"Mösyö Poirot, sıkı tutunun," diyorum.
"Tutancak yer olsaydı mon amie," diyor.
Bu ilk konuşmamız. Rüyamdayız. Uykunun saatiyle yaklaşık on dakikadır çok çok hızlı giden bir asansörü diğer dört, beş kişiyle paylaşıyoruz. Onların pek öyle belirgin yüz hatları yok. Kadın ya da erkek olduklarını belli eden kıyafetleri dışında tanımsız ve kimliksizler. Otelde yaşama hayallerim gerçek olmuş. Poirot'yla da otelden komşuyuz. Ama o güne dek ne asansörde karşılaşmışlığımız ne de lobide bana şapka selamı vermişliği var.
Asansöre gelince, giderek yükseliyor olması dışında asansör mefhumuyla bir bağlantısı yok. Yedi sekiz kişilik bir roller coaster vagonu bu. Otelin dış cephesine paralel raylar belli kat aralıklarıyla yekpare döşenmiş. Asansör doorman'in hemen önünden kalkıyor, sizi katınızın yine dış cephedeki kayar kapılı ana girişine bırakıyor ya da fırlatıyor diyelim. Sürekli yükselip hız arttıran bu lunapark vagonu-asansör arada bina cephesinden hafiften uzaklaşan rayların içbükey eğrilerini izleyerek (bir tanesinde Poirot'nun şapkası düz manada uçuyor) kanatlı büyük metal kapıları yarıp devasa bir gümbürtüyle otelin içine dalıyor. Restoran, havuz ya da barların bulunduğu belli katların içinden, mesela kumarhanenin tam ortasından geçiyor. Böylesi talihli anlarda hızını düşürüyor neyse ki, zira dışarıdaki süratine dair bir fikir vermem gerekse, Harry Potter'ı yoldan toplayan Hızır otobüsü örnek verebilirim.
Otelin mimarisi bu rüyayı gören zihnim gibi bir yamalı bohça. Ağırlıklı olarak cam ve sarı metal giydirilmiş cephesi, cüretkar geometrik formlarıyla Dubai rüküşlüğünde. Ama iç mekana girdiğiniz anda dünya, zaman, işin rengi, hepsi değişiyorlar. Mücevher hırsızlığının kült bölgesi Cote d'Azur kıyılarındaki yarı ampir yarı neo-klasik yapıların iç mekanına hoşgeldim. Burası Poirot'nun kainatı. Benim çok hızlı dünyamdan çıkıp onunkine her anlamda sarsıcı bir giriş yaptık. Burada tüm hayaletler uyuşukluklarından kurtulmuş, en son kırklarda giyilmiş kostümler sandıklardan çıkmış. Etrafı öyle bir donatmışım ki rüyanın içinde şöyle azıcık bir zihin gayreti göstersem, Zelda Fitzgerald'a akşam Leydi Ketrin'in partisinde görüşürüz cicim, diye el sallayıp Matisse'e beşlik çakıcam.
Ama benim derdim Poirot'yla. Yan tarafımda, diğer sırada oturuyor. Aramızda yarım metre var yok. Yan gözle ona bakıyorum. Havuzun yanından sakince geçiyoruz, vagon-asansörün gürültü patırtısı kesildi. Onunla bir çift kelam edebileceksem, tam sırası. Sormak istediğim bin merak konusu geçiyor aklımdan. Ama en kof ve zararsız görünenleri de (Yedek şapkanız vardır umarım?), en haddini bilmez olanları da (Hiç seks yaptınız mı Mösyö Poirot?) dehşetle silip atıyorum. Yine de merakımın hiç mi hiç hafiflemediğini hissediyorum. Sonunda mükemmel giriş sorusu gelip kendiliğinden beni buluyor, bu kaçınılmazdı.
"Otelimizde bir cinayet mi işlendi Mösyö," diyorum.
