin olmadığı şeklindeki inanç yavaş yavaş oluşturuldu. Ve, gerçeği söylemek gerekirse, Marks’ın Komünist Manifesto’da, Felsefenin Sefaleti’nde veya Proudhon’un ölümünün hemen ardından Berlin’de Sozialdemokrat’da yayınlanan anma yazısında Proudhon hakkında yazdıklarına bakılırsa aksini düşünmek imkansızdır.
Marks, Felsefenin Sefaleti’nde, Proudhon’un fikirlerinin değersiz olduğunu, onu ne bir sosyalist ne de bir politik iktisat [ekonomi politik] tenkitçisi olarak saymadığını göstermek amacıyla hiçbir şeyden sakınmadan Proudhon’a en aşağılık şekilde saldırır.
“Bay Proudhon Avrupa’da özellikle yanlış anlaşılma talihsizliğine maruz kaldığını söylüyor. Fransa’da, kötü bir iktisatçı olma hakkı vardır, çünkü iyi bir Alman felsefecisi olarak nam salmıştır. Almanya’da, kötü bir felsefeci olma hakkı vardır, çünkü en muktedir Fransız iktisatçılarından birisi olarak nam salmıştır. Aynı anda hem Alman hem de iktisatçı olarak, bu çifte hatayı protesto etmeyi arzuluyoruz.” [4]
Ve Marks daha da ileri gider: Hiçbir delil göstermeksizin Proudhon’u İngiliz iktisatçı Bray’in fikirlerini aşırmakla [plagiarise, başkasının fikirlerini kendi fikirleri gibi yazma, intihal] suçlar. Şöyle yazar:
“Bray’in kitabında [5] Bay Proudhon’un tüm geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki eserlerinin anahtarını bulduğumuza inanıyoruz.”
Başkalarının fikirlerini çok sık kullanan ve [yazdığı] Komünist Manifesto aslında Victor Considerant’ın Demokrasi Manifestosu’nun bir kopyası olan Marks’ın başkalarını intihalle suçlaması ilginçtir.
Ancak gelin kaldığımız yerden devam edelim. Marks, Komünist Manifesto’da, Proudhon’u bir muhafazakar, bir burjuva karakter olarak resmeder. [6] Sozialdemokrat’da (1865) yazdığı anma yazısında şunları görebiliriz:
“Politik iktisadın katı bilimsel tarihinde, bu kitaptan (yani Mülkiyet Nedir?) bahsedilmeye nadiren layık olacaktır. Çünkü bu gibi sansasyonelist eserler, roman dünyasında oynadıkları rolün aynısını bilimlerde de oynarlar.”
Ve bu anma yazısında Marks, Felsefenin Sefaleti’nde zaten dile getirdiği görüşünü, yani Proudhon’un bir sosyalist ve iktisatçı olarak değersiz olduğu iddiasını yineler.
Marks tarafından Proudhon’a yöneltilen bu gibi suçlamaların ancak kendisi ile büyük Fransız yazarı arasında kesinlikle hiçbir ortak zemin varolmadığı sanısını, daha doğrusu kanaatını yayabileceğini anlamak zor değildir. Proudhon Almanya’da neredeyse hiç tanınmıyordu. 1840’lar civarında basılan eserlerinin Alman baskıları tükenmişti. Almanya’da yeniden basılan tek kitabı Mülkiyet Nedir? idi, ve o da az sayıda basılmıştı. Bu, Marks’ın bir sosyalist olarak erken dönem gelişimine dair tüm izleri silebilmesini açıklar. Başlangıçta Proudhon’a karşı tavrının nasıl olduğunu yukarıda görmüştük, ve çıkaracağımız sonuçlar iddialarımızı doğrulayacak.
Alman demokrasisinin önde gelen gazetelerinden birisi olan Rheinische Zeitung’un baş editörü olarak Marks, henüz kendisini sosyalist davaya adamamış olsa da Fransa’nın en önemli sosyalist yazarlarından haberdar olmuştu. Onun Victor Considerant, Pierre Lerroux ve Proudhon’dan bahsettiği bir alıntıya yukarıda yer vermiştik, ve Considerant ile Proudhon’un onu sosyalizme cezbeden akıl hocaları [mentor] olduğu şüphesizdir. Hiç şüphe yok ki, Mülkiyet Nedir? Marks’ın sosyalist olarak gelişimi üzerindeki başlıca etki kaynağıdır; bu nedenle, bahsedilen gazetede parlak Proudhon’dan “sosyalist yazarların en tutarlısı ve en zekisi” diye bahseder. [7] 1843’de, Prusya sansürü Rheinische Zeitung’u susturur, Marks ülkeyi terk eder ve sosyalizme yönelişi de bu dönemde olur. Bu kayma, ünlü yazar Arnold Ruge’a yazdığı mektuplarda, ve Friedrich Engels ile ortaklaşa yazdığı Kutsal Aile, Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi’nde daha da fazla belirgindir. Kitap, Alman düşünür Bruno Bauer’in başını çektiği eğilimle tartışmak amacıyla 1845’de piyasaya çıkar. [8] Kitap, felsefi konuların yanı sıra, aynı zamanda politik iktisat ve sosyalizmle de uğraşır, ve bizi özellikle ilgilendirenler de bu kısımlardır.
Kutsal Aile, Marks ve Engels’in basılan tüm eserler arasında diğer dillere çevrilmeyen ve Alman sosyalistlerinin yeniden basmadığı tek eserdir. Marks ve Engels’in edebi vasiyetinin uygulayıcısı olan Franz Mehring, Alman sosyalist partisinin desteğiyle, aktif sosyalistler olarak ilk yıllarda diğer eserlerle birlikte Kutsal Aile’yi de basmıştır, bu doğru; ancak, bu ilk basılmasından altmış yıl sonra yapıldı, ve ayrıca çalışan bir insan için çok pahalı olduğu için yayınlanmasında uzmanlar dikkate alınmıştı. Bundan başka, Proudhon Almanya’da o kadar az biliniyordu ki, Marks’ın onun hakkında ilk ifade ettiği görüşleriyle daha sonrakiler arasında derin bir uçurum olduğunun ancak çok az kişi farkına vardı.
Ve yine de kitap açık bir şekilde Marks’ın sosyalizminin gelişimini ve Proudhon’un bu gelişim üzerindeki güçlü etkisini gösterir. Marks, Kutsal Aile’de, Marksistlerin daha sonra akıl hocalarına atfedecekleri tüm meziyetlerin Proudhon’da olduğunu teslim ediyordu.
Buna ilişkin olarak sayfa 36’da [Marks’ın] neler söylediğine bakalım:
“Politik iktisada ilişkin tüm bilimsel incelemeler özel mülkiyeti verili olarak kabul eder. Bu temel öncül onlara göre daha fazla incelemelerine gerek olmayan, su götürmez bir olgudur; aslında Say’in naifçe kabul ettiği gibi yalnızca “ACCIDENTELLEMENT” olarak [kaza sonucu, rastlantı eseri ortaya çıkan] bahsedilen bir olgudur. [9] Ancak Proudhon, ÖZEL MÜLKİYETİN politik iktisadının temellerine ilişkin cesur, acımasız ve aynı zamanda bilimsel olan ilk incelemeyi yapar. Onun gerçekleştirdiği büyük bir bilimsel ilerlemedir, politik iktisadı devrimcileştiren ve ilk defa gerçek politik iktisat bilimini mümkün hale getiren bir ilerlemedir. Proudhon’un Mülkiyet Nedir?’i, Sieyes’in What is Third Estate?’inin modern siyaset için önemli olması kadar modern politik iktisat için önemlidir.”
Marks’ın bu sözlerini büyük anarşist kuramcı hakkında daha sonra söyledikleriyle karşılaştırmak ilginç olacaktır. [Marks,] Kutsal Aile’de, Mülkiyet Nedir?’in özel mülkiyetin ilk bilimsel analizi olduğunu ve milli ekonomi dışında ilk gerçek bilimin yapılmasını mümkün kıldığını söyler; ancak aynı Marks, Sozialdemokrat’daki iyi bilinen anma yazısında ekonominin katı bilimsel tarihinde bu eserden bahsedilmesine bile gerek olmadığını iddia eder.
Bu türden bir çelişkinin arkasında ne yatmaktadır? Bu, sözde bilimsel sosyalizmin temsilcilerinin açıklığa kavuşturması gereken bir şeydir. Gerçek anlamda tek bir cevap vardır: Marks, gözden geçirdiği bir kaynağı saklamak istemiştir. Bu soru üzerine çalışma yapan ve partizanca bağlılığın altında ezilmemiş olan herkes bu açıklamanın hayali olmadığını kabul etmelidir.
Ancak gelin Marks’ın Proudhon’un tarihsel önemine ilişkin neler dediğine bir kere daha kulak verelim. Aynı eserin 52. sayfasında şunları okuyabiliyoruz:
“Proudhon yalnızca proletarların çıkarları doğrultusunda yazmamıştı, o aynı zamanda bir proletar, bir ouvrier [işçi, iş yapan] idi. Eseri Fransız proletaryasının bilimsel manifestosudur.”
Burada, görebileceğimiz üzere, Marks, oldukça açık bir şekilde, Proudhon’un proletarya sosyalizminin taraftarı olduğunu, ve eserinin Fransız proletaryasının bilimsel manifestosunu temsil ettiğini ifade ediyor. Öte yandan, Komünist Manifesto’da ise Proudhon’un muhafazakar, burjuva sosyalizminin canlı bir simgesi [incarnation] olduğu konusunda bizi temin ediyor. Bundan daha keskin bir karşıtlık olabilir mi? Kime inanacağız, Kutsal Aile’nin Marks’ına mı, yoksa Komünist Manifesto’nun yazarına mı? Ve bu farklılık [çelişme] nasıl oluyor? Kendi kendimize bir kere daha sorduğumuz bir soru bu, ve doğaldır ki cevabı da eskisinin aynısı: Marks, Proudhon’a borçlu olduğu şeyleri herkesten gizlemek istemişti, ve bu amaca hizmet edecek her araç mübahtı. Olası başka bir açıklama yok; Marks’ın daha sonra Bakunin’le çatışmasında kullandığı araçlar, seçiminde pek de vicdanlı davranmadığının kanıtıdır.
“Bir yandan idarenin amacı ile iyi niyeti arasındaki, öte yandan ise bunun araçları ve olanakları arasındaki çelişki, –[devlet] kendi kendini sona erdirmedikçe— devlet tarafından sona erdirilemez, çünkü o bu çelişkiye dayanmaktadır. Devlet, kamusal ile özel yaşam arasındaki çelişkiye, genel çıkarlar ile özel çıkarlar arasındaki çelişkiye dayanır. Bu nedenle, idare kendisini resmi ve olumsuz bir faaliyetle sınırlamalıdır, çünkü sivil yaşamın ve emeğin başladığı yerde idarenin iktidarı sona erer. Aslında, bu sivil yaşamın, bu özel mülkiyetin, bu ticaretin, bu sanayinin, çeşitli yurttaş çevrelerinin bu ortaklaşa yağmasının toplumsal ilişkileri engelleyen [unsocial] mizacından kaynaklanan sonuçlarla karşı karşıyayken, tüm bu sonuçlarla karşı karşıyayken, [kifayetsizlik, iyi bir şey yapmaya gücü yetmeyen anlamında] iktidarsızlık idarenin doğal yasasıdır. Bu parçalanma, bu şerefsizlik, sivil toplumun bu köleliği modern devletin dayandığı doğal temeldir –aynen köleci sivil toplumunun antik toplum devletinin dayandığı doğal temel olması gibi. Devletin varlığı ile köleliğin varlığı birbirinden ayrılamaz. Antik devlet ve antik kölelik, bu apaçık klasik karşıtlar; modern devlet ile modern ticari dünyanın, bu ikiyüzlü Hristiyan karşıtların, sıkı sıkıya birbirlerine perçinlenmesi kadar perçinlenmemişti.”
Marks’ın daha sonraki öğretileri bağlamında fazlasıyla acayip gözüken, devletin mizacına ilişkin özünde anarşist olan bu eleştiri, onun erken dönem sosyalist evrimindeki anarşistik köklerin açık bir delilidir. Söz konusu makale, Proudhon’un devlet eleştirisinin –ilk olarak ünlü kitabı Mülkiyet Nedir?’de ortaya konan eleştirisi– kavramlarını yansıtmaktadır. Bu ölümsüz eser, [Marks’ın] sosyalist faaliyetinin ilk dönemlerini reddetmeye yönelik göstermiş olduğu tüm çabaya karşın –üstelik de bunu soylu yöntemlerle yapmamıştır, Alman komünist evrimi üzerinde belirleyici bir etki yapmıştı. Tabii ki, bu konuda marksistler ustalarını destekler, ve böylece de, Marks ile Proudhon arasındaki ilk ilişkilere dair yanlış bir tarihsel görüş yavaş yavaş inşa edilir.
Özellikle Almanya’da, çünkü Proudhon orada neredeyse tanınmamaktadır, bu konudaki en katıksız maksatlı yanlış tanıtımlar bile ortalıkta dolaşabiliyor. Ancak, eski sosyalist yazarların önemli eserleri daha fazla bilinir oldukça, bilimsel sosyalizmin –marksist okulun muazzam “ünü”nden ve ilk dönemlere ait sosyalist yazını unutulmaya mahkum eden diğer etkenlerden ötürü– uzunca bir süre unutulmuşluğa terk edilen “ütopyacılar”a ne kadar çok şey borçlu olduğu da daha fazla anlaşılacaktır. Marks’ın en önemli öğretmenlerinden birisi ve onun daha sonraki gelişiminin temellerini hazırlayan kişi, yasalcı sosyalistlerin fazlasıyla iftira attığı ve yanlış anladığı anarşist Proudhon’dan başkası değildi.
III
Marks’ın bu dönemdeki siyasi yazıları, örneğin Paris’teki Vorwaerts’de basılan makalesi, onun Proudhon’un düşüncesinden ve hatta anarşist fikirlerden ne kadar etkilenmiş olduğunu gösterir.
Vorwaerts, Fransız başkentinde Heinrich Bernstein’in yönetimi altında 1844’de ortaya çıkan bir süreli yayındı. İlk başlarda yalnızca liberal bir görünüşe sahipti. Ancak daha sonra, Anales Germano Francaises’in ortadan kaybolmasının ardından, Bernstein, ilk [derginin] katılımcılarıyla kendisini sosyalizm davasına kazandıran bu sonraki [derginin katılımcıları] arasında bağlantı kurdu. Bundan sonra da Vorwaerts sosyalizmin resmi sözcüsü haline geldi, ve aralarında Bakunin, Marks, Engels, Heinrich Heine, Georg Herwegh vb. kimselerinin olduğu kişiler katkılarını A. Ruge’nin bu son dönem yayınına yaptılar.
63. sayıda (7 Ağustos 1844) Marks, “‘Prusya Kralı ve Sosyal Reform’ Makalesi Üzerine Eleştirel Notlar” başlıklı bir polemik çalışması yayınladı. Bu yazıda, devletin mizacını inceliyor, onun toplumsal sefaleti azaltmak ve yoksulluğu ortadan kaldırmaktaki tam kifayetsizliğini gösteriyordu. Yazarın makalesi boyunca belirttiği fikirler, Proudhon, Bakunin ve diğer anarşizm kuramcılarının bu bağlamda belirttikleri düşüncelerle tamamen uyum içinde olan anarşist fikirlerdi. Okuyucular, Marks’ın çalışmasından yapacağımız şu alıntıdan kendileri bir yargıya varabilirler:
“Devlet … toplumsal illetlerin kaynağını asla ‘devlet ve toplumun sistem’de görmez. Siyasi partilerin olduğu yerde, her parti, her türden kötülüğün köklerini kendisinde değil devletin dümenini elinde tutan karşı partide görür. Radikal ve devrimci siyasetçiler bile kötülüğün kökünü devletin temel mizacında değil, kendilerinin başka bir devlet biçimiyle değiştirmek istedikleri belirli bir devlet biçiminde görür.
Siyasi bakış açısına göre, devlet ile toplumun sistemi iki farklı şey değildir. Devlet, toplumun sistemidir. Devlet toplumsal kusurların varlığını kabul ettiği ölçüde, bunların sebeplerini ya hiçbir insan erkinin kontrol edemediği doğa kanunlarında, veya devlete dayanmayan özel yaşamda, veyahut da kendinin bağlı olmadığı idarenin uygunsuz faaliyetinde görür. Böylece, İngiltere yoksulluğun sebebini doğa yasasında görür, ki buna göre nüfus daima geçim araçlarının üzerinde olmalıdır. Öte yandan, İngiltere dilenciliği yoksulların kötü niyetleriyle açıklar, aynen Prusya Kralının bunu zenginlerin Hristiyanlığa aykırı duygularıyla açıklaması gibi, aynen onu mülk sahiplerinin şüphelenilen karşı-devrimci mentalitesiyle açıklayan konvansiyon gibi. Bu nedenle, İngiltere yoksulları cezalandırır, Prusya Kralı zenginlerin kulaklarını çeker, konvansiyon mülkiyet sahiplerinin kellerini uçurur.
Son olarak, her devlet sebebi idarenin tesadüfi veya kasıtlı noksanlıklarında arar, ve bu nedenle de onun hastalıklarının çaresini idarenin alacağı önlemlerde görür. Neden? Çünkü idare devletin örgütleyici faaliyetidir de ondan.”
IV
Karl Marks, 20 Temmuz 1870’de, Friedrich Engels’e şunları yazıyordu:
“Fransızların büyük bir yenilgiye [köteğe] ihtiyaçları var. Eğer Prusyalılar zafer kazanırlarsa, devlet gücünün merkezileşmesi Alman işçi sınıfının merkezileşmesi açısından yararlı olacaktır; dahası, Alman üstünlüğü Batı Avrupa işçi hareketinin ağırlık merkezini Fransa’dan Almanya’ya kaydıracaktır. Ve, Alman işçi sınıfının kuramda ve örgütlenmede Fransızlardan üstün olduğunu görmek için hareketin 1866 ile bugünkü [durumunun] karşılaştırmasını yapmak yeterli olacaktır. [Almanya’nın] dünya sahnesinde Fransızlara hakim olması aynı zamanda bizim kuramımızın Proudhon ve benzerlerininkine hakim olması anlamına gelecektir.”
Marks haklıydı: Almanya’nın Fransa karşısındaki zaferi Avrupa işçi hareketi tarihinde yeni bir yönelim anlamına geldi. Latin ülkelerinin devrimci ve liberal sosyalizmi, yerini marksizmin devletçi, anti-anarşist kuramına bırakarak, sahnenin dışına itildi. Aslında teolojik bir ifade şekli türlüsünden ve kaderci bir sofizmden [sophism, bir şeyi yanlış varsayımlara dayanarak oluşturma] daha fazlası değilken toplumsal gerçekliğin tüm bilgisine sahip olduğunu iddia eden yeni bir demirden dogmatizm, canlı, yaratıcı sosyalizmin gelişimini kesintiye uğrattı; onu gerçekten sosyalist olan düşüncenin mezarlığına dönüştü.
Fikirlerle birlikte sosyalist hareketin yönetemleri de değişti. Proganda ve –enternasyonalistlerin geleceğin toplumunun embriyosu ve üretim ile değişim araçlarının toplumsallaştırılmasına uygun organlar olarak değerlendirdikleri– ekonomik mücadelenin örgütlenmesi amaçlı devrimci grupların yerini sosyalist partilerin, proletaryanın parlamenter temsilinin aldığı bir çağ geldi. Yavaş yavaş işçilerin toprağı ve atölyeleri ele geçirmeye yönlendiren eski sosyalist eğitim unutuldu; en yüksek ülkü olarak siyasi iktidarın ele geçirilmesini hedefleyen yeni bir parti disiplini bunun yerini aldı.
