İlk konu, emin olabilmek.
Geçirdiğim günler, haftalar, yıllar bana şunu gösterdi; inandığım her şeyin (ama her şeyin) hiç düşünemediğim ve bir yerlerden bir sebeple öğrenmesem kendi kendime yıllarca aklıma gelmeyecek başka bir açıklaması vardı.
Dolayısıyla bu his giderek büyümeye başladı. Önceleri, zaten kimsenin bir türlü hemfikir olamadığı din, siyaset, felsefe gibi konularda ortaya çıkıyordu. Burada tehlikeli bir şey görmedim çünkü dediğim gibi benim bu konulardaki herhangi bir kavram hakkında kesin bir yargıya varamamam konunun doğasında var gibi bir şeydi. Bundan milatlar önce ‘’bildiğim bir şey var, o da hiçbir şey bilmediğimdir’’ diyen birinin kararsızlığı hergün üzerimde dolaşıyordu. İnsanların bu alanlardaki herhangi bir yargıyı nasıl tüm benlikleri ile doğru bulup buna inandıklarına inanmaları gittikçe daha da şaşırtıyordu. Ve zaten tehlike de bu noktada başladı.
Bir gün kendim ve etrafım hakkında düşünürken o yılansı his dedi ki; bir sene sonra buna götünle gülmeyeceğin ne malum? Bu kararsızlık, kendini besleyecek çayırlar, dereler, ormanlar buldu, büyüdü de büyüdü. Artık ‘’ben muz yemekten hoşlanırım’’ demek bile riskli geliyordu. Muzun ne biçim bir bela olabileceği ve gelecekteki benlerden birinin bunu nasıl yargılayacağı aklınıza bir kere gelince işin içinden kolayca çıkamıyorsunuz. Ben de orada takıldım kaldım.
Daha sonraları ise yeni bir şeyler tecrübe etmeme gerek kalmadan, geçmişte verdiğim kararların değerlendirmeleri tek tek çıkageldi. Buna en güzel malzeme sunan şey ise başarısız ilişkiler oldu. Dönüp bakınca herkesin dediği ‘’ben bu mala mı tutulmuşum’’ ya da ‘’ben bunu için mi yatıp kalkmışım’’ hisleri hedefi tam on ikiden vurdular. Artık hayatıma girme ihtimali olan her yeni kişi benim için potansiyel bir mal idi ve buna inanmak için bitmiş ilişki sayım kadar sebebim vardı. Dolayısıyla bu emin olamama hali potansiyel bir çok mutlu sonlu gelecek ihtimallerimi sabote etti.
Günün uzun saatlerini iş yerinde geçiren biri olunca, iş hayatı da bundan nasibini almaya başladı. Tam tıklandıktan sonra hata fark edilen mailleri geri alamamak, yanlış yerlerde yanlış kişilere yükselmek, şimdiki aklım olsa şunu şöyle yapardım buna böyle sallardım hayıflanmaları artık beni giderek daha pasif bir hale dönüştürüyordu. Normalde verdiğim tepkiler iyice törpülmüş, pamuk gibi bir insana dönüşmüştüm. Benle çalışmak insanların hoşuna gidiyor olabilirdi, ama benle çalışmak benim hoşuma gitmiyordu.
Artık sosyal hayat, kişisel görüşler, iş hayatı, romantik ilişkiler tek tek bu kaosun içinde yerlerini aldıktan sonra, bana geriye bir şey bırakmadıklarını fark etmem çok uzun sürmedi. İnsan burada kendine şunu soruyor; ben hangi noktada ‘’o insan’’ oluyorum? Yani normalde atmam ama hadi size bi tane göstereyim diyen biri nerede taklacı oluyor? Bunu belirleyen sayısı mı yoksa etkisi mi? Ben hangi noktada pasif insan oldum? En son neye ‘’o da olabilir aslında’’ dediğimde o rozet yakama takıldı? Bu soruları yüz farklı şekilde sormak mümkün ama buna yüz farklı cevabım yok.
Kendi içinde hala çok mantıklı, ama pratikte bir zulme dönüşen bu huy üzerimi terk etsin diye insanlara özenmeye başladığımı fark ettim. Bir şeyi delicesine inanarak takip edebilen biri ya bu yolların tozunu yalayıp yutmuş ya da o köylere uğramaya hiç tenezzül etmemişti. İki ihtimalde de ulaştığı yer beni özendirdiğinden dolayı, inandığı şeyin kekoluğu hiç fark etmeksizin, benim için idol durumundaydı. Forma giyip maça gidebilmiş bir kahraman, başını koyup namaz kılabilmiş bir kurtarıcı, masaya vurup kükreyerek konuşan bir alfa olabilmek için inandığım her şeyi vermeye hazırdım, derdim, ama konu içinde anlamsız olurdu. Gidişat anlaşıldı diye tahmin ediyorum.
Bunun daha üst bir akıl olduğunu kabul edip kendi elitliğimde mutluluğa kavuşmayı da denemedim değil. Ancak bir gerçek vardı ki hayat fanatizm olmadığında çok sıkıcılaşıyor. Her şeye gözlemci olmak, gözlenenin kıskanıldığı bir noktada son buluyor. Safkan bir Türk milliyetçisi ya da gözü kapalı bir aşı karşıtı insanla aramdaki fark inandığı şeye katılıp katılmamak değil, o gün bitip başımızı yastığa koyduğumuzda bir şeylere adanmışlık hissinin eksikliği boyutunda oluyor. Kendini adanmamış hisseden insan da adanmaya adanmaya bu durumun yarattığı hissiz, sakin, gri, köşesiz karakterin içine hapsoluyor. Bunu politik doğru konuşmaya çalışırken artık iki cümleyi yanyana getiremeyen birinin çilesine benzetebiliriz.
Sona gelirken, işin ucu pek bir çözüme varmasa da, konunun adının konulmasının bu noktada faydalı olabileceği kanısındayım. Teşhissiz tedavi beklemenin anlamsız olduğunun farkında, ama sadece teşhisle iyileşmeyi beklemenin de su katılmamış bir saflık olduğu fikrindeyim. Ben hiçbir şey hakkında emin olamadıkça, bu şakacı şeyler de giderek daha da grileşiyor ve kendilerini bana haklı çıkaracak tonla işaret gönderiyorlar. ‘’Benim derdim de bu oluversin be’’ iyimserliği ile konuyu nadasa yatırmayı ve zamanı geldiğinde kendi kendini çözüme ulaştıracağını umuyorum. Bunu yaparak da ortaya bir sürü soru atıp hiçbir cevaba ulaşamadığımın farkındayım, ama daha önce de dediğim gibi; buna yüz farklı cevabım yok.