Taşları dehşetle yerine oturtuyorum. Son sahneye götürülen insan taburunun ortasına düştüğümü o an idrak ediyorum. Arkamdakilerden biri şu sözünü ettiği amcamın katili olmalı. Poirot merhumun tüm yakınlarını, yani biz tüm zanlıları kütüphane, havuz başı, gösteri sahnesi ya da balo salonu gibi bir yerde indirecek. Asansörün yüküne eşit miktarda koltuklara dağılıp onun hepimize ayrı ayrı vereceği ayarları dinlemeye başlayacağız. Çünkü her Poirot romanında, son sahnede, katil olsun olmasın herkes bir biçimde bu gazaptan payını alır, çünkü herkesin minik de olsa açığa çıkarılmamış bir günahı ya da maktulü öldürmüş olmak için az çok sebebi vardır. Ve bu son sahnede, Poirot lafı uzattıkça ve katilin ifşası geciktikçe, özellikle "Sadede gelelim Mösyö," diye çıkış yaparak fenalık geçirenler, palanın tüm ailenin ya da dost çevresinin önünde afişe edivereceği kirli sırlarıyla ödüllendirilirler. Bu yüzden epeyce tırsıyorum. Poirot kaçın kurası, anlıyor.
"Korkmanız için başka sebepleriniz mi var," diyor bana. "Çünkü katil olmadığınızı biliyorum."
Katil olmadığımdan benim de şüphem yok da hakkımda neleri açıklayacaksın acaba? Vagon-asansör hızlanıyor yine. Başıma gelebilecekleri aynı hızla aklımdan geçiriyorum:
"Uzun süredir Moda'da depreme dayanıklı bir ev arıyor ve bulamıyordunuz, amcanız Ferit Tek köşkünü restore ettirmiş ve mirasında..."
"Sabah tenis oynarken eşinize dışarıda dediğiniz o top aslında..."
Büyük bir salaklık ederek, orada ürettiğim ipe sapa gelmez sırların açığa çıkacağı endişesiyle asansörde kıvranıp durdum ve nihayetinde kendimi bu eşi bulunmaz rüyadan uyandırmayı maalesef becerdim. Amcamı kimin öldürdüğünü öğrenemedim, Poirot'nun hakkımda bildiklerini de öyle. Belki de mirası alacak ve Leydi Ketrin'in partisinde edineceğim Monte Carlo sakini yeni dostlarımla kotralarımıza binip Akdeniz'i turlayacaktık. Poirot'yu da yanıma alacaktım ki özellikle Kuzey Afrika sahillerinin Avrupalılarca kazılan sit alanlarında başımız boktan kurtulmasın. Artık bir dahaki sefere...
Uyandığımda bu rüyayı niye görmüş olduğumun da gayet farkındaydım. Uyumadan önce, 25 yıl sonra tekrar okumaya karar verdiğim Kara Kitap'ın bir iki paragrafına fena halde takılmıştım. Karısı Rüya sırra kadem bastıktan sonra, Galip evde onun gündeliğinin izini sürüyor ve Rüya'nın fındık fıstık eşliğinde tükettiği dedektiflik romanlarını karıştırıyordu. Anlatıcı, Galip'in bu kitapları tahammülfersa bulduğunu söylüyor ve onun adına iki paragraflık şu argümanı geliştiriyordu.
Buna göre polisiyenin dünyası yapay bir dünya, ama tüm romanların dünyası kağıt üstünde yapay sayılabileceğine göre belki yapaylığın katmerlendiği bir dünya. Bu da Galip'in fikrince, benim anladığım, kişilerin kanlı canlı ve hacimli roman karakterlerinden çok birer tipleme biçiminde okurun karşısına çıkarılmasından kaynaklanıyor. Tipleme, yani atamaları yazar tarafından gerçekleştirilen memuriyetler. Eğer sekiz isimli Lord Pemberley iseniz, deli halanızın resmettiği bir kuzey manzarasının kanvarsı altında sakladığınız Rembrandt'a tayininiz çıkarılıyor. Zengin bir Amerikalı petrolcünün mahdumeleri iseniz, doğrudan şımarıklık memuriyetine sıkıştırılıyor, boynunuzda dünyanın en pahalı taşıyla pervasızca seyahat etme yükümlülüğünü yerine getiriyorsunuz. Ve eğer İngilizseniz, yazardan, mutfak geleneklerinizdeki ufacık bir sapmanın sizi zanlıya dönüştürebileceği kadar güzel bir İngilizlik maaşı alıyorsunuz. Bu postlardaki asli göreviniz de elbette ipucu ve veri üretmek oluyor. Ve romanlar çoğaldıkça karakterlerin değil, olsa olsa tiplemelerin sayısı çoğalıyor, o da mebzul miktarda değil tabii. Rüya'nın fındık fıstıklı polisiye keyfini senelerce nutella benzeri türlü musibetle zenginleştirmiş biri olarak Galip'e ilk itirazım demeyeyim ama, ilk çamurlaşmam bu noktada cereyan ediyor.