Marks’ın önemli muhalifi Bakunin, pozisyondaki bu kaymayı açık bir şekilde gördü, ve keder dolu kalbiyle Almanya’nın zaferi ve Komün’ün düşmesiyle Avrupa’da yeni bir tarih sayfası açıldığını tahmin etti. Fiziksel olarak tükenmiş ve yüzünde ölüm okunurken, 11 Kasım 1874’de şu önemli satırları Ogarev’e yazdırdı:
“Militarizm, polis yönetimi ve finans tekelinin Yeni Devlet adı altında tek bir sistem içinde kaynaşmasından başka bir şey olmayan olan Bismarskçılık her yeri fethediyor. Ancak, belki on veya onbeş yıl içerisinde insan türünün istikrarsız evrimi bir kere daha zafer yollarını aydınlatacak.” Bu olayda Bakunin hatalıydı, dünyanın yaşadığı feci bir kıyametin tam ortasında Birmarskçılık’ın devrileceği zamana kadar yarım yüzyıl geçmesi gerekeceğini hesaplayamamıştı.
V
1871’deki Almanya’nın zaferi ile Komün’ün düşmesinin eski Enternasyonal’in yok olmasının işaretleri olması gibi, 1914’ün Büyük Savaşı da siyasi sosyalizmin iflasının ifşa edilmesi oldu.
Ve ardından, ancak eski sosyalist hareket hakkındaki tam bir cehaletle açıklanabilecek olan garip ve zaman zaman gerçekten de gülünç derecede acayip bir şey oldu.
Bolşevikler, bağımsızlar, komünistler ve benzerleri, hiç durmaksızın, eski sosyal demokrasinin varislerini marksizmin ilkelerinin saflığını utanç verici bir şekilde kirletmekle suçladılar. Onları, hem sosyalist hareketi burjuva parlamentarizminin bataklığına saplamakla, hem de Marks ile Engels’in Devlet’e, vs. vs. şeylere karşı tavırlarını yanlış yorumlamakla suçladılar. Bolşeviklerin ruhani lideri Nikolay Lenin suçlamalarını sağlam bir temele oturtmaya çalışarak, müritlerine göre marksizmin gerçek ve saf bir yorumlaması olan ünlü kitabı Devlet ve Devrim’i yazdı. Lenin, mükemmel bir şekilde düzenlenmiş alıntı seçimleriyle, “bilimsel sosyalizmin kurucuları”nın her zaman demokrasinin ve parlamenter bataklığın açık düşmanları olduklarını, ve onların tüm çabalarının hedefinde devletin yok edilmesi olduğunu göstermeye çalışır.
Lenin’in bunu ancak yakın bir zamanda, tüm beklentilerin aksine partisinin Kurucu Meclis seçimlerinde azınlıkta kalmasının ardından keşfettiği unutulmamalıdır. O zamana kadar, Bolşevikler de aynen diğer partiler gibi seçimlere katılıyor, demokrasinin ilkeleriyle çatışmamaya dikkat ediyorlardı. 1917’deki son Kurucu Meclis seçimlerine, ezici bir çoğunluk elde etmek ümidiyle tantanalı bir programla katılmışlardı. Ancak, tüm bunlara karşın kendilerini azınlıkta bulduklarında, Lenin’in kişisel olarak kendisini haklı çıkarmak için Devlet ve Devrim’i yazmasıyla birlikte, demokrasiye karşı savaş açtılar ve Kurucu Meclis’i dağıttılar.
VI
Hiç şüphesiz ki, Lenin’in işi kolay değildi: bir yandan, anarşistlerin anti-devletçi eğilimlerine karşı cüretkar tavizler vermek zorundaydı, öte yandan ise, tavrının hiç bir şekilde anarşist olmadığını, tamamen marksist olduğunu göstermek zorundaydı. Bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak, eseri sağlıklı insan düşüncesinin tüm mantığına aykırı olan hatalarla doludur. Marks’da olduğu varsayılan anti-devletçi eğilimi mümkün olduğunca vurgulama arzusuna ilişkin bir örnek bunu göstermeye yeterli olacaktır; Lenin, Marks’ın asalak devleti yok etmeye başlayan Komün’e verdiği desteği gösteren Fransa’da İç Savaş’dan ünlü pasajı aktarır. Ancak Lenin Marks’ın bunu söylerken, o zaman oldukça şiddetli bir çatışma içinde olduğu Bakunin’in destekçilerine karşı tavizler vermek zorunda kaldığını, daha önce söyledikleriyle açık bir çelişki içinde olduğunu hatırlama zahmetine katlanmaz.
Ve belli başlı sosyalistlere sempati duyduğundan kuşku edilemeyecek olan Franz Mehring bile son kitabı Karl Marks’da bunun bir taviz olduğunu kabul etmek zorunda kalmış, şöyle demişti: “Bu eserdeki ayrıntılar ne kadar gerçek olursa olsun, içindeki düşüncenin Marks ile Engels’in çeyrek yüzyıl önce Komünist Manifesto’nun [yazılmasından] beridir savundukları tüm görüşlerle çelişkili olan şeyler içerdiğine şüphe yoktur.”
Bakunin o zaman şunları söylerken haklıydı: “Silahlı isyan içindeki Komün’ün resmi o kadar etkileyiciydi ki, Paris devriminin fikirlerini tamamen alt üst ettiği marksistler bile Komün’ün eylemlerini saygıyla selamlamak zorunda kalmışlardı. Bundan daha fazlasını da yaptılar; mantığa ve bilinen kanaatlerine tamamen aykırı bir şekilde kendilerini Komün ile ilişkilendirmek, onun ilke ve özlemlerini kabullenmek zorunda kaldılar. Bu komik, ancak gerekli bir karnaval oyunuydu. Çünkü Devrim öyle bir çoşkunluk yaratmıştı ki, dogmalarının fildişi kulesine geri çekilmeye çalışmış olsaydılar her yerde reddedilecek ve kabul görmeyeceklerdi.”
VII
Lenin bir başka şeyi, bu konuda kesinlikle birincil derece önemli olan bir şeyi daha unutmuştu. O da şuydu: eski Enternasyonal’in örgütlerini parlamenter faaliyete yönelmeye zorlayanlar, ve böylece de sosyalist işçi hareketinin toptan parlamenter faaliyetin batağına saplanmasından doğrudan sorumlu olanlar bizzat Marks ile Engels idi. Enternasyonal, her ülkedeki örgütlü işçileri, nihai hedefi işçilerin ekonomik kurtuluşu olan büyük bir sendika içerisinde toplamaya yönelik ilk girişimdi. Düşünce ve taktiklerinde farklılaşan çeşitli seksiyonlar varken, birlikte çalışma koşullarının tespit edilmesi ve çeşitli seksiyonların her birinin tam özerkliğini ve bağımsız otoritesinin kabul edilmesi zorunluydu. Bu yapılırken, Enternasyonal tüm ülkelerde güçlü bir şekilde büyüdü ve serpildi. Ancak, Marks ile Engels’in farklı ulusal federasyonları parlamenter faaliyete doğru itelemeye başladıkları anda durum tamamen değişti; bu ilk defa, aşağıdaki şartları içeren önergenin onaylanmasını sağladıkları acıklı 1871 Londra konferansında gerçekleşti:
“İşçi sınıfının, mülk sahibi sınıfların bu kollektif gücü karşısında, kendisini mülk sahibi sınıfların kurduğu tüm eski partilerin dışında ve onlara karşı olan bir siyasi parti içinde birleştirmesi haricinde hareket edemeyeceği; Toplumsal Devrim’in zaferini ve bunun nihai amacı olan sınıfların ortadan kaldırılmasını güvence altına almak için işçi sınıfının siyasi bir parti içerisinde yapılanmasının mutlaka zorunlu olduğu; işçi sınıfının ekonomik mücadeleleriyle halihazırda etkilediği kuvvetlerin bileşiminin aynı zamanda onun toprak sahipleri ile kapitalistlerin siyasi gücüne karşı mücadelesinde bir kaldıraç olarak hizmet etmesi gerektiği düşünülürse, Konferans Enternasyonal üyelerine şunu hatırlatır: işçi sınıfının militan durumunda, ekonomik hareket ile siyasi eylem ayrılmaz şekilde birbiriyle birleşiktir.”
Enternasyonal’deki tek bir seksiyonun veya federasyonun böyle bir önergeyi benimsemesi oldukça olasıydı, çünkü üyelerinin buna göre davranması üyelerinin sorumluluğunda olacaktı; ancak Yürütme Konseyi’nin bunu, özellikle de Genel Kongre’ye sunulmamış bir konuyu Enternasyonal’in üye gruplarına dayatması açıkça Enternasyonal’in ruhuna karşı keyfi bir hareketti ve kaçınılmaz olarak tüm bireyci ve devrimci unsurların enerjik protestolarına neden oldu.
Utanç verici 1872 Hague kongresi, –çeşitli seksiyonları siyasi iktidarın ele geçirilmesi için savaşmakla yükümlü kılan madde dahil olmak üzere– Enternasyonal’i bir seçim aygıtına dönüştürerek Marks ile Engels’in emeklerini taçlandırdı. Bu nedenle, Marks ile Engels, emek hareketi için tüm zararlı sonuçlarıyla birlikte Enternasyonal’i bölmekten suçludurlar, ve siyasi eylem yoluyla Sosyalizmin durgunluğa girmesinden ve dejenere olmasından sorumlu olanlar da yine onlardır.
VIII
1873’de İspanya’da devrim patlak verdiğinde, neredeyse tamamı anarşist olan Enternasyonal üyeleri burjuva partilerinin taleplerini dinlemeyerek, toplumsal devrimin ruhuna uygun bir şekilde toprak ve üretim araçlarının ele geçirilmesi yolunu izlediler. Alcoy, San Lucar de Barrameda, Seville, Cartagena ve başka yerlerde kanla boğulması gerekecek genel grevler ve isyanlar patlak verdi. Cartagena limanı daha uzun bir süre dayandı, Prusya ve İngiltere savaş gemilerinin ateşi altında düşene kadar devrimcilerin elinde kaldı. O zaman, Engels, kuvvetlerini Cumhuriyetçilerle birleştirmek istememelerini gündeme getirerek, Volksstaat’da İspanyol Bakunincilerine karşı şiddetli bir saldırıya geçti. Yeterince uzun yaşabilmiş olsaydı, acaba Engels, Rusya ve Almanya’daki müritlerini nasıl eleştirecekti!
Meşhur 1891 Kongresi’nin ardından “Gençler” denilen liderler, Lenin’in “oportünistler”e ve “kautskyciler”e yapacağı suçlamaların aynısıyla Alman sosyal demokrat partisinden ihraç edilince, Berlin’de kendi gazetesi (Der Sozialist) olan ayrı bir parti kurdular. Başlarda, hareket aşırı dogmatikti ve düşüncesi bugünkü komünist partininkiyle neredeyse aynıydı. Örneğin eğer Teistler’in Parlamentarizm ve İşçi Sınıfı kitabı okunursa, Lenin’in Devlet ve Devrim’indeki fikirlerin aynılarıyla karşılaşılır. Rus Bolşevikleri ve Alman komünist partisi üyeleri gibi, o zamanın bağımsız sosyalistleri de demokrasi ilkelerini kabul etmiyor, ve marksizmin reformist ilkeleri temelinde burjuva parlamentolarda herhangi bir şekilde yer almayı reddediyordu.
Peki Engels, komünistler gibi Sosyal Demokrat Parti’nin liderlerini marksizme ihanet etmekle suçlayan bu “Gençler” hakkında ne diyordu? Ekim 1891’de Sorge’ye yazdığı mektupta, yaşlı Engels şu nazik yorumlarda bulunuyordu: “Mide bulandırıcı Berlinliler suçlayıcılar olmak yerine suçlananlar haline geldiler; ve sefil korkaklar gibi davranmalarından ötürü bir şey yapmak istiyorlarsa bunu partinin dışında yapmak zorunda bırakıldılar. Hiç şüphesiz ki insanlarımız arasında çalışmak isteyenlerin içerisinde polis domuzları ve gizli-anarşistler var. Onların yanısıra, birçok da ahmak, kandırılmış öğrenci ve her türden küstah şarlatan da var. Hepsini toplasan yaklaşık ikiyüz kişi.” Engels’in, “marksist ilkelerin muhafızları” olduklarını iddia eden günümüz “komünistler”ini hangi tutkulu tanımlamalarla onurlandıracağını bilmek ilginç olurdu.
IX
Eski sosyal demokrasinin yöntemlerini karakterize etmek imkansızdır. Bu konuda Lenin’in söyleyecek tek bir sözü bile yoktur, ve Alman dostlarının ise hiç yoktur. Sosyalistlerin çoğunun, onların marksizmin gerçek temsilcileri olduğunu söyleyen bu ayrıntıyı hatırlaması gereklidir; tarih bilgisine sahip herhangi birisi onlarla aynı fikirde olacaktır. İşçi sınıfına parlamenter eylemi dayatan ve Alman sosyal demokrat Partisi tarafından takip edilen yolu saptayan marksizmdi. Ancak bu anlaşıldığı zaman, TOPLUMSAL KURTULUŞUN YOLUNUN, MARKSİZMİN MUHALEFETİNE RAĞMEN, BİZİ ANARŞİZMİN MUTLU TOPRAĞINA GETİRECEĞİ fark edilecektir.
[1] W. Tcherkesoff: Pages d’Histoire socialiste; les precurseurs de l’lnternationale.
[2] The article, entitled “Il Manifesto della Democrazia”, was first published in Avanti! (Year 6; number 1901, of 1902).
[3] Rheinische Zeitung, number 289, 16 October 1842.
[4] Marx: The Poverty of Philosophy, foreword.
[5] Bray: Labour’s Wronszs and Labour’s Remedy, Leeds, 1839.
[6] Marx and Engels: The Communist Manifesto, page 21.
[7] Rheinische Zeitung, 7 January 1843.
[8] B. Bauer was one of the most assiduous members of the Berlin circle “The Free”, where outstanding figures from the world of German freethought (of the first half of the nineteenth century) could be seen; figures like Feuerbach, author of The Essence of Christianity, a profoundly atheist work, or Max Stirner, author of The Ego and His Own. The authoritarian thought of Karl Marx was fated to clash with the free thinking of B. Bauer and his friends, among whom we must not forget E. Bauer, whose book Der Kritik mit Kirche und Staat [A Critique of Church and State] was completely confiscated by the authorities and burned (first edition, 1843). The second printing (Berne, 1844) had better luck. But not the author, who was sentenced and imprisoned for his antistate, antichurch ideas. (Editor’s Note.)
[9] J. B. Say, an English economist of the day whose complete works Max Stirner translated into German. Karl Marx’s phobia for French anarchist thought (as we know, his Poverty of Philosophy is a continuous criticism of Proudhon’s Philosophy of Poverty) or for German freethought (his massive book Documents of Socialism is a vain, laughable attempt to make little of and dismiss The Ego and His Own), also rose up against this sociologist, much discussed at the time by anyone critical of the state and trying to escape its tyranny. (Editor’s Note.)
Savaş! Ne anlama geldiğini kavrayabiliyor musunuz? Dilimizde daha kötü başka bir kelime biliyor musunuz? Katliam ve kırım, cinayet, çapulculuk ve yıkım fotoğraflarını getirmiyor mu aklınıza? Topların gümbürtüsünü, ölenlerin ve yaralananların haykırışlarını duymuyor musunuz? Cesetlerle dolu savaş meydanını göremiyor musunuz? Canlı insanlar parça parça, kanları ve beyinleri etrafa yayılmış, hayat dolu insanlar birdenbire birer leşe dönüşmüş. Ve orada, memlekette, sevdiklerinin başına bir talihsizlik gelmesinin diye her saati korku içinde yaşayan binlerce baba ile annenin eşi ve sevgilisi, bir daha asla dönmeyecek olanların dönüşlerini bekleyip durur.
Savaşın ne anlama geldiğini biliyorsunuz. Siz kendiniz bilhassa cephede hiç bulunmamış olsanız da, [geride bıraktığı] milyonlarca ölü ve sakatıyla, kurban ettiği sayısız insanıyla, parçalanmış yaşamlarıyla, tarifsiz keder ve acıyla yıkılmış evleriyle, savaştan daha büyük bir bela olmadığını bilirsiniz.
"Dehşetlidir", kabul edersiniz, "ancak yapılacak bir şey yok". Kaçınılmaz olduğu zaman savaş yapılması gerektiğini, tehlikedeyken ülkenizi savunmadığınız gerektiğini düşünürsünüz.
Gelin savaşa gittiğinizde gerçekten ülkenizi savunup, savunmadığınıza bir bakalım. Bakalım savaşa neler neden oluyor, üniformayı giymeye çağrıldığınızda ve katliam seferberliğine başladığınızda bu ülkenizin faydasına mı, değil mi?
Savaşta kimi ve neyi savunduğunuza bakalım: kimin bundan çıkarı var ve kim kar sağlıyor.
Dönüp imalatçımıza [fabrikatörümüze] bakmalıyız. Kendi ülkesinde mallarını karlı bir şekilde satamayınca, o (ve benzeri şekilde diğer malların imalatçıları) yabancı topraklarda pazar aramaya başlar. İngiltere'ye, Almanya'ya, Fransa'ya veya başka bir ülkeye gider, orada "fazla üretimi"ni, "artığı"nı elden çıkarmaya çalışır.
Ancak orada da ülkesindeki koşulların aynısıyla karşılaşır. Onlarda da "fazla üretim" --yani işçiler öylesine sömürülmekte ve öylesine düşük ücret almaktadırlar ki ürettikleri malları satın alamamaktadırlar-- vardır. Bu nedenle İngiltere, Almanya, Fransa vb. yerlerin imalatçıları da, aynen Amerikan imalatçıları gibi başka pazarlar aramaktadır.
Belli sanayilerdeki Amerikan imalatçıları büyük birliklerde [ing. combine] örgütlenirler; diğer ülkelerin sanayi kodamanları da aynı şeyi yapar ve ulusal birlikler birbirleriyle rekabet etmeye başlarlar. Her ülkeden kapitalistler en iyi pazarları, özellikle de yeni pazarları ele geçirmeye çalışır. Böylesi yeni pazarları Çin, Japonya, Hindistan ve benzer ülkelerde; yani kendi sanayilerini henüz geliştirmemiş ülkelerde bulurlar. Her ülke kendi sanayisini geliştirdiğinde, o zaman artık ortada [ele geçirilebilecek] yabancı pazar kalmayacaktır, ve o zaman birkaç güçlü kapitalist grup bütün tüm dünyada uluslararası tröst haline gelir. Ancak bu esnada çeşitli sanayi ülkelerinin kapitalist çıkarları, yabancı pazarlar için mücadele etmekte ve birbirleriyle rekabet etmektedir. Bazı zayıf ulusları kendilerine özel ayrıcalıklar, "iltimaslı muameleler" tanımamaya zorlayabilirler; imtiyazlar ve kar imkanları konusunda bir sorunla karşılaştıklarında rakiplerini kıskanmamaya başlarlar, ve hükümetlerinden kendi çıkarlarını korumalarını talep ederler. Amerikan kapitalistleri "Amerikan çıkarları"nın korunması için hükümete çağrıda bulunur. Fransa, Almanya ve İngiltere'deki kapitalistler de aynı şeyi yaparlar: kendi hükümetlerinden kendi karlarının korunmasını isterler. Ardından çeşitli hükümetler halkını "ülkelerini savunmaya" çağırır.
Oyunun nasıl oynandığını görüyor musunuz? Sizden bir takım Amerikan kapitalistlerinin yabancı ülkelerdeki ayrıcalıklarını ve kar paylarını korumanızın istendiği size söylenmez. Bunu size söyleseler biliyorlar ki, onlara gülecek ve plütokratların [ing. plutocrats, refah sahibi sınıf üyelerinin] karlarını şişirmek için kendinizi vurdurmayı reddedeceksiniz. Ancak siz ve size benzeyen diğerleri olmaksızın, savaş yapamazlar! Bu yüzden "Ülkenizi savunun! Bayrağınıza hakaret edildi!" feryatlarını atmaya başlarlar. Bazen ülkenizin yabancı topraklardaki bayrağına hakaret etmek veya bazı Amerikan mülklerinin tahrip edilmesi için gerçekten de eşkiyalar kiralarlar; böylece sizin bu konuda ateşlenmenizi, Ordu ve Donanma'ya katılmanızı garantileyecekler.
