Sabırsızlığın zulasını tüketiyoruz. İnceden duyulan kışın ayak sesleri sarıyor alçak damlı evimizin içini.
Beklenen bir huzuru işaret ediyor dışarıda olup biten bilumum tabiat olayları ve aynı duruma karşılık gelen içimizde kopan tufan.
Bir an için soyut bir yalnızlığın voltasını atıyoruz,
Sonra nereye hapsolmuşsak, oramızdan doğan şüphelerin içgülüşlerini duyumsuyoruz.
Uzun bir yolculuğun yorgunluğunu taşırken bu devasa bedenimiz, aidiyet denen illeti terkediyoruz henüz günyüzüne çıkmamış yahut çıkarılmamış bilinçaltı ve de üstü heveslerimizle.
Devam eden işleyişin bilinci, tek tük başgösteren beyaz saç tellerimizde yeşeriyor.
Dört dudağımızdan dökülen her kelime, neyi resmetmişsek onu gösteriyor.
Düşünelim bir;
Aynanın, mumun ve bakışın kesiştiği noktayı,
Ki aynı zamanda noktanın uzay boşluğundaki sonsuzluğudur.
Düşünelim hele.
Düşündükçe kaybedelim;
Kentin kırmızı kiremitli evlerini,
Göğüs boşluğunu andıran vadileri,
Yürüdüğümüz yolun tek düze şerit haline çevirdiği ilerleyişi,
İlerledikçe bizi aydınlığa yaklaştıran şüpheyi!
Onca şeyi düşünelim biz; ikimiz!
Bizi akıp giden bir çizgide buğulayan paragrafları,
O buğudan sonra tek bir noktada ve keskin hatlarda buluşturan resmi.
Buğulu rengimizin denk düştüğü dalgınlık hali.
Aşkın bir ucundan diğer ucuna yolculuk gibi,
Gölgemizin aydınlattığı kuramsal temas,
Yahut hüznün sesini işitmeye götüren bir şiir.
Öyle bilinmeyenli birçok denklem,
Ve raylar, kesik kesik,
Bir problemden diğerine değen şehrin bütün kederi.
Buz ve soğuk demir.
İklim, dizlerimizin üzerinde gizli.
Kuşları uçuran iklim,
Titrektir içimiz, öptükten sonra yere bakan dudaklar utanmaz!
İklim, dizlerimizin üzerinde gizli.
Kar yağsa bulutların tüy yüklü çemberinden,
Mevsimlerden sakladığımız parmak uçlarımız üşüse,
Soğuk değse alnımızın duvarlarına,
İklim dizlerimizin üzerinde gizli;
Alnımıza vuran mühürlü damlacıklar ise gizli olan neresi varsa tam da oradan uzak.
İklim, dizlerimizin üzerinde gizli…
Yol uzun, tabiri bin bilinmeyenli denklem ile süslü rüya ile devam ediyor yol.
Yolcular kokuyor,
Tütünden bozma ter dolduruyor kadrajımızın solungaçlarını.
Sevişmeyi bilmeyen ve bin yıl geçse bilemeyecek olan çocukları var güzergahında ömrümüzün, malum;
Köyün sokaklarından toplatılmış hepsi.
Biraz kırgın, çokça ağlamaklı,
Biraz meraklı ve azca heyecanlı çocuklar.
Kuyruğundan tuttukları atın kişnemeleri hasadı soyulmuş ovaları terkedilmişliğe bırakmış,
Koyunlar satılmış,
Geriye birkaç parça eşya,
Ve yollara dökülen renksiz umutlar,
Hepsi ter ve tütün kokan yaşlı bir erkeğin yanan sigarısının bıraktığı pis bir duman altında.
Yolcuyuz ya,
Taze bir gelin arka sıralarda,
Elleri var, elleri hala nar kızıllığında utangaç!
Ve yaşlı kadın, turşu kovası elinde,
Heyhat! Bir umut yaldızlı şakağında,
Hüzne bulamış öksürük sesini, ciğerinden kopan, acı!
Böyle işte,
Nereden geçtiysek ve kiminle ettiysek yolculuğu; mevsim hep insan hasadıydı.
Varılması için bir yere, hiçbir yolculuk yapılmaz,
Bizim bir yeşilimiz var,
Arada böğürtlen tadı veren,
Diri ve mor,
Tazece ve öylece bir yeşil.
Düşer dalından,
Mevsim kış,
Kış; soğuk ve uzaklık hissi.
Üşüyoruz onda ve süt beyazı ilk yalanlarımızda.
Yalanlarımız bizim, en sahici yanımız.