İçinden çıktığım rüyanın da etkisiyle ona söyleniyorum: "Mösyö Galip, bu tespitinizde yanlış demeyeceğim ama kusurlu bulduğum şey, öne sürdüğünüz gerekçelerin dedektif romanları için sıklıkla, bir iddiayla yazılmış tüm kötü romanlar için her daim geçerli olduğu. Kaldı ki bu tevazu sahibi, kanaatkar, sınırları ve yeterliliklerinin her zaman için farkında olmuş türün okuruyla ilişkisi, kuantum mekaniğinin yasalarıyla işler, demem o ki olacak olan her zaman olur, herkes layığını ve de belasını bulur (burada biraz kabalaşıyorum). Okur da yazarın bıraktığı taşları yeri geldiğinde dedektifle birlikte toplayarak romana başladığında ne bekliyorsa son sayfada ona kavuşur. Yazı satın almak söz konusu olduğunda daha hakkaniyetli bir alışveriş düşünemiyorum.
Oysa okurun, roman yazarlarının bıraktığı taşları toplamaya tenezzül dahi etmediği veyahut kafama atsaydın bari siniriyle tutup yazara geri fırlattığı ne edebiyatlar, ne kibirli anlatılar geldi geçti. Eklem yerleri iliklerine kadar gözüken bu gevşek ve bir o kadar kendini beğenmiş metinler, bizi metaforlarla, sıska dolgu malzemeleriyle, şatafatlı döktürme illetiyle, zorlama siyasi mesajlarla, yersiz tarihsel referanslarla oyalamaya kalkıp deniz kumuyla inşa edilmiş olay örgülerini (burada kaçırdığım mirasa gönderme yapıyorum) ve yoksul hikayelerini ve yürüyen ölü karakterlerini bir bir önümüze bırakıp gitmediler mi, evet gittiler. Tek bir polisiye yazarının sesi çıktı mı? İyi valla. Herkes yerini bilsin lütfen (burada düzeyi iyiden iyiye düşürüyor ve ödül törenine aktivizm saatini de sıkıştırıveren dizi oyuncusu gibi salondaki sanatçı dostlarımdan alkış bekliyorum).
Şaka bir yana, oturup düşündüğümde gerçekten de polisiyelerde en sevdiğim şeyin beklentisizlik olduğunu görüyorum. Hikaye anlatmanın edebi hazlardan muaf tutulmuş o en eski yolu. Virginia Woolf buna ateşin başında oturmuş yün eğiren kadınlara, düşüncelere dalmış erkeklere, "yetişkin çocuklara" neşeli, hayali ve lezzetli bir hikaye anlatmak diyordu. Galip beklentilerini hiç düşürmüyor benim anladığım. Bir sonraki paragrafta, yazarın da katilin kim olduğunu bilmediği bir polisiye roman okuyabileceğini söylüyor Rüya'ya. Yazarın atamalarından istifa etmiş serseri mayın karakterler. Yakalarındaki tüm rütbeleri söküp atıyorlar, kontrolsüz ve başına buyruklar.
Ama anlatıcı Galip'i Rüya'nın aklıyla izana davet ediyor. Ayrıntılar, diyor, o koca dünyayı, hayatın binbir çeşit tutarsızlığını nereye sıkıştıracaksın?
Bu paragraftaki de yalnızca ideal polisiyenin değil (Gülün Adı'ndaki azim buydu) işini iyi yapabilmiş tüm romanların tanımı olabilir. Dikiş yerleri asla belli olmayan, patronu iyi çıkarılmış romanlar, her an her yerde var olabilen birinin silinip gitmesi, arada parmak ucunda oyuna girip müdahale etmesi ama iplerini asla göstermemesi. Böylece tüm o dolgu malzemelerinin, seçilmiş ayrıntıların ve yazarın edebi heveslerinin sırıtmadan, okura el sallamadan, parmağını onun gözüne sokmadan, kusursuz ya da neredeyse kusursuz bir biçimde kendi kusurlu dünyasında var olması. Bir tür başarılı ebeveynlik. Yapaylığı, kitaba kafası kızan okurun yazara değil karaktere yüklenebileceği bir görevlendirme sistemine dönüştürme becerisi. Belki de Kara Kitap'ı bu iki paragraftan sonra böylesi bir iddiayı ne ölçüde yerine getirebildiğine bakarak tekrar okumak lazım.