Abarttığımı sanmayın. Amerikalı kapitalistlerin yabancı ülkelerde (özellikle Güney Amerika'da) "dostane" yeni hükümetler kurmak ve böylece de arzuladıkları imtiyazları garantiye almak için devrimlere sebep olduğu bile biliniyor.
Ancak genellikle bu kadar ileriye gitmeleri gerekmez. Tüm yapmaları gereken sizin "vatanseverli"ğinize başvurmak, biraz gururunuzu okşamak, size "bütün bir dünyayı ezip geçebileceğinizi" söylemek, sizi asker üniforması giymeye ve emirleri yerine getirmeye hazır hale getirmekTİR.
İşte sizin vatanseverliğinizin, ülke sevginizin kullanıldığı yer. İngiliz düşünür Carlyle haklı olarak şöyle yazıyordu:
"Savaşın, oldukça gayri-resmi bir dilde, net anlamı ve sonucu nedir? Kendi bilgim dahilinde, örneğin Britanya'da Dumdrudge köyünde beşyüz kadar can yaşıyor ve çalışıyordu. Fransız savaşı süresince, bunlar arasından yaklaşık otuz tane iş yapabilecek adam Fransızların bazı "doğal düşmanları"nca başarılı bir şekilde seçildiler. Dumdrudge, kendi başına bunları emzirdi ve bakımını yaptı; zorluk ve keder çekerek bunları yetişkin olana kadar besledi; ve hatta birisi dokuma, bir diğeri inşaat, diğeri çekiçle iş yapabilir ve en zayıfı otuz stone [14 librelik ağırlık ölçüsü] ağırlık taşıyabilecek şekilde onlara el zanaatları bile öğretti. Bununla beraber, bu kadar gözyaşı ve sövgünün arasında, onlar seçildiler; hepsine kırmızı urbalar giydirildi; ve kamuoyunun isteğiyle gemiyle ikibin mil kadar uzağa (diyelim ki İspanya'nın güneyine) götürüldüler, ve [savaşa] çağrılana kadar orada beslendiler.
Ve İspanya'nın güneyindeki bu aynı yerde, benzer Fransız Dumdrudge'dan otuz Fransız zanaatkarı olsun; aynı yolla, sonsuz çabanın ardından iki taraf gerçekten yan yana sıralansın; ve her biri elinde silahla Otuza karşı Otuz dursunlar.
Hemen 'Ateş' kelimesi söylensin ve bir diğerinin canını alsınlar; dünya altmış canlı faydalı zanaatkarın yerine dökülen gözyaşları arasında derhal gömülmesi gereken altmış cesede sahip olacak. Bu insanların arasında kavga mı vardı? Şeytan görsün, hiç de öyle değil! Birbirlerinden apayrı yaşamadılar, tamamen yabancı değillerdi [birbirlerine]; hayır, bu büyük evrende onlar arasında (bilinçsiz de olsa) ticaret dolayısıyla bir takım karşılıklı faydalanma ilişkileri bile var. Peki o zaman nasıl [oldu bu]? Budala! İdarecileri birbirlerine düşmüştü; ve birbirlerine ateş etmek yerine bu zavallı taş kafalıları ateş ettirecek kadar kurnazdılar."
Savaşa gittiğinizde ülkeniz için dövüşmezsiniz. İdarecileriniz, yöneticileriniz, kapitalist efendileriniz içindir [bu dövüş].
Ne ülkeniz, ne insanlık, ne siz ne de üyesi olduğunuz sınıf --işçiler-- savaştan kazanç sağlar. Yanlızca büyük finansçılar ve kapitalistler ondan kar ederler.
Savaş sizin için kötüdür. İşçiler için kötüdür. Onların bundan kaybedeği çok, kazanacakları hiçbir şey yok. Onun şanından bile pay alamazlar, çünkü bu büyük generallere ve mareşallere düşer.
Savaşta elinize ne geçer? Bitlenirsiniz, vurulursunuz, zehirli gaza maruz kalırsınız, sakatlanırsınız veya öldürülürsünüz. Herhangi bir ülkenin işçilerinin savaştan eline geçen budur.
Savaş ülkeniz için kötüdür, insanlık için kötüdür: katliam ve yıkım saçar etrafa. Savaşın tahrip ettiği herşey --köprüler, limanlar, şehirler ve gemiler, tarlalar ve fabrikalar-- yeniden kurulmak zorundadır. Bunun anlamı, bunların yapılması için doğrudan veya dolaylı olarak halkın vergilendirilmesi demektir. Çünkü son tahlilde herşey halkın cebinden çıkar. Yani savaş maddi olarak onlar için kötüdür, genel olarak insanoğulları üstündeki vahşileştirici etkisinden hiç bahsetmeye gerek yok. Ve unutmayınız ki savaşta öldürülen, kör kalan veya sakatlanan her 1000 kişiden 999'u işçi sınıfındandır, işçi ve köylülerin oğullarıdır.
Modern savaşlarda galip [taraf] yoktur, çünkü yenen taraf da en az yenilen taraf kadar kaybeder. Hatta bazen (bu son savaşta Fransa örneğinde) daha da fazla: Fransa bugün Almanya'dan daha yoksul. Her iki ülkenin işçileri de savaşın kayıplarını telafi etmek için aç kalırcasına vergilendirildiler. Dünya Savaşına katılan Avrupa ülkelerinde işçilerin bugünkü ücret ve yaşam standartları büyük felaket öncesine göre çok daha düşük.
"Ancak Birleşik Devletler savaştan zengin oldu", diye itiraz edeceksiniz.
Yani bir avuç kadar kişinin milyonlar kazandığını, ve büyük Kapitalistlerin büyük karlar elde ettiğini söylemek istiyorsunuz. Kesinlikle öyle: büyük finansçılar yüksek faizle Avrupa'ya borç para vererek, savaş malzemesi ve teçhizatı satarak. Peki neye ulaşıyoruz?
Bir an durun ve Avrupa'nın Amerika'ya olan finansal borcunu veya bunun fazini nasıl ödediğini bir düşünün. Bunu emeği daha fazla sıkıştırarak ve işçiler üstünden daha çok kar elde ederek yapar. Avrupalı imalatçılar daha düşük ücretler ödeyerek ve malları daha ucuza üreterek Amerikan rakipleri karşısında fiyat kırabilirler, ve bu nedenle Amerikan imalatçıları da daha düşük maliyetle üretmeye zorlanmış olurlar. Onun "ekonomisi"nin ve "rasyonalizasyon"un işin içinde girdiği yer burasıdır, ve sonuçta siz ya daha çok çalışmak zorundasınızdır veya ücretleriniz düşürülmelidir, veya tamamen işten çıkarılırsınız. Avrupa'daki düşük ücretlerin sizin kendi koşullarınızı doğrudan doğruya nasıl etkilediğini görüyor musunuz? Sizler, Amerikan işçileri, Amerikan bankerlerinin Avrupa'ya açtıkları kredilerin faizlerinin geri ödenmesine yardımcı olduğunuzu görüyor musunuz?
Fiziksel cesareti beslemesi nedeniyle savaşın iyi bir şey olduğunu öne süren insanlar var. Bu yargı tamamen aptalca. Kendileri asla savaşmayan ve yerlerine başkalarının savaştığı insanlar tarafından söyleniyor. Zavallı aptalları zenginlerin çıkarları için savaşmaya özendirmek için [geliştirilmiş] samimiyetsiz bir yargı. Savaş meydanlarında bizzat savaşmış insanlar size modern savaşların kişisel cesaretle hiçbir ilgisi olmadığını söyleyecektir: düşmandan oldukça uzak bir mesafede yapılan kitlesel bir çarpışmadır. Ancak en iyinin kazanabileceği göğüs göğüse çarpışma oldukça nadirdir. Modern bir savaşta düşmanlarınızı görmezsiniz: bir makina gibi görmeden körü körüne savaşırsınız. Ölmekten korkarak, her dakika parça parça olacağınızdan korkarak savaşa giderseniz. Reddedecek cesaretiniz olmadığı için gidersiniz yanlızca.
Sözlü hakaretle ve ayıplanmayla yüzleşebilen, genel akıntıya, hatta haklı olduğunu bildiğinde kendi arkadaşlarına ve kendi ülkesine karşı durabilen, ona ceza verebilecek ve hapse atabilecek üstündeki otoriteye karşı gelebilen ve sarsılmadan [ayakta] duran insan; işte o insan cesurdur. Bir katil haline gelmeyi reddettiği için "zayıf" olarak alay ettiğiniz arkadaşınız; onun cesarete ihtiyacı vardır. Emirlere itaat etmek, size söyleneni aynen yerine getirmek ve diğer binlercesiyle birlikte genel kabulün havasına ve "Yıldızlarla Bezenmiş Bayrağa" uyarak saflarda sıralanmak için cesarete ihtiyacınız var mı?
Savaş cesaretinizi felç eder ve gerçek insanlık ruhunu boğar. "Sizin işiniz düşünmek ve nedenini sorgulamak değil, [söylenileni] yapmak ve ölmek" (aynen sizin gibi yapmaya mahkum olan diğer yüz binler gibi) olduğu için, sizin [olanlardan] sorumlu olmadığınız hissi, [gerçek insanlık ruhunu] alçaltır ve uyuşturur. Savaş, körü körüne itaat, düşüncesiz bir aptallık, hayvansı bir umarsızlık, sebepsiz bir yıkım ve sorumsuzca cinayet işlemek demektir.
Savaşın birçok kişiyi öldürdüğü ve böylece yaşayanlar için daha çok iş [imkanı] yarattığı için iyi olduğunu söyleyen insanlarla karşılaştım.
Bunun mevcut sisteme karşı ne kadar kötü bir suçlama olduğunu düşünün. Üyelerinin bir kısmının öldürülmesinin, böylece de geriye kalanların daha iyi yaşamasının bir topluluktaki insanlar için iyi olduğu bir durumu hayal edin! Bu en kötü insan-yiyici sistem, en kötü yamyamlık olmayacak mıdır?
İşte kapitalizm tam da budur: arkadaşınızı yok ettiğiniz veya onun tarafından sizin yok edildiğiniz bir yamyamlık sistemi. İşte bu hem savaşta hem de barıştaki gerçek kapitalizmdir --gerçek niteliği savaşta maskesizdir ve daha belirgindir.
Aklı başında, insancıl bir toplumda bu olamaz. Aksine, bir topluluğun nüfusunun artması herkes için iyi olacaktır, çünkü o zaman herkesin işi daha hafif olacaktır.
Bir topluluk bu anlamda bir ailededen farklı değildir. İhtiyaçlarının karşılanmasını için her aile belli bir miktar çalışmak zorundadır. O halde ailede gerekli işi yapacak kişi çok olduğu takdirde, her üye için [çalışmak] kolay olacaktır, her biri daha az çalışacaktır.
Aynı şey, birer büyük ölçekli aile olan topluluk ve ülke için de doğrudur. Topluluğun ihtiyaçlarını tedarik etmek için ne kadar çok insan olursa, her bir üyenin işi o kadar kolaylaşır. [01]
Günümüz toplumunda durum bunun tersiyse eğer, bu yanlızca koşulların yanlış, barbarca ve ahlaksız olduğunu ispatlar. Hayır, daha fazlası: kapitalist sistem üyelerinin boğazlanmasıyla zenginleşiyorsa eğer bu tam bir caniliktir.
Savaşın işçiler için sadece daha fazla yük, daha çok vergi, daha zorlu çalışma ve savaş öncesi yaşam standartlarınıın kötüleşmesi demek olduğu açıktır.
Ancak kapitalist toplumda savaşın iyi olduğu bir unsur vardır. Savaştan para basan, sizin "vatanseverliğiniz" ve fedakarlığınız üstünden zenginleşen bir unsurdur bu. Savaş gereçleri imalatçıları, gıda ve diğer ihtiyaç malzemelerinde spekülasyon yapanlar, savaş gemileri yapımcıları. Kısacası, savaştan tek faydalanlar büyük finans, sanayi ve ticaret lordlarıdır.
Bunlar için savaş bir nimettir. Birden fazla yolla bir nimet. Keza savaş, emekçi kitlelerin dikkatinin içinde yaşadıkları günlük sefaletten "yüksek politikaya" ve insan boğazlamasına yönlendirilmesine hizmet eder. Hükümetler ve idareciler halk ayaklanması ve devrimden sakınmak için sıklıkla savaşlar sahneye koyarlar. Tarih bu tip örneklerle dolu. Tabii ki savaş iki tarafı keskin bir kılıçtır. Sıkça, sonuçta devrime yol açar. Ancak bu, Rus Devrimine geldiğimizde geri dönmemiz gerekecek bir başka öykü.
Şu ana kadar beni takip ettiyseniz eğer, savaşın muntazam finansal ve sınai krizler gibi kapitalist sistemin doğrudan bir sonucu ve kaçınılmaz bir etkisi olduğunu fark etmiş olmalısınız.
Tanımlamış olduğum şekliyle işsizlikle ve zorluklarıyla kriz geldiği zaman, size bunun hiç kimsenin hatası olmadığı, bunun "kötü bir zaman" olduğu, "aşırı üretim"in ve benzeri martavalların bir sonucu olduğu söylenir. Ve kar için [yapılan] kapitalist rekabet savaş koşullarını ortaya çıkardığında, kapitalistler ve onların yağcıları --politikacılar ve medya-- sizi sahte bir yurtseverlikle dolduruşa getirmek ve onlar adına meydanlarda savaşmanızı sağlamak için "Ülkenizi koruyun!" çığlıkları atmaya başlarlar.
Vatanseverlik adına, nazik ve dürüst olmayı bırakmanız, kendiniz olmayı terk etmeniz, kendi yargınızı bir kenara bırakmanız ve kendi yaşamınızı vermeniz; öldürmek, yağmalak ve yıkmak için emirlere körü körüne itaate eden, ölüm saçan bir makinada iradesiz bir dişli haline gelmeniz; sevdiğiniz ananız ve babanızdan, eş ve çocuğunuzdan vazgeçmeniz, ve size asla hiçbir zararı dokunmamış (sizin gibi kendi efendilerinin talihsiz ve aldatılmış birer kurbanları olan) hemcinslerinizi boğazlamanız emredilir.
Carlyle "vatanseverlik alçakların sığınağıdır" derken ne kadar da haklıydı.
Nasıl aptal yerine konduğunuzu ve aldatıldığınızı göremiyor musunuz?
Birinci Dünya savaşını ele alın örneğin. Amerikan halkının katılmak için nasıl oyuna getirildiğini düşünün. [Halk] Avrupa'nın işlerine karışmak istemiyordu. Çok az bilgileri vardı, ve bu kanlı dalaşın içine çekilmeye hiç meraklı değillerdi. "Bizi savaşın dışında tuttu" sloganıyla Woodrow Wilson'u seçtiler.
Ancak Amerikan plütokrasisi savaştan devasa servet kazanabileceğini gördü. Avrupadaki savaşan taraflara sattıkları savaş gereçleri ve diğer mallardan elde ettikleri milyonlarla tatmin olmamışlardı; 100 milyondan fazla nüfusu olan Birleşik Devletler gibi büyük bir ülkeyi kavganın içine çekmekle son derece büyük karlar elde edebilirlerdi. Başkan Wilson bu baskıların karşısında duramadı. Nihayetinde, hükümet finansal güçlerin hizmetçisinden başka bir şey değildir: onların emirlerini yerine getirir.
Ancak halkı açıkça karşı çıkarken Amerika savaşa nasıl girdi? Ülkeyi savaşın dışında tutacağı sözünü vermesi yüzünden Başkan olarak Wilson'u seçmemişler miydi?
Geçmişte, mutlak monarşilerde, tebaa kralın emrine uymak zorundaydı. Ancak bu yine de içinde direnişi ve ayaklanma riskini barındırırdı. Modern zamanlarda, halkın idarecilerinin çıkarlarına hizmet etmesini sağlamanın daha kesin ve güvenli araçları var. Tüm gereken şey efendilerinin onlardan yapmalarını istedikleri şeyleri, kendilerinin yapmak istediklerine; bunun kendi çıkarlarına olduğuna, ülkeleri için, insanlık için iyi olduğuna inanmalarını sağlamak için onlarla konuşmak. Bu yolla, insanın asil ve güzel içgüdüleri, (insanlığın utancı ve yaralanması pahasına) kapitalist efendiler sınıfının kirli işlerini yapmak amacıyla sömürülür.
Modern buluşlar bu oyuna yardım eder ve onu görece kolaylaştırır. Basılı kelimeler, telgraf, telefon ve radyo, hepsi bu anlamda şüphesiz ki yardımcıdırlar. Şu harikulade şeyleri üreten insan dehası sömürülür ve Mammon [servet tanrısı] ve Mars'ın [savaş tanrısı] çıkarları için alçaltılır.
Başkan Wilson, Büyük İş Alemi'nin faydasına Amerikan halkını savaş tuzağının içine çekmek için yeni bir araç bulmuştu. Eski bir kolej yöneticisi olan Woodrow Wilson, "demokrasi için savaş", "savaşı sona erdirmek için savaş"ı keşfetti. Bu ikiyüzlü sloganla, Amerikalıların kalplerinde en kötü hoşgörüsüzlük, zulüm ve cinayet eğilimlerini arttıran bir kampanya ülke çapında başlatıldı; samimi ve bağımsız bir görüşü seslendirmeye cesaret edenlere karşı [kalpleri] kin ve nefretle dolduran; bunun karlar için [yapılan] kapitalist bir savaş olduğunu söylemeye cüret edenleri döven, hapse atan ve sınırdışı eden [bir kampanya]. İnsan hayatının alınmasına karşı olan vicdani redçilerin "zayıf" denilerek vahşice eziyet gördüğü ve uzun hapis cezalarına mahkum edildiği; Hristiyan hemşerilerine Nazarene'in emrini ("Öldürmeyeceksin") hatırlatan erkek ve kadınların korkak olarak damgalandığı ve cezaevlerine tıkıldığı; savaşın yanlızca kapitalizmin çıkarına olduğunu ifade eden radikallere "şeytan yabancılar" ve "düşman casusları" olarak davranıldığı [bir slogan]. Her türlü özgür görüşü bastırmak için özel yasalar yetiştirildi. Her karşı çıkan için ağır cezalar biçildi. Atlantik'ten Pasifik'e kadar vatanseverlikle sarhoş yüzde yüzcüler etrafa terör saçtılar. Bütün bir ülke şövenizm çılgınlığı ile delirdi. Ulus çapındaki militarist propaganda sonunda Amerikan halkını katliam alanlarına sürükledi.
Wilson "savaşmak için fazlasıyla onurluydu", ancak diğerlerini [halkı] finans bankerleri için savaşmaya göndermekte pek de onurlu değildi. "Savaşmak için fazlasıyla onurluydu", ancak Amerikan plütokrasisinin Avrupa'daki savaş meydanlarında ölen yetmiş bin Amerikalının yaşamından para kazanmasına yardım etmekte pek de onurlu değildi.
"Demokrasi için savaş"ın, "savaşı sona erdirmek için savaşmak"ın tarihteki en büyük yalan olduğu kanıtlandı. Aslında, henüz sona ermemiş olan yeni bir savaşlar silsilesini başlattı. Kabul edildiği üzere, --hatta Wilson'un kendisi tarafından da-- savaş Büyük İş Alemi'nin devasa karlar elde etmesi dışında hiçbir amaca hizmet etmemişti. Avrupa'da eskiye göre daha fazla karmaşaya yol açtı. Almanya ve Fransa'yı sefalete itti, ve onları ulusal bir iflasın eşiğine getirdi. Avrupa halklarına devasa borçlar getirdi, ve işçi sınıfı üstüne dayanılmaz yükler yükledi. Bütün ülkelerin kaynaklarını tüketti. Bilimin ilerlemesine yeni yıkım araçlarının geliştirilmesi damgasını vurdu. Hristiyan emir, cinayetlerin çoğalmasıyla kanıtlandı, ve kanla anlaşmalar imzalandı.