İnanmak zorunda olmadığımız ve doğruyu bildiğimiz halde sarıldığımız,
Düşlerimiz değil mi onlar?
Bizim işte,
Soylu yalnızlığımızın rasyonel gerçekliği ha keza,
Biz onlara, onlar bize sarılır,
Bazen bir pencerenin yalnızlığına dayarız,
Kendimizle birlikte akıl kokan düşlerimizi,
Nefesimizin buğulu tarafını.
Bir vahadır bunlar; düşler, yalanlar ve yalanlara rağmen sevdiğimiz hakikat.
Hatta geçip giden gölgeler,
Göz kapaklarımıza oturan sıcaklık,
Bilinçaltımızın estirdiği sıcaklık,
İnzivaya çektiğimiz ve isyan halinde olan çıplaklığımız,
Aşkı doğuran ayetlerimizin korkusuz fısıltıları,
Odada yanan ateşin ıslık ve çatırdama sesi,
Çatırdaması kemiklerimizin,
Sesi etimizin,
Göğsü kristalize eden pembe kabartı,
Şarabımızın koyduğu uyuşukluk sınırlarında gezinen yaramaz çocuk,
Akıyor dudaklarımızın tat alan yerine öpüşümüzle şarap damlası,
Tanrı'nın ham meyvesini çiğniyoruz, utanmadan üstelik, üstelik tutkulu!
Kalbimiz ritim ibresini delercesine sesli,
Sesli nefes alış-verişlerimiz,
Ocakta yanan şarabımız,
Şarabın yaktığı dudağımız,
Kelebek kanatlarının benekleri nakşeden hafiflik,
Ellerimiz sırtımızın narin yerlerine dokundukça uçuşan benekli kelebekler,
Kelebekler ordusu karnımızda,
Mağlup olacağımızı bildiğimiz harp,
Derimizin zaferi karşısında durağanlaşan en sahici yerimiz,
Bir bütün olabilmek için verdiğimiz bedel,
Döktüğümüz ter,
Hepsi işte;
Kırlangıcın yuvasını bulduğu sıcaklık…
Uykunun dönemecinde kof bir irkilme hissi.
Yolcuların birkaçını alan askerin küfürleri, postal ve dipçiklerin sesi.
Korkup ağlayan çocuklar,
Endişe ve telaş gözbebeklerinde kadınların.
Bağrışılar ve süslemeler hakikati.
Uğultular aynı el kelam,
Sessizlik ve alıp götürülenler.
Kadınlar ağlar sessizce;
Ve ağladılar.
Bilmem hangi huduttan yayılan radyo frekansları,
Güneşin ilk kıvılcımı düşüyor uyuyan çocuğun kirpik uçlarına.
Işığın rahmindeki yeşil sancı.
Bir kuşun kanatları altında seherin ağırlığı.
Mevsiminde düşüyor ilk kar taneleri uzun boylu dağlara.
Ağıt sesleri,
Ve kelimelerin renk bulduğu beyazlık.
Ve tekrar sancısı şiddetle basan kıvrılma,
Yüzü yara-bere içinde kalmış duygular,
Zihnin bulanık ve haylaz tasvirleri.
Kar yağıyor ve tren varması gerektiği gibi garın ürkek bir köşesine çekiliyor.
Çocuklar çığlık çığlığa, gülüşmeler, oyunlar.
Gitmeli bir an evvel.
Bu yolculuk bizi nereye ulaştırır?!
Ayaklarımızın altında ezilen kar kütlesi gibi boş bir yalnızlık.
Yeryüzündeki yarım ayak izimiz.
Yürüyünce uzunca bir süre,
Saatsiz ve mekansız.
Hiçbir yere varamadığımız yerdeyiz.
İki Yasemin ağacı arasına gömülmüş mezarlık mı?
Sevgilinin iman noktasında veya toprağında mı?
Dokunma duygusu alev!
Toprağımıza düştük, gerçekliğin en yalın ağırlığıyla düştük.
Bedenimizi saran bir titreme hali,
Geç kalmış bir ağlama nöbeti.
Yürek sakinleşince, geçmişin artık kanı akmaz, durulur, düşer veya bilemedin ağlar!
Rüzgarın sesi gelince birimiz,
Ötekimizin ayak sesi sanırız.
Geçmek gerek bu sanrılardan.
‘Tenimin köklerini, senin rüyalarının toprağına bırakıyorum’ diyen hüzün,
Nereye varmak istediysek, oraya varamadık.
Uzun bir yolculuktu,
Ve bavulu açmalıyız artık.
Önce pencereyi açalım mevsime,
Açtık!
Ve gördüğümüz başlangıcıydı rüyanın…