Dünya Savaşı finans lordları için devasa servetler --ve işçiler için mezarlar-- inşa etti.
Ya bugün? Bugün, son soykırımdan çok daha büyük ve daha kötü bir savaşın eşiğindeyiz yine: Her hükümet buna hazırlanıyor ve gelmekte olan kıyım için işçilerin alınteri ve kanından elde edilen dolarları kendilerine ayırıyorlar.
Düşünün üstünde arkadaşlarım; sermaye ve hükümetin sizin adınıza size ne yaptığını görün.
Kısa zaman sonra yine size "ülkenizi savunun" diyecekler.
Barış zamanlarında tarla ve fabrikalarda kölesiniz, savaşta [ölmek ihtimaline sahip, gözden çıkarılmış] askerler olarak hizmet edersiniz --hepsi de efendilerinizin daha büyük şanı için.
Yine de size "her şeyin yolunda olduğu", bunun "Tanrı'nın isteği" olduğu, bunun "yapılması gerektiği" söylenecektir.
Bunun asla Tanrı'nın isteği olmadığını, sermaye ve hükümetin [çevirdiği] bir iş olduğunu görmüyor musunuz? Size (onlar için köle olmak kadar iyi olan) "bayağı" insanlar, "aşağı tabaka" olarak davranırken, onların sizin emeğiniz ve terinizle rahat ve lüks içinde yaşabilmeleri için, politik ve sınai efendilere sizi aptal yerine koymalarına ve aldatmalarına izin vermeniz yüzünden bunun böyle olduğunu ve "böyle olmak zorunda" olduğunu görmüyor musunuz?
"Bu hep böyleydi", sakince buna dikkat edin.
[01] Yeryüzünde asla fazla-nüfus tehlikesi olmamıştır. Tabiiat buna karşı kendi denetleyicilerini sunar. İhtiyacımız olan şey nüfusun daha rasyonel dağıtılması, daha yoğun [verimli] bir tarım ve doğum oranımızın daha zekice kontrol altına alınmasıdır.
Kaynak: "War", What Is Communist Anarchism (1929) içinde bölüm VI.
"Savaşa Karşı Savaş"dan Seçmeler" | Ernst Friedrich (1924)
Tüm Ülkelerin İnsanoğullarına!
Ben, basitçe "insan" yerine yanlışlıkla "Alman" olarak adlandırılan birisiyim. Kuzeyin buzlu bölgelerine sesleniyorum; Afrika'ya, Asya'ya ve Avrupa'ya sesleniyorum.
İşitmek için kulakları olan tüm bölgelere şu iki kelimeyi sesleniyorum, işte şunları:
İnsan ve Aşk.
Avusturyalı acı ile karşılaşıp ağladığında, [ve de] ona neşe ve mutluluk bahşedildiğinde güldüğünde ve eğlendiğinde bile; Eskimo kardeşim sen ağladığında, ve oh! siz Afrikalı ve Çinli kardeşlerim, siz ağladığınızda ben de ağlarım.
Ve biz hepimiz, neşe ve acıyı aynı derecede hisseden tüm insanoğulları; gelin birleşerek ortak canavar düşmana, Savaşa karşı çarpışalım.
Hepimizin eşdeğer derecede suçlu olduğumuz uğursuz kitlesel katliamlar için ağlamak, bunları kınamak için birleşmeliyiz. Ama gelin gözlerimizi neşeyle özgürlük ve barışın kızıl şafağına çevirelim.
Tüm Yurtların Yurduna [ing. Fatherland]; hepsinin üstünde olan, insanoğullarının Yurduna!
Devletin tüm suçları arasında en şeytani, en kabası ve en alçağı olan bu suç hakkında ve ona karşı, pekçok kitapta pekçok sözcük yazıldı.
Burjuva şairi, dizelerinde tüm gücüyle bu Savaşı yüceltti; ve proleter yazar ise hararetli öfkesi ile bu kitlesel katliama karşı yazdı.
Ama bütün ülkelerdeki bütün insanların bütün kelime hazineleri, ne bugün ne de gelecekte, bu insanoğlu katliamını tam olarak resmetmeye yetmez.
Ama burada, bu kitapta, --kısmen kaza eseri, kısmense bilinçli olarak-- Savaşın bir resmi, objektif bir şekilde doğru ve doğasına bağlı kalınarak, fotoğrafsal bir şekilde kaydedilmiştir.
Bu kitabın 53. sayfasından [başlayarak] sonuna kadar devam eden resimler; değiştirilemez ve tahrip edilemez fotoğraf lensleri yardımıyla, "askeri yalanlar"ın, "onursal savaş alanları"nın ve "Büyük Çağ"ın diğer "idealleri"nin [yarattığı] kitlesel mezarların ve siperlerin kayıtlarını ortaya koyuyor.
Ve hiç bir ülkeden bir tek kişi bile bu resimlere tanık olup da, onların doğru olmadığını ve gerçekleri yansıtmadığını iddia edemez.
Ve hiç kimse de gelip, "Oh gösterilmesi gereken bu fotoğraflar ne kadar ürkünç!" diyemez. Ama o şöyle der: "Nihayet, işte nihayet "onursal savaş alanları"nın, "destansı ölüm" yalanlarının ve tüm diğer güzel sözcüklerin, bunları maskeleyen tüm evrensel dolandırıcılıkların yüzündeki maske parçalandı; evet, nihayet tüm hepsi parçalandı!!"
Bu kitap tüm savaş vurguncularına ve parazitlerine, tüm savaş provakatörlerine atfedilmiştir; ve tüm ülkelerin "krallar"ına, generallerine, başkanlarına ve bakanlarına adanmıştır.
Bu kitap Tanrı adına silahları kutsayan tüm din adamlarına; onlara Savaş'ın incil'i olarak atfedilmiştir.
Hala düşünebilen tüm insanlara bu kitabı gösterin!
Bırakın hala kitlesel katliama inananlar tımarhanelerde tıkılıp kalsınlar; onlardan vebalıylarmışçasına sakınalım!
İşte o zaman, kendileri hesabına ve riskleri de kendileri üstlenerek, kendi aralarında savaşa devam etmek isteyenler, [yani] milliyetçiler, savaş-provakatörleri, krallar ve generaller; hiç bir insanı kendi isteği olmadan kendilerine katılmaya zorlayamayacaklar.
Aslında böyle bir savaş, her pasifist ve her proleter tarafından menuniyetle karşılanacaktır.
O zaman tüm savaş heveslileri nihayet kendi istekleri ile diğerlerini ortadan kaldıracak; ve bundan sonra barışa, yeryüzündeki ebedi barışa kavuşabileceğiz.
Ama ne yazık ki bu kahramanlar bu tip bir (savaş provakatörlerinden ve savaş vurguncularından kurtuluş) "kurtuluş savaşını" amaçlamıyorlar.
Bu savaş-düşünürlerinin ve savaş liderlerinin savaş alanına gitmeye ve tatlı "destansı ölüm" için can vermeye cesaretleri yoktur.
"Yurt" ve "Onursal Savaş Alanı" gibi güzel deyişleri keşfetmelerinin; "savunma"dan bahsetmelerinin ve tüm diğer yalanları sıralamalarının sebebi de işte budur.
Ve askeri müzikle, yayılan "işgalci düşman" efsaneleriyle kendisinin ölüme şevk edilmesine [yönlendirilmesine] müsade etmeyen o.
Kendi arzusunun aksine katillerin üniforması içine sokulan, kendisine cinayet işleme ve para çantaları için hırsızlık yapma emri verilen o.
Tüm zamanlar için geçerli olan, savaşı önlemenin pratik bir yolunu biliyorum.
Çok çok yıllar önce, bir doktorun kendi yaşamından ve mülkiyeti olan hastasının yaşamından tam anlamı ile sorumlu olduğu söylenirdi.
Eğer hasta doktorun ellerinde ölürse, doktor da ölürdü. Bu bir yasaydı.
Gelin bunu kralların, generallerin ve en sonuncular olmamak üzere gazete yazarlarının da yasası yapalım: "Kim ki bir adamı savaşmaya zorlarsa veya kitlesel katliam yapması için onu provoke ederse; O, tüm mülkiyeti ve sahip oldukları ile ve de kendi yaşamı ile, askerlerin güvenliğinden ve acılarından sorumlu tutulacaktır".
İnsanları kendi standardı için toplayan kralın kendisi standarda uymalıdır.
Ve eğer bir asker dilenmek zorunda kalırsa, kral gidip onun adına dilenecektir.
Eğer savaşlarda kulübeler yakılıp yıkılırsa, o zaman tüm saraylar ve şatolar ateşe verilmelidirler.
Ve her zaman, cephede feda edilen her bir insan hayatı için, Yurt'un "onursal savaş alanında" bir kral veya bir bakan huzur içinde ebedi uykusuna yatırılmalıdır.
Ve savaş için kışkırtıcılık yapan gazete yazarları, her bir savaşçının hayatına karşı rehine olarak göz altında tutulmalıdırlar.
Ama böyle bir yasa asla ortaya konmayacaktır, ve hiç bir "silahsızlanma" veya "barış" konferansı benim önerime değer vermeyecektir.
Bu nedenle gelin biz savaşçılar savaşa karşı bir savaşta biraraya gelelim; gelin savaşın sebeplerini ve doğasını inceleyelim, ki böylece bilginin silahı ve aklın keskin kılıcı ile kuşanmış olarak bu mücadeleden zaferle çıkabilelim.
Savaşın Sebebi
Çok zaman önce Plato, Nazarene'den 427 yıl önce dünyaya gelen o zeki Plato, şöyle demişti: -- "Tüm savaşlar refaha sahip olabilmek için ortaya çıkar".
Bu bugüne kadar söylenen en doğru sözdür. Bugüne kadar tüm savaşlarda amaç para, mülkiyet ve gücü ele geçirmek veya muhafaza etmekti; ve Kapital'in [Sermaye] insanlar üzerindeki hakimiyeti ve onları tahakküm altında tutması devam ettikçe, her zaman savaşlar olacaktır.
Uluslararası kapital kendisini karşılıklı rekabet tarafından tehdit edilir hissettiğinde, ve ateşli işadamları ve fabrika sahipleri kendi aralarında farklılıklara sahip olmaya başladığında, işte o zaman kılıç ve mahmuzlarını kuşanarak şöyle bağırmaya başlarlar:
"Ülke tehdit altında" (Onlar "ülke" ile her zaman [kendi] para çantalarından bahsederler !).
Ve şaşılacak bir şekilde tüm ülkelerin emekçi köleleri sabanlarını ve örslerini bir kenara bırakarak, silahlarına sarılırlar ve kendi kanları ve hayatları ile efendilerinin hayatlarını ve mülkiyetlerini korurlar. Ben ne demiştim? "Bu gariptir?" Hayır, oldukça doğaldır --doğal bir canavarlık! Çünkü tüm "tebaa"yı onların tacını, para çantalarını korumaya ve onlar için ölmeye zorlayan [şey] yanlızca devlet[in] gücü ve kuvveti değildir.
Kapital elinde sadece ekonomik gücü bulundurmaz; aynı derecede ve aynı güçle, o proleterleri entellektüel olarak da kendisine tabii kılar.
Bu gerçek kolaylıkla gözden kaçırılabilir, ve bu nedenle proletarya'da hala burjuva ideolojisi bulunmaktadır!
Bu nedenle ben daima kardeşlerime, proleterlere, sınıf-savaşı mücadelecilerine şöyle derim: -- "Kendinizi burjuva önyargılarından kurtarın!"
"Kendi içinizdeki kapitalizme karşı savaşın! Düşüncelerinizde ve hareketlerinizde, hala telaffuz edilmeden [göz önüne çıkmayan] pusuda bekleyen bir kabalık [kültürsüzlük, ing. philistine] ve bir asker var; ve herkeste sadece hakim olmayı ve komuta etmeyi arzulayan --ve hatta kendi yoldaşlarına ve kendi aileesindeki karısına ve çocuklarına [hakim olmayı ve onları komuta etmeyi arzulayan]-- derinlere gizlenmiş bir ikincil [öz] var!".
Ama sadece elleri ile okşayarak ve çay saatinde kekleriyle savaşa karşı mücadele eden, ve dindarca bir tavırla gözlerini çeviriveren burjuva pasifistlerine de [bir çift] sözüm var: --
"Kapitalizme karşı mücadele edin-- ve her savaşa karşı mücadele edin!".
Savaş alanları fabrikalarda ve madenlerde; kahramanların ölümü revirlerde; kitlesel mezarlar barakalarda; kısacası, sömürülenlerin sömürücülere karşı savaşı, galiba ebedi savaşı!
Tüm --bunların-- farkındamısınız?
Savaşa karşı savaş şunları ifade eder:
Kurbanların vurgunculara karşı savaşı!
Aldatılanların aldatanlara karşı savaşı!
Tahakküm altında olanların tahakküm edenlere karşı savaşı!
İşkenceye uğrayanların işkencecilere karşı savaşı!
Açların tıka basa doyanlara [ing. wellsfed] karşı savaşı!
Savaşın Engellenmesi
Kapital'in tüm savaşların sebebi olduğu doğrudur.
Ama savaşın günahı bizim omuzlarımızdadır.
Savaşın yürütülmesini olanaklı kılanlar biz proleterleriz; keza savaşları engelleyecek olanlar da bizleriz!
Hizmet etmeyi [kulluk etmeyi] reddedin!
Askeri ve savaş hizmetlerini yerine getirmeyi reddecek çocuklar yetiştirin.
"Savaşın herkesin kendi evinde, kendi ailesinde kendiliğinden hazırlandığı gerçeğini", büyük çoğumuz nasıl da hafife alıyoruz!
Ve bütün şeytanlıklar işte burada başlıyor; işte savaşın başlangıcı da burada yatıyor!
Kucağındaki bebeğe askerlerin şarkısını söyleyen anne, [bebeğini] savaşa hazırlar; evet, o [onu] savaşa hazırlar!
Çocuğuna oyuncak bir asker hediye eden baba, çocuğunu savaş düşüncesi için harekete geçirir!
Oyuncak bir asker, sizin kendinizin evinize getirdiğiniz bir Yahuda'dır [İsa'ya ihanet eden öğrencisi]; [o] insan hayatına karşı ihanettir! Her zaman tek bir şeyi aklından çıkarma: --
Kağıttan yapılan küçük bir miğfer [zırhlı başlık] bir gün bir katilin başındaki çelik miğfer olacaktır! Ve eğer bir çocuk havalı tüfekle bir kere deneme yaparsa, onun sonraki yaşamında bir tüfekle ateş etmesi ne kadar da doğal olacaktır!
Tahtadan yapılan küçük bir kılıç, bir gün gelecek bir insanoğlunun vücudunu parçalarına ayıran bir savaş kılıcı olacaktır!
Evet, oğullarınızın başka ebeveynlerin sevgili oğullarını katletmesini arzulamayan siz ebeveynler; miğfer, kılıç ve silah hediye ettiğiniz çocuğun, genç vücudundaki şefkatli ruhu ölümle dans ettirdiğinizi unutmayın.
Ama sevgi ve dayanışma ile eğitilen, ve insan hayatının kutsal dokunulmazlığına koşulsuzca saygı gösterecek şekilde yetiştirilen çocuklar; [işte] bu çocuklar kesinlikle silahlar ve askeri-hizmetler için uygun olmayacaklardır.
Biz askeri hizmet karşıtları en sonunda azizane haleleri [azizlerin başındaki nurlu haleler] ve şarlatanlıkları imha etmeli, ve askerlerin süslü püslü duvaklarını paramparça etmeliyiz; ve o zaman hala söylenmesi gerekenleri yüksek sesle haykırmalıyız:
(Kışlalar diye adlandırılan) katliam okullarında eğitilen, devlet tarafından ücret verilen profesyonel katiller; suçların en korkuncunu işleyen, insanoğlunun katledilmesini [yapanlardır]! Çocuklara söylenmesi gereken işte budur!
O zaman doğası itibariyle hayatı yeniden üretmeye ve korumaya yönelen genç bir kız, bir askerle --doğal düşmanı (ölüm simsarları) ile-- flört etmekten tiksinecektir.
Ve o zaman bir delikanlı üniformayı giymeyi reddecektir, çünkü bunun bir katilin pelerini olacağını bilecektir!
Eğer şeytanı başlangıcında durdurmak istiyorsanız, işte bu açıklık ve duyarlılıkla düşünmeli ve de hareket etmelisiniz! Ve, eğer her şeye rağmen savaş patlarsa, o zaman hemen ve tereddüt etmeden şu yönde ilerleyiniz:
SAVAŞA KARŞI SAVAŞ!
Bırakın general silahını ilk ateşleyecek olan olsun! İnsanlar bu hizmeti reddeceklerdir! Gerçek kahramanlık katletmekte değil, katletmeyi reddetmektedir. Kapital'in hizmetinde katledeceğinize ve öleceğinize; tüm ülkelerdeki bütün hapishaneleri ve ıslah evlerini, ve bütün tımarhaneleri doldurun!
Tüm insanoğullarını, hayvanları ve evleri ateşe verecek, onlara gaz ve zehir atacak en son ve en dehşetli savaş henüz patlamadı.
Bu en dehşetli trajediyi engellemek, onu önlemek bizim ellerimizde, bizim gücümüz dahilinde.
Tutarlı vicdani redçilerin büyük ve esin verici örnekleri modelimiz olsun.
Kendileri katiller olmaktansa, tutarlı bir şekilde "Hayır" diyerek onlar ölüme katlandılar.
BEN YAPMAYACAĞIM!
Tüm şiddetten, tüm kılıç ve tüfeklerden daha güçlü olan şey bizim ruhumuzdur, bizim irademizdir! Bu iki kelimeyi tekrar edin: "Ben yapmayacağım". Bu sözcüklere anlam kazandırın; gelecekteki tüm savaşlar imkansız olacaktır.
Tüm ülkelerin halkları "BİZ YAPMAYACAĞIZ!" diye bağırarak ayağa kalkınca; dünyanın tüm Kapital'i, tüm kralları ve başkanları ne yapacaklar?.
VE SİZ KADINLAR! Eğer kocanız çok zayıfsa, o zaman bu işi siz yapın!! Kocanızla olan aşk bağınızın askeri emirlerden daha güçlü olduğunu ispat edin! Erkeğinizin cepheye gitmesine müsade etmeyin! Tüfeklerini çiçeklerle süslemeyin! Kocalarınızın boğazına sıkıca sarılın. Ayrılma çağrısı emri geldiğinde bile onların gitmesine müsade etmeyin! Demiryolu hatlarını parçalayın, kendinizi lokomotiflerin önüne atın!
KADINLAR! EĞER KOCANIZ ÇOK ZAYIFSA BUNUN FARKINA VARIN!
Dünyanın tüm anneleri birleşin!
Kaynak: Workers Solidarity Movement internet sitesi.
İki haftadan beridir dinlemekte olduğum dehşetli hikaye, adeta bir fırtına gibi üstüme çöktü. Hayatım boyunca inandığım, çok istediğim ve başkalarının faydası için uğraştığım devrim bu muydu; yoksa onun bir karikatürü müydü --benimle alay etmeye ve dalga geçmeye gelen çirkin bir canavar mı? Altı ay boyunca karşılaştığım Komünistler --fedakar, çalışkan ve yüce ideallerle doluu o erkek ve kadınlar-- suçlandıkları gibi ihanet edebilecek ve dehşetli şeyleri yapabilecek nitelikte kişiler mi? Zinoviev, Radek, Zorin, Ravitch ve tanıştığım pekçok diğerleri --ülküsel bir yalan uğruna, lekeleyip, eziyet edip, öldürebilirler mi? Ama, öyleyse --Rusya'da idam cezasının kaldırıldığını baana söyleyen Zorin değil miydi? Ve yine varışımın hemen ertesinde, yeni kararnamenin yürürlüğe girdiğinin gecesinde yüzlerce insanın kurşuna dizildiğini, yani işin doğrusu Çeka'nın kurşuna dizmelerin hiç sonlanmadığını öğrendim.
Yani, arkadaşlarım Çeka'nın yaptığı işkencelerden bahsederlerken abartmıyorlarmış, diğer kaynaklardan da öğrendim. Petrograd hapishanelerindeki dehşetli koşullar hakkındaki şikayetler o kadar fazlalaşmıştı ki, Moskova durumdan haberdar edilmişti. Bir Çeka müfettişi soruşturma için geldi. Konuşmaktan korkan mahkumlara dokunulmazlık sözü verilmişti. Ancak müfettişin gitmesinin üzerinden çok geçmemişti ki, Çeka'nın yaptığı vahşetten sözünü hiç sakınmadan bahseden genç bir mahkum hücresinden dışarı çıkarıldı ve acımaszıca dövüldü.
Peki Zorin neden yalanlara başvurdu? Benim uzun süre karanlıkta kalmayacağımı şüphesiz ki biliyordu. Ve sonra, Lenin aynı yöntemlerin suçlusu değil miydi? "Hapishanelerimizde düşünce anarşistleri yok" diye bana güvence vermişti. Ama o bunları söylerken, çok sayıda Anarşist Moskova ve Petrograd ve diğer pekçok Rus şehrindeki hapishanelere doldurulmuştu. Mayıs 1920'de çok sayıda [anarşist] Petrograd'da tutuklandı; aralarında birisi 17 diğeri 19 yaşında olan iki genç kız da vardı. Mahkumlardan hiçbirisi karşı-devrimci hareketlerden suçlanmadı: onlar (Lenin'in tabiriyle) "Düşünce anarşisti"ydiler. Pekçoğu Sosyalist Cumhuriyet'in fabrikalarındaki dehşetli koşullara dikkat çeken 1 Mayıs manifestosunu yayınlayanlardandı. Henüz yürürlüğe girmiş olan "emek defteri"ne [ing. labour book] karşı el bildirileri dağıtan iki genç kız tutuklanmıştı.
Emek defteri, Bolşevikler tarafından en büyük Komünist başarılardan birisi olarak ilan edildi. Bu eşitliği sağlayacak ve asalaklığı ortadan kaldırılacaktı, öyle iddia ediliyordu. Aslında emek defteri, Çarlık rejiminde fahişelere verilen sarı kağıt benzeri bir şeydi. Bir kimsenin attığı her adım kaydediliyordu, ve o olmadan da bir adım bile atılamıyordu. Sahibini işine, yaşadığı şehre, oturduğu odaya bağlı kılıyordu. Bir kimsenin siyasi inancını ve partiye bağlılığını, ve kaç defa tutuklandığını [üstüne] kaydedilmişti. Kısacası, bir sarı kağıt. Bazı Komünistler bile bu aşağılayıcı keşfe içerlemişlerdi. Bunu protesto eden anarşistler Çeka tarafından tutuklandılar. Konuyla ilgili olarak bazı önde gelen Komünistlere başvurulunca, Lenin'in "Düşünce anarşistleri hapishanelerimizde" lafını tekrarlayıp duruyorlardı.
Komünistlerden nur yağıyordu. Hepsi amacın araçları mübah kıldığına inanıyor gözüküyordu. Radek'in Üçüncü Enternasyonal'in ilk yıldönümünde, dinleyicilerine "Komünizmin Amerika'daki olağanüstü yayılışından" bahsettiği bildiriyi hatırlıyorum. "Amerikan hapishanelerinde elli bin Komünist var" diye hiddetle bağırıyordu. "Hepsi Komünist olan, onsekizindeki genç kız Molly Stimer ve erkek arkadaşları, Komünist faaliyetleri yüzünden Amerika'dan sınırdışı edildiler". O zamanlar Radek'in yanlış bilgilendirmiş olduğunu düşünmüştüm. Ancak yine de bu gibi ifadeleri kullanmadan önce gerçeklerden emin olmaya uğraşmaması bana garip gelmişti. Sahtekardılar, ve Molly Stimer ile Anarşist yoldaşlarına karşı yapılan bu hakaret, onların Amerikan plütokrasisinin ellerinden çektikleri adaletsizliğin üstüne eklendi.
Geçtiğimiz aylar boyunca Komünist psikolojiyle olduğu kadar Bolşeviklerin kuram ve yöntemleriyle de bir nebze aşina olacak kadar şey gördüm ve işittim. Makhnoya karşı olan ikiyüzlü tavırları, Çeka'nın uyguladığı vahşetler ve Zorin'in yalanları hakkındaki hikayeler artık şaşırtmıyordu beni. Komünistlerin, Cizvit formülü olan amaca giden her yol mübahtır formülüne örtük bir şekilde inandıklarının farkına vardım. Aslında, bu formülü yüceltiyorlar. Yeni bir toplumsal düzenin temelleri olarak ileri sürülen insan yaşamının değerine, karakterin niteliğine, devrimci bütünlüğün önemine dair herhangi bir öneri; devrimci proje içinde hiçbir yeri olmayan "burjuvazi duygusallığı" olarak reddediliyordu. Bolşevikler açısından amaç Komünist bir Devlet idi, veya sözde Proletarya Diktatörlüğü. Bu amaca doğru giden herşey haklı ve devrimciydi. Bu nedenle Leninler, Radeksler ve Zorinler oldukça tutarlıydılar. İmanlarının yıkılmazlığını inanarak, kendilerini tamamıyla buna adayarak, aynı anda hem kahramanca hem de alçakça davranabiliyorlardı. Sadece ringa balığı ve çayla günde yirmi saat çalışabiliyor, ve masum erkek ve kadınların boğazlanması emredebiliyorlardı. Zaman zaman ise cinayetlerini bir "yanlış anlama"ymışçasına davranarak gizlemeyi amaçlıyorlardı; nihayetinde amaçlar araçlı haklı kılmıyor muydu? İşkence yapabiliyor ve sonra da soruşturmaları engelleyebiliyorlardı; yalan söyleyebiliyor ve iftira atabiliyorlardı, ve yine de kendilerini idealist olarak niteliyorlardı.Kısacası, devrimci bakış açısından herşeyin yasal ve doğru olduğuna; diğer herhangi bir politikanın zayıf, duygusal veya Devrim'e ihanet [etmek demek] olduğuna kendilerini ve diğer herkesi inandırabiliyorlardı.
Bir vesileyle, burjuvazi kökenli olsalar bile nihayetinde birer insan oldukları ve fiziki sağlıklarının dikkate alınması konusunda ısrar ederek, narin kadınların sokaklardaki karı küreklemeye zorlanmasındaki merhametsizliği eleştirdiğimde, bir Komünist bana şunları söylemişti: "Kendinizden utanmalısınız, siz ki yaşlı bir devrimcisiniz ve yine de hala çok duygusalsınız". Bu bazı Komünistlerin Angelica Balabanov'a karşı takındıkları tutumun aynısı, çünkü o mümkün olan her yerde yardımcı olmaya istekli ve hevesliydi. Kısacası, Bolşevikler bir tek kendilerinin dünyayı kurtarmakla görevlendirildiklerine samimiyetle inanan toplumsal püritenlerdiler [püriten: ahlaki ve dini konularda sofu olan]. Bolşeviklerle aramdaki ilişkiler giderek gerginleşti, Devrime karşı olan yaklaşımımın giderek daha eleştirel olduğunu fark ettim.
Bir şey giderek belirgin bir hale geliyordu benim için: kendimi Sovyet Hükümeti'nin bir parçası [üyesi] olarak göremiyordum; kendimi Komünist makinanın denetimi altına sokacak hiçbir görevi kabul edemezdim. Eğitim Komiserliği bu makinanın o kadar hakimiyeti altındaydı ki, ondan rutin işlerden daha başka bir şey beklemek umutsuzcaydı. Gerçekte, birisi Komünist olmadıkça, hiçbir şeyin üstesinden gelemez. Yüksek bir mevkide bulunan Komünistler arasında en iyi yetişmiş ve en az dogmatik olarak gördüğüm Lunacharsky'e katılmakta oldukça hevesliydim. Ancak Lunacharsky'nin kendisinin de makinanın içindeki çaresiz bir dişli çarkı olduğunu fark ettim; çabaları devamlı surette kırpıldı ve sınırlandırıldı. Okulların yönetiminde ve çocuklara karşı davranışlarda devam etmekte olan rüşvetçilik ve kayırmacılık sistemi hakkında da bayağı bir şey öğrendim. Bazı okullar harika koşullara sahipti; çocuklar iyi besleniyor ve iyi giydiriliyor, konserlerden, tiyatrolardan, danslardan ve diğer eğlencelerden faydalınıyorlardı. Ancak okul çocuklarının çoğunun evleri sefil, kirli ve bakımsızdı. "Tercih edilen" okullardan sorumlu olanlar değişiklikler için gerekli olanları bulmakta pek az sorunla karşılaşıyorlardı; sıkça da fazlasını elde ediyorlardı. Ancak sıradan okulların yöneticileri bir hafta boyunca bir resmi daireden diğerine giderek zamanlarını ve enerjilerini harcıyorlar, en asgari gereksinimleri dahi elde edebilmek için bitip tükenmeyen beklemeler yüzünden cesaretleri kırılıyor ve yılgınlığa kapılıyorlardı.
İlk önceleri işlerin bu halini gıda ve malzemenin kıtlığına bağlıyordum. Ambargo ve müdehalelerin bundan sorumlu olduğunun söylendiğini fazlasıyla duydum. Bu büyük ölçüde doğruydu. Rusya bu kadar kıtlık içinde olmasaydı, kötü yönetim ve rüşvet bu kadar ölümcül sonuçlar yaratmayacaktı. Ancak yaygın kıtlığın Komünist propagandanın hakim bir sanısı olduğu da eklenmeli. Hatta çocuklar bile bu amaç için kullanılıyorlardı. İyi bakılan okullar, Rusya'yı ziyaret eden yabancı misyonlara ve delegasyonlara şov yapmak içindi. Bu okullardaki herşey, diğer okulların paylarından kesilerek bollaştırılmıştı.
Mayıs'taki Petrograd Pravda'sında yayınlanan, okullardaki korkunç koşulları ifşa eden bir makalenin Petrograd'daki herkesi nasıl yerinden sıçrattığını hatırlıyorum. Genç Komünist örgütler komitesi bu kurumların bazılarını denetlemişti. Çocukların kirli, bit dolu pis çarşaflar üzerinde uyuduklarını, sefil gıdalarla beslendiklerini, gece boyunca karanlık odalara kilitlenerek cezalandırıldıklarını, akşam yemeği yemeden uykuya yollandıkları ve hatta dövüldükleri ortaya çıkmıştı. Okullardaki görevli ve çalışan sayısı da oldukça fahişti. Örneğin bir okulda 125 çocuğa karşı 138 [çalışan] vardı. Bir başkasında ise 25 çocuğa karşı 40 [çalışan]. Bu asalakların hepsi, talihsiz çocukların ağızlarındaki ekmekten besleniyorlardı.
Zorins, hep bana Petrograd Eğitim Dairesi sorumlusu olan bir kadından, Lillina'dan bahsediyordu. Onun işine bağlı ve yetenekli, harika bir işçi olduğu söyleniyordu. Pekçok defa onun konuşmalarını dinlemiştim, ancak etkilenmemiştim: fazlasıyla resmi ve kendini beğenmiş, tipik bir püriten okul bir müdiresine benziyordu. Ancak onunla konuşana kadar bir görüş oluşturmayacaktım. Okul ifşaatlarının yayınlanması üzerine Lillina'yı görmeye karar verdim. Soruşturulan okullar hakkında, eğitimin genel sorunları, özürlü çocukların sorunları ve eğitimleri hakkında bir saate yakın konuştuk. "Genç yoldaşların kusurları abarttıklarını" söyleyerek okullardaki suistimalleri hafife aldı. Zaten suçluların okullardan uzaklaştırıldıklarını da ekledi.
Diğer sorumlu pekçok Komünist gibi, Lillina da kendisini işine adamıştı, tüm zamanını ve enerjisini buna ayırıyordu. Tabiatiyle, herşeyi kişisel olarak kendisi yönetemezdi; ona göre şov [yapmak için ayırılan] okullar en önemlileriydiler, zamanının çoğunu onlara ayırıyordu. Diğer okullar ise, işe uygunlukları büyük ölçüde siyasi faydalarına göre değerlendirilen çok sayıdaki asistanına bırakılmıştı. Bu sohbet, Bolşevik Eğitim Heyetinin çalışmasının bir parçası olamayacağım yönündeki inancımı kuvvetlendirdi.
Sağlık Heyeti gerçek hizmet --şov hastahaneleri yararına veya hastanın siyasi görüşlerine göre ayrımcılık yapmayacak bir hizmet-- anlamında pek az fırsat sunuyordu. Bu ayrımcılık ilkesi, ne yazık ki hasta odalarında bile hüküm sürüyordu. Tüm diğer Komünist kurumlar gibi, Sağlık Heyeti de siyasi bir komiserin, Doktor Pervukhin'in başkanlığı altındaydı. Benim yardımımı sağlamak için oldukça istekliydi; bana bir fabrikanın, dispanserin veya ilçe kreşininin sorumlusu olmamı öneriyordu --oldukça gururlandırıcı, cazip ve benim oldukça beğendiğim bir teklif. Doktor Pervukhin ile defalarca konuştum, ancak pratik bir sonuç ortaya çıkmadı.
Onun dairesini her ziyaret ettiğimde erkekli kadınlı grupların bekleştiğini, bitmezcesine beklediklerini gördüm. Bunlar, çeşitli tıbbi branşlarda çalışan aydın --hiçbirisi komünist değildi-- doktor ve hemşirelerdiler, ancak zamanları ve enerjileri siyasi Komiser Doktor Pervukhin'in bekleme odasında ziyan oluyordu. Bir zamanlar Rusya'nın çiçekleri olan bu erkek ve kadınlar oldukça hüzünlü, keyifsiz ve kederliydiler. Siyasi boyunduruğu kabullenerek, bu trajik gidişata katılmalı mıydım? Boyunduruğun devrimci sürecin bir zorunluluğu olduğundan emin oluncaya kadar değil en azından. Öncelikle partizan karakterde olmayan, Rusya'nın koşullarını inceleyebileceğim ve halkla, işçilerle ve köylülerle doğrudan ilişkiye geçebileceğim bir iş bulmam gerektiğini hissediyordum. Ancak böylece içine düştüğüm zihinsel keder ve şüphe kaosunun içinden bir çıkış yolu bulabilirdim.
Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, [...] ile gösterilmiştir.
Kaynak: "Beneath the Surface", Rusya'daki Hayal Kırıklığım içinde, Kısım 12 (1923).
Savinkov gruplarından SR’ların {Sosyal Devrimci parti üyelerinin, milliyetçi ve taktiksel merkezdeki Beyaz Muhafızların, ve Wrangel
subaylarının rehine olarak tutulacağına ilişkin Sovyet hükümetinin kararı; ve sovyetlerin liderlerine karşı {suikast}girişimi olması
durumunda, bu rehinelerin “acımasızca yok edilecekleri” İzvestiia ve Pravda’da yayınlandı.
Etrafınızda, bu gibi tedbirlerin Orta Çağ’ın ve din savaşlarının en berbat dönemlerine geri dönüşü temsil ettiğini, ve komünist ilkeler
temelinde geleceğin toplumunu yaratmak için bunları savunanların [bu işe] layık olmayan insanlar olduğunu yoldaşlarınıza hatırlatacak ve onlara anlatacak hiç kimse yok mu gerçekten? Komünizmin geleceğine önem veren birisi bu gibi tedbirlere başvuramaz.
Bir rehinenin ne demek olduğunu kimsenin size açıklamamış olması mümkündür. Rehine, herhangi bir suç işlememişken hapse atılmış kişi demektir. Onun hayatını kullanarak düşmana şantaj yapmak için tutulur. “Eğer içimizden birisini öldürürseniz, biz de sizden birisini
öldürürüz.” Ancak bu, birisini her sabah idam sehpasına çıkarıp, ardından geri indirmek ve ona “Biraz bekle, bugün değil…” demekle aynı şey değil midir?
Ve bunun rehineler ve onların aileleri için işkencenin yeniden başlaması demek olduğunu yoldaşlarınız anlamıyor mu?
Bana iktidardaki insanların kolay bir yaşamlarının olmadığından bahsetmeyeceğinizi umarım. Bugünlerde, suikast ihtimalini “mesleki bir risk” olarak değerlendirenlere krallar arasında bile rastlanıyor.
Ve devrimciler hayatlarını tehdit eden mahkemeler önünde kendilerini savunmanın sorumluluğunu üstlenirler. Louise Michele bu yolu seçti. Veya [devrimciler] Malatesta ve Voltairine de Cleyre gibi yargılanmayı reddederler.
Krallar ve papalar bile rehine almak gibi barbarca kendini savunma araçlarını reddetmiştirler. Yeni bir yaşamın önderleri [apostles,
havarileri] ve yeni bir toplumsal düzenin mimarları, düşmalara karşı böylesi bir savunma aracına nasıl başvurabilirler?
Bu, komünist tecrübenizi başarısız olarak değerlendirdiğinizin, ve sizin için çok değerli olan bir sistemi değil de yalnızca {kendinizi}
kurtardığınızın bir işareti değil midir?
Yoldaşlarınız sizlerin, [yani] komünistlerin (işlediğiniz hatalara rağmen) gelecek için çalıştığını kavrayamıyor mu? Ve hiçbir durumda,
ilkel teröre fazlasıyla yakın eylemlerle çalışmanızı lekememeniz gerektiğini? Geçmişte devrimcilerin yaptığı bu eylemlerin yeni komünist çabaları çok güçleştirdiğini {bilmeniz gerekir}.
Aranızdaki en iyiler açısından, komünizmin geleceğinin kendi yaşamlarından daha değerli olduğuna inanıyorum. Ve bu geleceğe ilişkin
düşünceler, sizi bu gibi tedbirlerden vazgeçmeye zorlamalıdır.
Tüm ciddi eksikliklerine rağmen (sizin bildiğiniz gibi, ben de bunları iyi biliyorum), Ekim Devrimi büyük bir ilerlemeye yol açtı. Toplumsal bir devrimin –Batı Avrupa’daki insanların düşünmeye başladığının aksine– imkansız olmadığını gösterdi. Ve, bütün kusurlarına rağmen, geçmişe dönmeye yönelik girişimlerce yıpratılamayacak bir eşitlik doğrultusunda ilerlemeye devam ediyor.
Peki, o zaman neden devrim; asla sosyalizme veya komünizme özgü olmayan, ancak eski düzenin ve eski kargaşalıkların, sınırsız ve her şeyi tüketen otoritenin artıklarını temsil eden kusurlar yüzünden kendi tahribatına giden bir yola itiliyor?
P. Kropotkin
Dmitrov, 21 Aralık 1920
Kaynak: “Letter To Lenin”, 21 Aralık 1920, Anarchy Archives.
Birçok posta-telegraf bölümü çalışanı bana gelerek, içinde bulundukları gerçekten de çaresiz durum hakkındaki bilgileri sizin dikkatinize sunmamı istedi. Bu sorun yalnızca posta ve telegraf komiserliğini değil, dahası Rusya’daki günlük yaşamı ilgilendirdiği için, onların bu isteklerini yerine getirmekte hiç zaman kaybetmedim.
Biliyorsunuzdur, tabii ki, bu çalışanların aldığı maaşla Dimitrov ilçesinde yaşamak tamamen imkansızdır. Bu (maaşla) bir kile [bush, 36 litrelik ölçü birimi] patates almak bile imkansızdır; kişisel deneyimlerimden bunu biliyorum. Karşılığında sabun ve tuz almak istiyorlar, ki bunların esamesi bile okunmuyor. Unun (fiyatı) yükseldiği için –tabii ki onu da bulabilirseniz–, sekiz libre [pound, 454 gramlık ölçü birimi] arpa ve beş libre buğday almak imkansızdır. Kısacası, erzak yardımı olmaksızın çalışanlar gerçek bir kıtlığa mahkumdurlar.
Bu arada, böylesi [yüksek] fiyatların yanısıra, posta ve telegraf çalışanlarının Moskova Posta ve Telegraf Tedarik Merkezi’nden aldıkları
yetersiz erzak yardımları (15 Ağustos 1918 tarihli kararnameye göre: bir çalışana verilmek üzere sekiz libre tutarında buğday, ve ailenin iş yapamaz durumdaki üyelerine beş libre tutarında buğday) iki aydır zaten verilmemektedir. Yerel tedarik merkezleri ellerindeki erzakları dağıtamamaktadır, ve çalışanların (Dmitrov ilçesinde 125 kişi) Moskova’ya yaptıkları başvuruya bir yanıt gelmemiştir. Bir ay önce çalışanlardan birisi kişisel olarak size yazmış, ancak şu ana kadar hiçbir yanıt almamıştır.
Bu çalışanların gerçekten de umutsuz olan durumlarının tanıklığını yapmayı bir görev olarak addediyorum. Çoğunluk gerçek anlamda açlık çekiyor. Bu yüzlerinden açıkça anlaşılıyor. Çoğu nereye gideceklerini bilmeden evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor. Ve bu arada, işlerini özenle yerine getirdiklerini samimiyetle söyleyebilirim; işlerini kavradılar ve bu işçileri kaybetmek yerel hayatın hiçbir şekilde çıkarına olmayacaktır.
Diğer bölümlerde çalışan Sovyet çalışanlarının hepsinin aynı çaresiz durum içinde olduğunu eklemek istiyorum.
Sonuçta, genel duruma dair bir şeyler söylemekten kaçınamayacağım. Büyük bir merkezde –Moskova’da– yaşarken, ülkenin gerçek koşullarını bilmek imkansızdır. Bir kimsenin mevcut deneyimler hakkındaki gerçeği bilmesi için, güncel yaşamla, gereksinimler ve talihsizliklerle, –yetişkinlerin ve çocukların [çektiği] açlıkla, ucuz bir kerosen lamba edinmek için bürolar arasında gidilip gelinmesiyle, vb. ile yakın ilişki içinde olacağı illerde yaşaması gerekir.
Bu sınavlardan başarıyla çıkmamız için bir yol vardır. Daha normal günlük yaşam koşullarına geçişte aceleci olunmalıdır. Uzun süre böyle gidemeyiz, ve kanlı bir felakete doğru gidiyoruz. Bizim için zaruri olan müttefiklerin lokomotifleri, Rus arpasının, kendirinin, keteninin, hayvan derisinin ve diğer şeylerin ihracatı, halka yardımcı olmayacaktır.
Bir şey su götürmezdir. Parti diktatörlüğü kapitalist sisteme darbe indirmek için uygun bir araç olsa bile (ki bundan fazlasıyla şüpheliyim), bu yeni bir sosyalist sistemin yaratılması için zararlıdır. Gerekli olan şey yerel kurumlar, yerel kuvvetlerdir; ancak bunlar
yoktur, hiçbir yerde. Bunun yerine, insan ne yana dönerse dönsün, gerçek yaşam hakkında hiçbir şey bilmeyen, kendisini binlerce hayata ve ilçelerin tahrip olmasına mal olan en ağır hataların [tekrar tekrar] işlenmesine adamış kişilerle karşılaşıyor.
Yakacak odun arzını ele alınız, veya aynı amaçla baharlık tohumluklara bakınız…
Yerel kuvvetlerin katılımı olmaksızın, köylü ve işçilerin kendilerini tabandan örgütlemeleri olmaksızın, yeni bir yaşam kurmak imkansızdır.
Sovyetlerin tam da bu tabandan yükselen örgütlenmeler oluşturma işlevini yerine getirmiş olması beklenirdi. Ancak Rusya halihazırda yalnızca ismen var olan bir Sovyetler Cumhuriyeti haline gelmiştir. “Parti”, yani genellikle yeni gelenlerin doluşması (ideolojik komünistler daha çok şehir merkezlerindedir) ve halkın idaresini ele geçirmesi, bu umut verici kurumun –sovyetlerin– etkisini ve yapıcı enerjisini halihazırda tahrip etmiştir. Şu durumda, Rusya’da yönetimde olanlar sovyetler değil parti komiteleridir. Ve onların örgütlenmesi bürokratik örgütlenmenin kusurlarından muzdariptir.
Bugünkü düzensizlikten kurtulmak için, Rusya, görüşümce yeni bir yaşamın yaratılmasında bir etken olabilecek, yerel güçlerin yaratıcı
niteliklerine geri dönmelidir. Ve bu yolun gerekli olduğu ne kadar erken erken fark edilirse, o kadar iyi olacaktır. İnsanların o zaman (yeni) toplumsal yaşam biçimlerini kabullenmesi çok daha olası olacaktır. Eğer bugünkü durum sürerse, “sosyalizm” kelimesinin bizzat kendisi bir küfre dönüşecektir. Jakobenlerin kırk yıllık yönetiminin ardından Fransa’da “eşitlik” kavramının başına gelen şey buydu.
Yoldaşça selamlarımla,
P. Kropotkin
Dmitrov, 4 Mayıs 1920
Kaynak: “Letter To Lenin”, 4 Mart 1920, Anarchy Archives.
Rus Devrimi ve Sovyet Hükümeti | Peter Kropotkin (1919)
Batı Avrupa İşçilerine Mektup
Bana Batı dünyası işçilerine bir mesajım olup olmadığı soruldu. Şüphesiz Rusya'da gerçekte olanlardan öğrenilecek pekçok şey var. Hepsinden bahsetmek mesajın uzun olmasına neden olacağı için, sadece temel noktaları ortaya koyacağım.
İlk olarak, uygar dünyanın işçileri ve diğer sınıflardan dostları, hükümetlerini Rusya'ya --açık veya örtülü olarak-- silahlı müdahale etme fikrinden tamamen caydırmalıdırlar. Rusya şu anda, İngiltere'de 1639-48 ve Fransa'da 1789-94 dönemlerinde yaşananlar ölçüsünde ve [onlara] eş değerde bir devrim yaşamaktadır. Tüm uluslar İngiltere, Prusya, Avusturya ve Rusya'nın Fransa Devrimi sırasında oynadığı utanç verici rolü oynamayı reddetmelidirler.
Bunun da ötesinde, --tüm üretken işlerin, teknik yetilerin ve bilimsel bilginin tamamen komünal olacağı bir toplum inşa etmeye uğraşan-- Rus Devriminin mücadele etmekte olan partilerin uğraşıları sırasında ortaya çıkan basit bir raslantı [kaza] olmadığı, herkesin aklında yer etmelidir. Bu neredeyse bir yüzyılı bulan; Robert Owen, Saint Simon ve Fourier'in zamanlarından beri [yapılan] sosyalist ve komünist propaganda tarafından hazırlanmıştır. Ve her ne kadar tek parti diktatörlüğü aracılığıyla yeni bir toplumsal sistem yerleştirme çabası başarısızlığa mahkum olsa da; devrimin [sağladığı] işçi hakları, onun [işçi sınıfının] toplumdaki haklı yeri ve her bir yurttaşın görevleri [gibi] yeni kavramları halihazırda günlük yaşantımıza dahil olmuşlardır, --ve bunlar sürecektir.
Sadece işçiler değil, uygar dünyanın tüm ilerici güçleri devrim düşmanlarına karşı şimdiye kadar verilmekte olan desteği sona erdirmelidirler. Bolşevik hükümetin yöntemlerinde karşı çıkılacak hiç bir şey olmaması nedeni ile değil. Hiç de bu nedenle değil! Ama yabancı silahlı güçlerin müdahaleleri zorunlu olarak hükümetin diktatöryal eğilimlerini güçlendirmekte, ve [Rusya'nın] yaşamının yenilenmesinde hükümetten bağımsız olarak Rusya'ya yardım etmeye hazır olan Rusların çabalarını felce uğratmaktadır.
Parti diktatörlüğündeki içsel şeytanlıklar, bu partinin iktidarını devam ettirmesine yol açan savaş koşullarınca daha da ağırlaştırılmaktadır. Bu savaş hali, hayatın her ayrıntısını kontrol [etme yetisini] hükümetin ellerinde merkezleştiren, [böylece de] ülkenin sıradan faaliyetlerinin büyük bir kısmının durmasına neden olan diktatörce yöntemlerin kuvvetlendirilmesi için bahane oldu. Tüm sefaletimizin yabancı müdahalesinden kaynaklandığı bahanesi sayesinde, devlet komünizmine özgü şeytanlıklar on kat artmıştır.
Yine eklemeliyim ki eğer Müttefik askeri müdahaleleri devam ederse, bu Rusya'da Batı uluslarına karşı --bir gün gelecekteki çatışmalarda kullanılacak-- katı duygular oluşturacaktır. Bu katılık devamlı gelişmektedir.
Kısacası, Avrupa uluslarının Rus ulusu ile doğrudan ilişkiler geliştirmesinin zamanı gelmiştir. Bu bakış açısından, sizlerin --tüm uluslardan işçi sınıfının ve ilerici unsurların-- söyleyecek sözleriniz olmalı.
Genel soru üzerine bir kaç kelime daha. Avrupalı ve Amerikan ulusları ile Rus ulusu arasındaki ilişkilerin tekrar kurulması, Rus ulusunun Çarlık İmparatorluğunu oluşturan uluslar üzerinde üstünlük kurması demek değildir. Emperyalist Rusya ölmüştür ve tekrar dirilmeyecektir. Bu farklı bölgelerin [illerin, eyaletlerin] geleceği büyük bir federasyonda yatmaktadır. Bu federasyonun çeşitli parçalarının doğal arazileri [toprak sınırları] oldukça belirgindir --en azından Rus tarihi ve etnografisi ile haşır neşir olan bizler için. Rus İmparatorluğunun doğal olarak ayrı [bulunan] parçalarını merkezi bir kontrol altında yeniden birleştirme çabaları başarısızlığa mahkumdur. Bu nedenle, Batı uluslarının eski Rusya İmparatorluğunun her parçasının bağımsızlık hakkını tanımaları uygun olacaktır.
Benim görüşüm bu gelişmenin devam edeceği yönündedir. Bu federasyonun her bir parçasının [bizzat] kendisinin kırsal komünlerin ve özgür şehirlerin federasyonundan oluşacağı zamanın geldiğini görüyorum. Ve Batı Avrupa'nın belli kısımlarının da yakın zaman içinde aynı yolu izleyeceğine inanıyorum.
Bugünkü ekonomik ve siyasal durumumuza gelince, büyük İngiliz ve Fransız devrimlerinin devamı olan Rus devrimi, Fransız devriminin "gerçekte eşitlik", yani ekonomik eşitlik olarak adlandırılanı başaramadan durduğu noktaya ulaşmaya çalışmaktadır.
Ne yazık ki, Rusya'daki bu çabalar güçlü bir şekilde merkezileşmiş parti diktatörlüğü altında yapılmaktadır. Bu çaba Baboeuf'un aşırı merkeziyetçi ve Jakoben davranışının aynısıdır. Parti diktatörlüğünün demir yasası altında aşırı merkezileşmiş bir devlet komünizmi temelinde komünist bir cumhuriyet kurma çabasının, kendi görüşümce başarısızlığa mahkum olacağını tüm samimiyetimle söylemek zorundayım. Her ne kadar insanlar eski rejimden bıkmış ve yeni yöneticilerin deneylerine hiç bir aktif direniş göstermiyor olsa da, Rusya'da biz komünizmin nasıl uygulanmaması [gerektiğini] öğreniyoruz.
Sovyetler, yani ilk defa 1905 devrimci kalkışması sırasında tasarlanan ve Çarlık defedilir edilmez 1917 devrimiyle derhal uygulamaya geçirilen işçi ve köylü konseyleri --ülkenin ekonomik ve siyasi hayatının bu tip konseyler tarafından kontrol edilmesi-- fikri büyük bir fikirdir. Daha da ötesinde, bu konseylerin kendi çabalarıyla ulusal refahın üretiminde gerçek bir yeri olanlardan oluşması gerektiği ortaya çıkar.
Ama ülke parti diktatörlüğünce yönetildiği sürece, işçi ve köylü konseyleri açıktır ki tüm önemlerini kaybetmektedirler. Böylece, daha önceleri kral tarafından toplantıya çağrılan ve çok güçlü olan kraliyet konseyiyle [ing royal council] mücadele etmek zorunda kalan "Devletler Konseyi"nin [ing. States General] oynadığı pasif role indirgenmişlerdir.
Basın özgürlüğünün var olmadığı durumda, işçi konseyleri de özgürlüklerini ve gerekliliklerini kaybederler, ve --savaş durumunda olmamız bahanesiyle-- iki yıldır bu haldeyiz. Ama fazlası var. Seçimler serbest seçim kampanyasıyla yapılmadığında ve seçimler parti diktatörlüğünün baskısı altında yürütüldüğünde, işçi ve köylü konseyleri tüm önemlerini yitirirler. Gayet tabii ki, bilinen mazaret eski rejimle mücadele etmek için diktatörlüğün kaçınılmaz olduğudur. Ama bu durum açıkça geriye doğru bir adımdır, çünkü devrim yeni bir ekonomik temel üzerinde yeni bir toplumun kurulmasını amaçlamıştı. Bu yeni sistemin ölüm fermanı demektir.
Zaten zayıf düşmüş bir hükümetin devrilmesinin yöntemleri eski ve modern tarihte gayet iyi bilinmektedir. Ama esinlenilecek örnekler olmadan yeni yaşam biçimleri, özellikle de yeni üretim ve değişim biçimleri yaratmak gerektiğinde; herşeyin yeni baştan inşaa edilmesi gerektiğinde; bir hükümet tüm vatandaşlarını bir lambayla ve hatta onu yakmak için kibritle donatmayı üstlenirse, bu durumda sınırsız sayıdaki resmi görevliyle bile bunu yapamaz --bu hükümet giderek cansıkıcı [başbelası,ing. becomes a nuisance] bir hale gelir. Bu ulusal bir anayol üzerinde, fırtına tarafından devrilen bir ağacı satmak için kırk resmi görevlinin yardımını gerektiren Fransız bürokrasisinin karşılaştırma olarak önemsiz kalacağı müthiş bir bürokrasi geliştirecektir. İşte Rusya'da öğrenmekte olduğumuz budur. Ve siz batılı işçilerin her türlü aracı kullanarak kaçınmanız gereken işte budur, çünkü siz gerçek bir toplumsal yeniden inşayla ilgilenmektesiniz. Toplumsal devrimin gerçek yaşamda nasıl işlediğini görmek için delegelerinizi buraya gönderiniz.
Toplumsal devrimin gerektirdiği pek çok yapıcı iş, bir kaç sosyalist ve anarşist elkitabındakinden daha önemli [olan] şeylerin yönlendirmesini gerektirse bile, [bu] merkezi bir hükümet tarafından yerine getirilemez. Bu kendi yerel koşullarında varolan ekonomik sorunların çeşitliliğini halledebilme yetisine sahip, yerel ve uzmanlaşmış güçler çoğunluğunun [kalabalığının] gönüllü işbirliğini, [onların] zekalarını ve bilgilerini gerektirecektir. Bu işbirliğini reddetmek ve herşeyi parti diktatörlerinin dehalarına terk etmek; şu anda olduğu üzere, sendikaları ve yerel kooperatif örgütlerini partinin bürokratik organlarına dönüştürerek, hayatımızın bağımsız merkezlerini yıkmak demektir. Bu devrimi başaramamanın, onun gerçekleşmesini imkansız yapmanın yoludur. Ve işte bu, bu tip yöntemlerin ödünç alınmasını [geçici olarak kullanılmak üzere alınmasını] savunmaya karşı sizi uyarmakta kendimi görevli hissetmemin nedenidir . . .
Yakın zamanda biten savaş tüm uygar dünya için yeni yaşam koşulları ortaya çıkarmıştır. Sosyalizm kesinlikle dikkate değer bir ilerleme gösterecektir; ve yerel özerklik ve özgür girişim üzerinde temellenen daha bağımsız bir yaşamın yeni biçimleri yaratılacaktır. Bunlar ya barışçıl bir şekilde veya devrimci araçlarla yaratılacaklardır.
Ama bu yeniden inşaanın başarısı, büyük ölçüde farklı insanlar arasındaki doğrudan işbirliği [kurulabilmesi] olasılığına bağlıdır. Bunu başarmak için, tüm ulusların işçi sınıflarının derhal birleşmesi ve tüm dünya işçilerinin büyük enternasyonali fikrinin tekrar canlandırılması gereklidir --ama bu İkinci ve Üçüncü Enternasyonallerde olduğu üzere, tek bir siyasi parti tarafından yönetilen bir birlik biçiminde olmamalıdır. Bu tip birliklerin var olması için şüphesiz pekçok sebep vardır; ama bunların [bu sebeplerin] ötesinde ve tüm bunları [bu sebepleri] biraraya getirecek [şekilde], dünya üretimini bugünkü kapitalizme tabii olmasından [kurtararak] dağıtmak [dağıtımını düzenlemek] üzere federe hale gelmiş, dünyanın tüm işçi örgütlerinin bir birliği olmalıdır.
NE YAPMALI?
Yaşadığımız devrim ayrı ayrı bireylerin çabalarının genel bir toplamı değildir; insan iradesinden bağımsız, bir doğal fenomen'in [ing. natural phenomenon, doğal olgu veya olay], Doğu Asya kıyılarında aniden ortaya çıkan tayfunlara benzeyen bir doğal bir fenomenin genel bir sonucudur.
Ayrı ayrı bireylerin ve hatta partilerin çalışmalarının sadece çölde birer kum tanesi, [kopan] yerel fırtınaların sadece birkaç dakikalık parçaları olduğu [bu] binlerce sebep [etken]; yeni baştan yapacak veya yıkıp geçecek, ve belki de hem yıkacak hem de yeni baştan yaratacak olan bu büyük felaketin, bu büyük doğal fenomenin biçimlenmesine katkıda bulunmuştur.
Tüm hepimiz bu büyük kaçınılmaz değişimi hazırladık. Ama aynı zamanda bu tüm daha önceki devrimler tarafından --1793, 1848 - 1871 [devrimleri tarafından]; tüm Jakobenlerin, sosyalistlerin yazıları tarafından; bilimin, sanayinin, sanatın ve diğerlerinin tüm başarıları tarafından hazırlanmıştır. Kısacası, aynen hava ve su taneciklerinin milyonlarcasının hareketleri sonucunda yüzlerce gemiyi batıran ve binlerce evi yıkan ani bir fırtınayı oluşturmasında olduğu gibi --nasıl ki bir depremde yeryüzünün sarsılması, binlerce küçük sarsıntı ve ayrı ayrı parçacıkların öncel hareketleri tarafından oluşturuluyorsa--; milyonlarca doğal neden [bu değişimin olmasına] katkıda bulunmuştur.
Genelde, insanlar olayları somut ve bütüncül bir şekilde görmezler. Apaçık tasarlanmış resimlerle düşünmektense kelimelerle düşünürler, ve devrimin ne olduğuna --ona [devrime] bugünkü biçimini veren milyonlarca nedene-- dair hiç bir fikirleri olmaz; ve bu nedenle de devrimin kendi şahsiyetleri sayesinde ilerlemesinin önemini; ve kendileri, kendi dostları ve düşün arkadaşlarının bu müthiş karışıklıkta takınacakları tavrın önemini abartma eğilimindedirler. Ve şüphesiz ki, bu karışıklık tarafından harekete geçirilen yüzbinlerce gücün [yarattığı] girdapta, herhangi bir bireyin --ne kadar zeki ve tecrübeli olursa olsun-- ne kadar güçsüz olduğunu anlamakta tamamen yetersizdirler.
Onlar bir deprem gibi, daha doğrusu bir tufan gibi olan bu tip bir doğal fenomenin bir defa başlamasıyla, ayrı ayrı bireylerin olayların gidişatı üzerinde herhangi bir etki oluşturmakta güçsüz kalacağını anlamamaktadırlar. Bir parti belki birşeyler yapabilir --genelde düşünüldüğünden çok daha az--, ve [partinin] etkisi --çok hafif de olsa-- yaklaşmakta olan dalgaların yüzeyinde belki farkedilebilir. Ama büyük bir kütleyi vücuda getirmeyen küçük toplamlar şüphesiz ki kuvvetsizdirler --onların Gücü kesinlikle birhiç'tirr.
Bir anarşist olan ben, kendimi işte bu durumda görüyorum. Ama Rusya'daki çok sayıdaki parti bile şu anda oldukça benzer bir durumdadır.
Daha öteye gideceğim; hükümette olan partinin [bizzat] kendisi de aynı konumdadır. Artık hükümet etmemektedir; [herşey] partinin yaratılmasına yardım eden, ama şu anda partinin kendisinden binlerce kez daha güçlü olan akım [cereyan, ing. current] tarafından sürüklenmektedir . . .
Peki öyleyse ne yapmalı?
Tam anlamı ile hazırladığımız yollardan ilerlemeyen, ama tam anlamı ile hazırlamak için de yeterince zamanımızın olmadığı bir devrimi yaşıyoruz. Şimdi ne yapmalı?
Devrimi engellemek? Saçma!
Çok geç. Devrim bizim çabalarımızı hiç dikkate almadan en az direncin olduğu yönde, kendi yolunda ilerleyecektir.
Şu anda Rus devrimi şu konumdadır. Dehşet saçmaktadır. Tüm ülkeyi harap etmektedir. Delice taşkınlığı içinde, insan hayatlarını yok etmektedir. İşte bu nedenle bu barışçıl bir ilerleme değil, bir devrimdir; çünkü neyi tahrip ettiğine ve nereye [doğru] gittiğine bakmadan tahrip ediyor.
Peki öyleyse? Öyleyse --kaçınılmaz bir şekilde reaksiyon ortaya çıkacaktır. Bu tarihin bir yasasıdır, ve bunun neden başka bir şekilde olamayacağını anlamak basittir. İnsanlar devrimin gelişme biçimini değiştirebileceğimizi tasavvur ediyorlar. Bu çocukça bir düştür. Devrim öyle bir güçtür ki onun büyümesi değiştirilemez. Ve nasılki her dalganın ardından [kumda] bir oyuk [açılması] kaçınılmazsa, nasılki heyecanlı bir faaliyetin ardından insanoğlunda kuvvetsizliğin [ortaya çıkması] kaçınılmazsa, reaksiyon da şüphesizki kaçınılmazdır.
Bu nedenle yapabileceğimiz tek şey, yaklaşmakta olan reaksiyonun taşkınlığını ve gücünü azaltmak için tüm enerjimizi kullanmaktır.
Ama çabalarımız nelerden oluşabilir?
Tutkularımızı ılımlandırmak --diğer yandaymışçasına mı? Kim bizi dinler ki? Bu rolü üstlenerek birşeyler yapabilecek diplomatlar olsa bile, bunun zamanı henüz gelmedi; ne bu taraf, ne de öbür taraf henüz onları dinlemeye hazır değil. Bir şeyi görüyorum; devrim kendini tamamıyle tükettikten sonra, her bir partideki yapıcı [inşa edici] çabayı yürütme yetisine sahip insanları biraraya toplamalıyız.
Dmitrov, Rusya, 28 Nisan 1919.
İlk İngilizce Basım:Labour Leader, 22 Temmuz 1920.
Kaynak: "Anarchy Archives" (Peter Kropotkin, Kropotkin's Revolutionary Pamplets. Editör Roger N. Baldwin, Vanguard Press Inc., 1927).
Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, [...] ile gösterilmiştir.
Cinayet Cinayettir (Tüm Askerlere Açık Mektup) | Tom Mann (1918)
Bu yazı Britanyalı sendikalist Tom Mann tarafından Birinci Dünya Savaşı sırasında yazılmıştır. Bu yazı yüzünden 6 ay hapis yatmıştır.
Arkadaşlar! Yoldaşlar! Kardeşler!
SİZ artık Ordu'dasınız.
Ve BİZ de. SİZ, Yıkım Ordusunda. BİZ, Sanayi'de veya İnşaat ordusunda.
Biz madende, değirmende, demirci atölyesinde veya limanda çalışıyoruz; insanların yaşamalarını mümkün kılan tüm malları, giysileri, maddeleri vb.'ini üretiyor ve dağıtıyoruz.
SİZ EMEKÇİ İNSANLARIN OĞULLARI.
SİZİN BABALARINIZIN, ANNELERİNİZİN, ERKEK KARDEŞLERİNİZİN, KIZ KARDEŞLERİNİZİN nasibi de olan KENDİ nasibimiz için BİZ Mücadele ederken, SİZ subaylarınız tarafından BİZİ ÖLDÜRMEK için çağırılıyorsunuz.
YAPMAYIN BUNU!
Hep süregelenin nasıl olduğunu biliyorsunuz. Biz durabildiğimiz kadarıyla karşı duruyoruz. Sonra bizim (ve sizin) sorumsuz Erkek Kardeşlerimizden ya da Kız Kardeşlerimizden birisi, sevdiklerinin sefaleti ve açlığını görerek ve düşünerek kızıyor; [ve] mülkiyet üzerinde bir suç işliyor. Hemen akabinde SİZE Bizi ÖLDÜRME emri veriliyor.
Hayır! İster kızgınlık ateşi ile sevdiği bir kişiye karşı yapılmış olsun, isterse bir asker tarafından tüfekle yapılmış olsun; CİNAYET CİNAYETTİR!
DELİKANLILAR, ... YAPMAYIN BUNU!
ARKADAŞLAR HAREKETE GEÇİN! KARDEŞLER HAREKETE GEÇİN! İNSANOĞULLARI HAREKETE GEÇİN!
Mülkiyet tekrar yerine konabilir!. İnsan hayatı ise asla. Size sahip olan ve emir veren Aylak Zengin Sınıf, bize de sahiptir ve bize de emir veriyor. Onlar ve onların arkadaşları, Yeryüzü topraklarına ve yaşam araçlarına sahipler.
SİZ DEĞİLSİNİZ. BİZ DEĞİLİZ. BİZ tekmeyi attığımızda, SİZE bizi ÖLDÜRME emri veriliyor. Siz tekmeyi attığınızda, askeri mahkemeye ve hücrelere gidiyorsunuz. SİZİN kavganız BİZİM kavgamızdır. Birbirimize KARŞI savaşacağımıza, BİZ birbirimizle biraraya gelerek BERABER savaşmalıyız.
BİZİM rahmimizden, BİZİM yaşamımızdan, BİZİM evlerimizden; Siz geldiniz.
EFENDİ SINIFIN gönüllü aletleri olmaya devam ederek; EBEVEYNLERİNİZİN, SINIFINIZIN yüzünü kızartmayın.
Siz, Bizim gibi, KÖLE SINIF'tansınız. BİZ yükseldiğimizde, SİZ yükselirsiniz; BİZ düştüğümüzde, belki de sizin kurşunlarınızla. Siz de düşersiniz.
Verimli vadileri ve engebeli tepeleri ile, maden kaynakları ile, denizi ile; Yeryüzü bize çağların bıraktığı bir miras.
SİZ hiç şüphesiz ki yoksulluk yüzünden Ordu'ya katıldınız.
BİZ yoksulluğUMUZ yüzünden, AĞIR işlerde ufak ücretlerle uzun saatler boyunca çalışıyoruz. Ve hem SİZİN, hem de BİZİM yoksulluğumuzun sebebi ise, tüm kaynaklarıyla Yeryüzü'nün sadece birkaç kişiye ait olmasıdır.
Yeryüzü'ne sahip olan Bu birkaç kişi, BİZİM işlerimizin de sahibidirler.
BİZİM işlerimize sahip olarak, onlar bizzat YAŞAMLARIMIZA sahip oluyorlar.
Yoldaşlar, BİZ boşu boşuna mı çağrıldık? Enine boyuna düşünün, ve artık KIZ KARDEŞLERİNİZİ VE ERKEK KARDEŞLERİNİZİ ÖLDÜRMEYİ reddedin. İŞÇİLER ve YOKSULLAR için, DÜNYA'yı geri almamızda Bize yardım edin.
Kaynak: "Murder is murder - open letter all soldiers" (Workers Solidarity Movement sitesi).
İşçi, Asker ve Köylü Temsilcileri Sovyetleri | Gregori Maksimov (1917)
Hazırlayanın Notu: "Tüm iktidar sovyetlere" sloganından kuşkulanmakla birlikte çoğu anarşist sovyetlerin, konut, gıda dağıtımı, işe yerleştirme ve eğitim gibi konularla uğraşacak yerel, partisiz işçi ve köylü organları olarak, yararlı bir amaca hizmet edebileceğini sanıyorlardı. Ne var ki, Bolşevikler'in iktidarı ele geçirmesinden sonra, sovyetlerin politik otorite araçlarına, yeni yönetici bürokrasisinin maşasına indirgenebileceğinden endişelenmeye başladılar. Bu konudaki görüşleri Belge 13'ün (Sendikalar ve Fabrika Komiteleri Üstüne) yazarı olan Gregori Maksimov'un sendikalar ve fabrika komiteleri üstüne aşağıdaki yazısında açıkça sergileniyor.
I. "İkinci Ekim Devrimi"nden önce sovyetler, sınıfsız entelijensiya unsuru ile karışmış, politik, anarşist sınıf örgütleriydiler.
II. Proletaryanın arzusunun, zorlama ya da güç olmaksızın, tartışma yoluyla, azınlığın arzusunu ezmeksizin çoğunluğun arzusuyla billurlaştığı merkezler olarak hizmet ettiler.
III. Sovyetlerin 24 Ekim 1917 öncesindeki eylemleri devrimci bir nitelik taşıyordu; çünkü sovyetler, proletarya tarafından kendiliğindenci bir tarzda, devrimci araçlarla ve her bir yörenin gereksinimlerinden doğup, (a) kitlelerin devrimcileştirilmesini, (b) etkinlik ve özgüvenlerinin geliştirilmesini ve (c) kendi yaratıcı güçlerine inançlarından güçlendirilmesini getiren doğaçlama öğesiyle ortaya çıkmıştı.
IV. Bu sırada sovyetler, o zamana dek hiç var olmamış, en iyi politik örgütlenme biçimleriydiler; çünkü, "temsilciler"in geri çekilmesi, yeniden seçilmesi ve seçmenlerinin arzusunu daha iyi dile getiren başkalarının bunların yerini alması olanağını veriyor, yani seçmenlere, kendi seçtikleri temsilcileri denetleme izni veriyordu.
V. Sovyetler, temsili parlamenter sistem ile tam halk egemenliği arasındaki geçici bir geçiş biçimiydi.
Bu yüzden sovyetler, devrimci, canlı, yaratıcı, etkin, uyanık, tek sözle ilerici bir güçtü. Ve onları savunan güçler de devrimci ve ilericiydiler. Sovyetlerin sağında olan güçler (örgütler, kurumlar, partiler, gruplar, bireyler) daha önceki hükümet biçimlerinin ve eski kurumların savunucularıydılar. Onlar sovyetlere düşmandılar, yani karşı devrimci, gericiydiler. Bu yüzden, bu düşman güçlerle ölüm kalım savaşı verilirken, bizler saflarımızı en ilerici güç olan sovyetlerle geçici olarak birleştirdik; çünkü demokrasinin en devrimci öğesinin yenilgisi devrimin kendisinin yenilgisi anlamına gelecekti; çünkü "tüm iktidar sovyetlere" sloganı bizleri tatmin etmese bile, yine de sağcı demokrasinin taleplerinden daha ilericiydi ve bizlerin merkezsizleşme, otoritenin yayılması ve sonunda ortadan kaldırılması, bunun yerine özerk ve bağımsız örgütsel birimlerin almasına ilişkin taleplerimizi, en azından kısmen, gerçekleştiriyordu.
Bunlar sonucunda, iki taraf arasındaki mücadeleler boyunca bizler, gerici güçlere karşı, ilerici güçlerin safında yer aldık. "Ayrı yürü, birlikte vur" sloganını kılavuz edinmiştik. Ama bu ancak kendisiyle birlikte vurduğumuz güç "gerçek" bir güç, gerçek bir otorite, yani bir durgunluk, zorlama, tek bir sözle bir gericilik öğesi durumuna gelene dek, bizlerin kılavuz sloganı olmalıydı. Devrimin güçleri açısından bu durum, zaferlerin hemen ardından, düşmanların yenilip yok edilmesiyle ortaya çıktı. Çünkü, yenilenlerin vaktiyle oturduğu, yenenlerin ise şimdi oturacağı taht toplumsal ilerleme basamaklarının üstünde duramaz; yanlızca eski rejimlerdekinden bir adım ötesini temsil edebilir. İlerlemenin amansız yasalarına uygun olarak, devrimci güç yönetici iktidar durumuna geldiği anda, devrimci niteliğini yitirir, durgunluğu artar ve kendinden daha devrimci ve ilerici olan bir gücü ortaya çıkarır. Devrimci güç bir kez tahakküme özlem duyduğunda, durağan ve baskıcı bir duruma gelir, çünkü iktidarda kalmaya çabalar, onu sınırlandıracak hiç kimseye ve hiçbir şeye izin vermez. Sonuç olarak (ve burada, fiziğin basit bir yasası devreye girer: her eylem eşit ve zıt bir tepki doğurur), yeni bir hoşnutsuzluk ortaya çıkar ve buradan, yenenler yanlızca kendi durumlarını pekiştirmeyi ve işleri yatıştırmayı amaçladıkları yerde, zaferi yaymayı amaçlarken daha canlı, daha ilerici ve devrimci olan yeni bir muhalefet gücü doğar.
Bu nedenle, Menşevizm'e, savunuculuğuna ve oportünizmine karşı zaferlerinden önce, Bolşevikler bir devrimci güçtü. Ama şimdi onlar, ilerleme yasalarına uygun olarak, bir durgunluk gücü, yaşamın devrimci baskısına karşı durmaya çalışan bir güç, yaşamı kendi programının yapay çerçevesi içine sıkıştırmaya çalışan bir güç durumuna gelmişlerdir ve sonuçta bu çerçeveyi kırmaya ve devrimci etkinliğin alanını genişletmeye çalışacak yeni bir ilerici ve devrimci gücü ortaya çıkarmışlardır. Şu anda bu güç anarşizmdir.
Bolşevikler'e yardımımız, onların zaferinin başladığı yerde sona ermelidir. İlerlemenin taleplerini yerine getirmemiz için, yeni bir cephe açmamız gerekiyor. Şimdiki çarpışma alanını terk edeceğiz. Artık Bolşevikler'le birlikte gitmeyeceğiz; çünkü onların, bizim hep savaştığımız ve ilerlemenin bir yolu üzerinde bir engel olan şeye -devletin güçlendirilmesine- yönelik "yapıcı" çalışması başlamıştır. Yıkmaya kararlı olduğumuz şeyi güçlendirmek bizim işimiz değildir. Üçüncü -ve herhalde sonuncu- devrimin çalışmasını örgütlemek için, alt sınıflara gitmeliyiz. Ve nasıl daha önce sovyetlerde yer aldıysak, şimdi de, iktidarın ellerine geçmesi ile birlikte, yasa koruyucu ve devletçi organlar olan sovyetlere karşı mücadele etmeliyiz. Sonuç olarak:
1. Sovyetler artık iktidar organlarıdır, ülkede köy, bucak ve il düzeyindeki yasa aygıtlarıdırlar.
2. Yeni bir toplumsal yaşam biçimini (bütünüyle özerk) bir sovyetler cumhuriyetini kabul etmiş olan Rusya, henüz devletçilik ilkesini, gereksiz bir yük olarak bir yana bırakmış değildir. Sovyetler iktidar örgütleri olduklarından, devlet, köy, bucak ve il düzeyinde her biri minyatür, yarı-özgür devlet olan yeni tür bir (sınıfsal) parlamento olarak kalıyorlar.
3. Sovyetler, yasal devlet organları, modernleştirilmiş bir temsili sistem organlarıdırlar ve Kropotkin'in söylemiş olduğu gibi, "adına ister parlamento, ister konvansiyon, isterse başka bir şey denilsin, ister bir Bonaparte'nin yetkileriyle oluşturulmuş olsun, isterse olası tam serbestlik temelinde, başkaldırmış bir halk tarafından seçilmiş olsun, her temsili sistem, hep kendi güçlerini genişletmeye, her yolla otoritesini artırmaya ve birey ya da grupların bağımsızlığını yasa aracılığı ile ezmeye çalışmıştır" (01).
Eklemeliyim ki, temsili organların bu eğilimi, hiç de onların oluşumuna bağlı değildir. Sovyetlerin bileşimi ne olursa olsun kesinlikle yukarıdaki yolu izleyecektir; sovyetleri bu yoldan döndürmek düşünülemez. Bu yüzden, istediğimiz yönde onların etkinliklerine kılavuzluk etmek ve çoğunluğu kazanmak amacıyla sovyetlerde yer almak, parlamenter taktikleri kabul etmek ve devrimden vazgeçmek demek olacaktır. Bu, yasa ve buyrukların gücüne inanan, kitlelerin bağımsızlığına ve yaratıcılığına inancını yitirmiş devlet-anarşistleri durumuna gelmek demek olacaktır. Sonuçta bu, devletin kurtarıcı gücüne inanmamız anlamına gelecektir.
Hayır, biz sovyetlerin bu var olan biçimine karşı savaşmalıyız ve amansızca da savaşıyoruz; çünkü,
1. Sovyetler, yanlış yönetilen proletaryanın çeşitli yasa biçimlerini kabul ettiği iktidar organları durumuna gelmiştir. Sonuç olarak sovyetler, devrimci örgütlerden durgunluk örgütlerine, azınlık üzerinde çoğunluğun tahakkümü örgütlerine, ilerleme ve özgürlüğün daha da gelişebilmesinin yolu üzerindeki engellere dönüşmüşlerdir.
2. Sovyetlerin edimleri artık devrimin ve kitlelerin devrimci yaratıcılığının ruhunu öldüren, tembelliği, uyuşukluğu, kendini beğenmeyi ve ilgisizliği teşvik eden ve kendi yaratıcı güçlerine değil de, seçtikleri yetkililerin -Pyotr, İvan, Sidor, Karp, vb.- gücüne inanç besleyen yasa edimleridir.
3. Sovyetler işçilerin özerk yerel örgütlerini birbirine bağlayan organlar değillerdir.
4. Sovyetler artık politik mücadelenin ve sözüm ona işçiler ve sosyalist partiler arasındaki entrikaların organlarıdır ve işçilerin kurtuluş davasına ters bir etki yapmaktadırlar.
Bu nedenle, sovyetlere karşı, genel olarak biçimleri itibariyle değil, per se sovyetler olarak değil, şimdiki kurulu durumlarına karşı mücadele etmeliyiz. Onların otorite ve buyruk mekanizmalarından otoriter olmayan, işçileri düzenleyen ve denetleyen, ama yerel işçi örgütlerinin özgürlük ve bağımsızlığını ezmeyen merkezlere çevrilmesi için çalışmalıyız. Sovyetler bu özerk örgütlerini birbirine bağlayan merkezler durumuna gelmelidir. Böylesi sovyetler için mücadele, çoğunlukla, sovyetlerin sınırları dışında ve geniş kitleler arasında verilmelidir. Ama, tüm sovyetlerin açıkça tanımlanmış aynı (yani, çarpık ve otoriter) nitelikte olmadığı akılda tutularak, en azından kimi durumlarda, bu mücadeleyi sovyetler içinde yürütmek de asla yasaklanmış değildir. Bununla birlikte, otoriter olmayan sovyetlerin yaratılması için asıl mücadele sovyetlerin dışında verilmeli, ve ilk öncelik, bu mücadeleye ait olmalıdır.
Ancak Kurucu Meclis'le karşı karşıya olduğumuz şu sırada, bu "soylu topluluk", bu "büyük meclis" sovyet örgütüne karşı çıkarsa, biz ne yapmalıyız? Gerçekten böyle olursa, bizim davamız ve bizim görevimiz inançlı devrimcilerin davası ve görevi olur -sovyetlerin savunucularıyla safları birleştirmek ve bunları yıkma çabasını devrimci olarak nitelemek. Bu çabanın ortaya çıktığı kurumun yanı sıra, bunun gerisindeki güçleri de dağıtmak için işbirliği yapmalıyız. Eğer Kurucu Meclis halkın arzusuna karşı çıkar, eğer halkı haklarından yoksun etme eğilimi gösterirse, o zaman kendisi bir halk düşmanı olarak ortaya çıkacak ve ona böyle davranılması gerekecektir: Kurucu Meclis dağıtılmalıdır.
Sovyetler anarşizmin bütün ilkelerini bütünü ile karşılamamakla birlikte, yine de bu ilkelerin gerçekleştirilmesine, başka her biçimden daha yakındır. Bu yüzden sovyetlerle Kurucu Meclis arasındaki herhangi bir mücadele -ve bu yakındır- bir kez daha, "birlikte vur" ilkesini kılavuz edinerek sovyetlerle birlikte yürüyeceğiz.
G. Lapot [Maksimov], Soveti raboçik, soldadskik i krest'ianskik deputatov i naşe k nim otnoşenie (New York, 1918); Golos Truda'dan alınmıştır, 22 Aralık 1917, biraz kısaltılmıştır.
Kaynak: "29 numaralı belge, "Kendi Belgeleriyle Rus Devriminde Anarşistler" içinde, Hazırlayan: Paul Avrich (1973'teki ilk ingilizce baskısından çeviren Celal Kanat), 1992, Metis Yayınları, ss. 119-123.
Ateizm Felsefesi'nin yeterli bir açıklamasını yapmak için, İlahi Varlık [ing. Deity] inancındaki, ilk günlerinden bugüne gelinceye kadar yaşanan, tarihsel değişimleri ele almak gerekli olacaktır. Ancak bu, bu makalenin kapsamı dahilinde değildir. Ancak Tanrı, Doğaüstü Güç, Ruh, İlahi Varlık veya Teizm'in [Tanrı'ya inanma] özünün ifadesini bulduğu diğer terimlerin zamanla ve ilerlemeyle birlikte giderek daha fazla belirsizleştiği ve muğlaklaştığından geçerken bahsetmek yerinde olur. Diğer bir deyişle, insan aklının doğal olayları anlamayı öğrenmesiyle orantılı olarak, ve bilimin insani ve toplumsal olayları giderek ilişkilendirmesi derecesine [bağlı olarak], Tanrı düşüncesi giderek daha fazla kişisel olmayan ve karmaşık bir hale gelmiştir.
Tanrı bugün, O'nun varlığının başlangıcındaki güçleri aynen temsil etmemektedir; ne de O artık insan kaderini eski zamanlardaki gibi Demir bir yumrukla yönlendirmektedir. [Bugün], Tanrı düşüncesi daha ziyade her insan zayıflığının karanlığında bulunan merak ve kuruntularını tatmin edecek, bir tür ruhani itkiyi [ing. stimulus, uyarı] ifade etmektedir. İnsanın gelişimi boyunca, Tanrı düşüncesi, [Tanrı] düşüncesinin kaynağı ile tamamıyla tutarlı bir şekilde kendini insan ilişkilerinin her bir aşamasına uyarlamaya zorlanmıştır.
Tanrılar kavramı, korku ve meraktan kaynaklanmıştır. Doğanın fenomenlerini [ing. phenomena, görüngü] anlamaktan aciz olan ve onlardan tedirgin olan ilkel insan, her korkutucu olayı kesinlikle kendisine karşı yöneltilmiş uğursuz bir güç olarak gördü; ihmal ve korku her tür batıl inancın ebeveynleri olduğu için, ilkel adamın tedirgin imgesi de Tanrı düşüncesini icat etti.
Dünyaca bilinen bir ateist ve anarşist olan Mihail Bakunin, önemli çalışması Tanrı ve Devlet'te zekice şöyle diyordu: "Tanrılarıyla, yarı-tanrılarıyla ve peygamberleriyle, mesihleriyle ve azizleriyle tüm dinler, fakültelerinin [anlama yetenekleri] tam gelişimini ve kontrolünü sağlamamış olan insanların önyargılı imgeleri tarafından yaratılmışlardır. Sonuçta, dinsel cennet, insan tarafından cehalet ve itikatla yüceltilmiş, ancak yanlızca büyütülmüş ve tersine çevrilmiş --yani kutsallaştırılmış-- kendi [yarattığıı] bir hayalden başka bir şey olmayan bir seraptır. Dinlerin tarihi, insan inancında birbiri ardına ortaya çıkan tanrıların doğuşunun, ihtişamının ve düşüşünün tarihi, insanoğlunun kolektif akıl ve bilincinin gelişiminden başka bir şey değildir. Bir çocuk edasıyla, --kendilerindeki veya dışsal doğadaki-- niteliği ve hatta herhangi büyük bir kusuru, tarihsel olarak ilerici gelişmeleri sırasında hızlı bir şekilde keşfettikçe, [insan] bunları tasavvurun ötesinde abartması ve büyütmesinin ardından tanrılara atfetti. ... O zaman metafiziğe ve dini düşüncelere, felsefecilere, siyasetçilere ve şairlere karşı tüm saygımla: Tanrı düşüncesi insan mantığından ve adaletinden vazgeçmek demektir; bu insan özgürlüğünün en belirgin olumsuzlanmasıdır, ve hem kuramsal hem de pratik olarak mecburen insanoğlunun köleleştirilmesiyle sonuçlanır."
Böylece zamanın gereksinimlerine göre tekrar canlandırılan, tekrar düzenlenen, genişletilen veya daraltılan Tanrı düşüncesi insanlığa hakim oldu; ve insan korkusuzca ve aydınlanmış iradesiyle başını korkusuzca güneş ışığına çevirene kadar da hakim olmaya devam edecektir. İnsanın kendini anlaması ve kendi kaderini şekillendirmesi ile orantılı olarak, teizm lüzumsuz hale gelir. İnsanın arkadaşları ile ilişkilerini ne kadar belirleyebileceği, Tanrı'ya olan bağımlılığından ne ölçüde kurtulabileceğine dayanır.
Şimdiden bir spekülasyon kuramı olan teizmin yerini ispatın bilimi olan Ateizmin aldığının belirtileri vardır; birisi Öteki Dünya'nın metafizik bulutlarına asılı dururken, öteki köklerini sağlamca toprağa salıyor. Eğer insan gerçekten de kurtulacaksa, insanın kurtarması gereken şey cennet değil, dünyadır.
Teizmin gerileyişi, bilhassa --hangi markaya sahip olurlarsa olsunlar-- teistlerin endişelerinde gözlendiği üzere en ilginç manzaradır. Onlara sıkıntı veren bir şekilde, kitlelerin her gün daha fazla ateist, daha fazla din karşıtı olduğunun, yani Ulu Öte Dünya'yı ve onun cennetvari alanını meleklere ve serçelere terk etmeye fazlasıyla istekli olduklarının, çünkü kitlelerin acil yaşamsal sorunlarıyla giderek daha fazla meşgul olduğunun farkına varıyorlar.
Kitlelerin Tanrı düşüncesine, ruha ve Cenab-ı Hakka nasıl geri döndürüleceği, tüm ateistler için en acil sorundur. Bu sorular metafizik gözüktüğü kadar, aslında oldukça belirgin bir fiziksel arka plana sahiptir. Dinin, "Kutsal Hakikat"ın ödül ve cezaları, dünyadaki en büyük, en bozuk ve tehlikeli, dünyadaki en güçlü ve kârlı sanayinin --silah ve savaş gereçleri imalatı sanayiyiisi de bundan muaf olmamak üzere-- alameti farikasıdır. Bu insan aklını karartan ve insan kalbini soluksuz bırakan bir sanayidir. Gereklilik kural tanımaz; bu nedenle de tanrıya veya vahiye veya Ulu Öte Dünyaya dayanmasa bile teistlerin büyük kısmı her konuyu ele almak zorunda kalmıştır. Belki de onlar, insanlığın binbir Tanrı markasından giderek usandığını hissediyorlar.
Bu ölü teistik inanç düzeyinin nasıl canlandırılacağı tüm mezhepler için bir ölüm kalım meselesidir. Bu nedenle onların gösterdikleri hoşgörü, anlamanın değil zayıflığın hoşgörüsüdür. Belki bu, tüm dini yayınlarda gözlenen çeşitli dini felsefeleri ve çatışan teistik kuramları tek bir mezhepsel itimatta birleştirmeyi teşvik eden çabaları açıklar. Giderek çeşitli "tek doğru Tanrı, tek saf ruh, --tek gerçek din" görüşleri, kitleleri ateist düşüncelerin "zararlı" etkilerinden kurtarmak için çılgınca bir çabayla müsamahakar bir şekilde gizleniyor.
Hiçkimsenin insanların neye inandığıyla --ister inanıyor olsun isterse inanıyor gözzükür olsunlar-- gerçekten ilgilenmemesi, teistik hoşgörünün bir karakteridir. Bu amaca ulaşmak için, en kaba ve bayağı yöntemler kullanılır. Her eğilimli zihin için hakaret anlamına gelmesi gereken, dini gayret toplantıları ve Billy Sunday'li uyanışlarıyla, bunların cahil ve meraklılar üzerindeki etkisi --pek nadiren olmamak üzere cinsel düşkünlükle bulanmış-- bir hafif delilik durumu ortaya çıkarma eğilimindedir. Tüm bu çılgınca çabalar Rus despotundan Amerikan Başkanına kadar, Rockefeller ve Wanamaker'dan en küçük burjuvaya kadar bütün dünyevi güçlerden onay ve destek bulmaktadır. Billy Sunday, Y.M.C.A., Hristiyan Bilim ve çeşitli diğer dini kuramlara saçılan sermaye, boyun eğen, uysallaştırılan ve vurdumduymazlaşan kitlelerden [elde edilecek] devasa kârlar olarak geri döner.
Teistlerin çoğu, bilinçli veya bilinçsiz olarak, tanrı ve şeytanlarda, cennet ve cehennemde, ödül ve cezada; boyun eğmeleri, uysallaşmaları ve kanaatkar olmaları için insanları kamçılayan bir kamçı görür. Gerçek ise teizmin tabanını bundan çok daha önce kaybettiğidir, ancak Servet Tanrısı ve iktidarın birleşik desteği ile [yaşatılmaya çalışılıyor]. Onun gerçekte ne ölçüde iflas etmiş olduğu, bugün Avrupa'daki siperlerde ve savaş alanlarında görülmektedir.
Bütün bu teistler İlahlarını sevgi ve iyiliğin tanrısı olarak resmetmediler mi? Yine de binlerce yıllık bu tip vaizlerin ardından, tanrılar insan ırkının can çekişmesine sağır kalıyorlar. Konfiçyus Çin halkının yoksulluğu, bakımsızlığı ve safaletiyle ilgilenmez. Buddha, Hinduları kavuran kıtlık ve açlıktan rahatsız olmadan felsefi kayıtsızlığı içinde yaşar; Jahve, İsraillilerin acı haykırışlarına sağırdır; İsa ise birbirlerini boğazlayan Hristiyanlar karşısında ölümden dirilmeyi reddeder.
"En Yükseklere kadar giden" tüm şarkı ve şükranların yükü, adalet ve merhamet sunan o Tanrı içindir. Ama hala insanlar arasındaki adaletsizlik devamlı çoğalmakta; Sadece bu ülkedeki kitlelere yapılan zulümler cennetlerin hepsini taşırmaya yeter gözüküyor. Ama tüm bu dehşetleri, bu hataları, insana karşı bu insafsızlığı sona erdirecek tanrılar neredeler? Hayır, büyük öfkesiyle ayaklanması gereken tanrılar değildir, İNSAN'dır. O, tüm ilahi varlıklarca kandırılmış, onların memurlarının ihanetine uğramış o, onun kendisi, dünya üstüne adalet getirme işini üstlenmelidir.
Ateizm felsefesi, insan zihninin genişlemesini ve büyümesini ifade eder. Teizm felsefesi, eğer felsefe olarak adlandırılabilirsek onu, statik ve sabittir. Bu gizemlerin içyüzünü anlamak için, teistik bakış açısından üstünkörü bir girişim bile, her şeye kadir olmaktaki inanmazlığı ve hatta insanın dışındaki ilahi güçlerin hikmetinin reddini gösterir. Ne şans ki, insan zihni asla sabitliklerle [katılıklarla] sınırlanmamıştır, ve sınırlandırılamaz da. [İnsan zihni] bilgiye ve hayata doğru olan ağır ilerleyişine durmaksızın devam etmektedir. İnsan zihni, "evrenin, boşlukta varolan bir tür ilahi aklın yaratıcı emirlerinin sonucu, mükemmel işleyen şaheser bir karmaşadan üretilmediğinin" farkına varıyor; [evrenin], zamanın, çatışma ve afetlerin, geriletmelerin; teistlerin "düzen ve güzelliğe yönlendirilen bir evren" dediklerine [yol açan] seçme ilkesi sayesindeki kristalleşen çekimin çağlar boyunca işleyen kaotik kuvvetlerin bir ürünüdür. Joseph McCabe'nin Tanrının Varlığı'nda oldukça iyi bir şekilde ifade ettiği üzere: "doğanın yasası bir kanun yapıcı tarafından hazırlanan bir formül değil, gözlenen olguların basit bir özetidir --bir 'olgular yığını'dır. Şeyler ortada bir yasa olduğu için belli bir şekilde hareket etmezler, bizim onların o şekilde davranmalarını 'yasa' diye ifade etmemiz yüzünden belli bir şekilde davranırlar".
Ateizm felsefesi, hiçbir metafiziksel Öteki Dünya veya İlahi Düzenleyici'nin olmadığı bir yaşam anlayışını temsil eder. Ruhları, kahinleri ve ortalama kanaatkarlığıyla insanlığı çaresiz bir alçalışa mahkum eden gerçekdışı dünyanın aksine, [ateizm felsefesi] özgürleştirici, genişletici ve güzelleştirici imkanlarıyla güncel, gerçek bir dünya anlayışıdır.
Bu gerçek, görünür dünyanın ve bizlerin yaşamlarının, fiziksel olarak gösterilebilir kuvvetler yerine, çok uzun bir süreden beri metafiziksel spekülasyonların etkisi altında kalması çılgınca bir paradoks olarak gözükebilir; ancak bu acıklı bir gerçektir. Teistik düşüncenin kamçı darbeleri altında, bu dünya insanın Tanrı'nın iradesi doğrultusunda kendinden fedakarlık etme kapasitesinin sınandığı geçici bir durak olmaktan başka hiçbir amaca hizmet etmez. Ancak o iradenin doğasını anlamaya giriştiği anda, her şeye gücü yeten sonsuz bir iradenin ötesine geçme çabasının "sonlu insan aklı" için boş bir şey olduğu söylenir insana. Bu her şeye kadir olmanın müthiş ağırlığı altında, insan toza dönüştürülür --karanlıkta kalmış ve terden sırılsıklam iiradesiz bir yaratık. Ateizm felsefesinin zaferi, insanın tanrılar karabasanından kurtulması demektir; ulaşılamaz olan hayallerin dağılıp kaybolması demektir. Mantığın aydınlığı tekrar tekrar teistik karabasanı defetmiştir, ancak yoksulluk, sefalet ve korku --eski ya da yeni olsunlar, dışsal [görünürdeki] biçimleri ne olursa olsun, özlerinde çok az farklı olmalarına rağmen-- bu hayalleri yeniden yaratmıştır. Ateizm ise, öte yandan, felsefi yönüyle yanlızca belirli bir Tanrı algısına bağlılığı reddetmekle kalmaz, Tanrı düşüncesine hizmetkarlığı reddeder ve bu şekildeki teistik ilkelere karşı çıkar. Kendi başlarınaki işlevleri bağlamında Tanrılar [düşüncesi], dünyayı ve dünya üstündeki insanları doğaüstü ve hatta her şeye kadir bir gücün yönetmesini ifade eden teizm ilkesininin yarısı kadar bile zararlı değildir. Ateizmin bütün gücüyle savaştığı şey teizmin mutlakçılığıdır, onun insanlık üzerindeki mahvedici etkisidir, onun düşünce ve eylem üzerindeki felç edici etkisidir.
Ateizm felsefesinin kökleri bu dünyadadır, bu yaşamdadır; amacı, Yahudacı, İsacı, Muhammedçi, Budistik, Brahmanistik olsun veya başka herhangi bir şey olsun, insan ırkının tüm bu Tanrı-başlarından kurtulmasıdır. İnsanoğlu tanrılarını yarattığı için uzun zamandır ve ağır bir şekilde cezalandırıldı; tanrılar başladığından beri insanın payına acı ve zulümden başka bir şey düşmedi. Bu aptalca hatadan kurtulmanın tek bir yolu var: İnsan kendisini cennet ve cehennemin kapılarına zincirleyen bu prangaları kırmalıdır, böylece yeniden uyanmış ve aydınlanmış bilinciyle yeryüzü üzerinde yeni bir dünya kurmaya başlayabilir.
Ateistik felsefenin insan aklı ve zihninde zafer kazanmasından sonra ancak, özgürlük ve güzellik gerçekleşebilir. Cennetten hediye edilmiş bir güzelliğin işe yaramaz olduğu ispatlanmıştır. İnsan kendisi için uygun olan tek cennetin dünya üzerinde olduğunu görmeyi öğrendiği zaman ancak, [güzellik] yaşamın özü ve itkisi haline gelecektir. Ateizm halihazırda, insanın --ruhsal olarak yoksul olanlar için [hazırlanmış] bir tezgah olan-- cennete ilişkin pazarlığı [demek] olan ceza ve ödüle olan bağlılığından kurtulmasına yardım etmektedir.
Bütün teistler, İlahi Güce inanç olmaksızın ahlakın, adaletin, dürüstlüğün ve sadakatın olamayacağında ısrar etmiyorlar mı? Korku ve umuda dayanan böylesi bir ahlak, kısmen kendine karşı dürüst olmakla, kısmense ikiyüzlülükle dolu olan iğrenç bir ürün olagelmiştir. Doğruluk, adalet ve sadakate gelince, onların cesur temsilcileri ve yürekli açıklayıcıları kimler olmuştur? Neredeyse her zaman tanrısız olanlar: Ateistler; onlar bunlar için yaşamış, savaşmış ve ölmüşlerdir. Adaletin, doğruluğun ve sadakatın cennetle ilgili olmadığını, insan ırkının toplumsal ve maddi yaşamında sürmekte olan devasa değişikliklerle ilişkili olduğunu ve bunlarla birlikte örüldüğünü [ing. interwoven] ; sabit ve ebedi değil, bizzat hayatın kendisi gibi değişmekte olduğunu biliyorlardı. Ateizm felsefesinin ulaşabileceği nihai yer hakkında hiç kimse bir kehanette bulunamaz. Ancak şu kadarı şimdiden tahmin edilebilir: insan ilişkileri ancak onun yeniden yaratıcı ateşi sayesinde geçmişin dehşetlerinden arınabilir.
Düşünceli insanlar, insanlığa dini terör tarafından dayatılan ahlaki kuralların basmakalıplaştığını ve bu nedenle de bütün canlılığını kaybettiğinin anlamaya başlıyorlar. Bugüne, onun parçalayıcı niteliğine, düşmanlıklarıyla birbirleriyle çatışan çıkarlarına, suçlarına ve hırsına genel bir bakış, teistik ahlakın kısırlığını kanıtlanmaya yeterlidir.
İnsan, kendi arkadaşlarıyla [toplumdaki diğer bireylerle] olan ilişkilerini öğrenebilmeden önce kendine gelmelidir. İsa'ya zincirli Prometheus, karanlıkların akbabalarının avı olarak kalmaya mahkumdur. Zincirlerinden kurtulmuş Prometheus ve siz, geceyi ve onun dehşetlerini defedeceksiniz.
Tanrıları olumsuzlamasıyla Ateizm aynı zamanda insanın en kuvvetli onanmasıdır; ve insan sayesinde de yaşamın, amacın ve güzelliğin ebedi bir onaylamadır.
Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, [...] ile gösterilmiştir.
Kaynak: "The Philisophy of Atheism", Mother Earth, Şubat 1916.