Beni söylenmemiş bir sevgide boğabilirsin.
dirt enthusiast

oozey mess

blake kathryn
noise dept.

Love Begins

izzy's playlists!

shark vs the universe
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
AnasAbdin
No title available
KIROKAZE

if i look back, i am lost

Kaledo Art
One Nice Bug Per Day
Show & Tell
No title available
NASA
ojovivo
RMH
macklin celebrini has autism

seen from United States

seen from Australia

seen from Malaysia

seen from Iraq

seen from Russia
seen from Poland

seen from Türkiye
seen from Ireland
seen from Switzerland

seen from Russia
seen from Tunisia
seen from South Africa
seen from United States

seen from Lithuania
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
@bilgekarasu
Beni söylenmemiş bir sevgide boğabilirsin.
Yük olmanın acısı, yapayalnız yaşamaktan kötü mü değil mi, bilemiyorum...
Ne yaparsak yapalım, gerçeklikte olup bitenler bizim her türlü düşümüzü, düşlememizi, yapıntımızı fersah fersah geride bırakıyor. Ne ki, biz artık ölenlerden, yitenlerden, kanlı peltelere çevrilenlerden yana değil, öldürenlerden, alıp götürüverenlerden, dövüp dağıtanlardan yana düşünüp yaşar hale geldiğimiz için, ne uydursak bu işleri gerçekten yapanların yanında yaya kalıyoruz. Öldürülen, yiten, dağıtılan olarak herhangi bir korunma, savunma, karşı koyma kaygısı içimizden geçmiyor. Böyle bir şey düşümüze girecek olsa uyanıyoruz.
Derler ki Yengeçler, düşünceleriyle değil, davranışlarıyla bezdirir, soğutur insanları kendilerinden, uzaklaştırır. Kendilerine duydukları güvensizliği efelikle örtmeye kalkarlar. Oysa niye güven duymasınlar? Hiç değilse görünüşte -ama görünüşte, yalnız görünüşte... Eninde sonunda, kabuklarının kalınlığı bir şeye yarasa gerek- hiçbir neden düşünülemez buna.
Omzunu öpüyorum. Bu da, bir soruyu yanıtlamanın biçimlerinden biri olabilir.
Duvarlar örülür hep, hastalarla sağlamlar, suçlularla suçsuzlar, azınlıktakilerle çoğunluktakiler arasında. Duvarları hep "onlar" örmektedir; öyle der, çıkarız işin içinden. Duvarı hangi yandakilerin ördüğü, her zaman geçerliliğini koruyan bir soru; niçin ördüğü de... Ama bu duvarları da kullanarak çizdiğimiz kimi çerçevenin sürekliliğinin güvencesi nedir ki?
Korku, örtmeye en yatkın olduğumuz kirimiz, gizlemeye en çok uğraştığımız kokumuzdur.
Bilgiyi ne için kullandığını unutanlar, güçsüzlüğünü güç sananlar, sevgiyi bayatlatanlar bu dokuyu yırtarken, korku, ördüğümüz duvarların iki yanında da, duradurur.
Belki de en "mutlu" masal, birbirlerine saygı duymuş, birbirlerini sevmekle gerçek eşitlik tansığına ulaşmış -ya da ulaşmaya çalışmış- sevgililerin masalı; bir araya gelmeleri için, ölmeleri, gömülmeleri gerekmiş olsa da…
Okur kitap arar ama, kitabın da okuru bulduğunu ben çok gördüm. Açıklanabilir bir şey söylemiyorum belki, ama ‘rastlantılar’ın çoğu, açıklayamadığımız için rastlantı görünmez mi?
Çok sevdiğiniz, birlikte yaşadığınız, onsuz bir yaşamı düşünemeyeceğiniz ölçüde yaşamınızda yer etmiş kişiler, varlıklar da sizi bezdirir arada bir; içinizin bir kuytularında onlardan kurtulmak istersiniz. O kişinin, o varlığın ölümünü bile geçirirsiniz usunuzdan, getirirsiniz gözünüzün önüne (tepkinin ilkelliği apaçık değil mi?) Kendinizi ne kadar bağlı (sözcüğün hemen hemen her anlamıyla bağlı) duyduğunuzun bir kanıtı değil midir zaten bu çılgınlık? Çılgınca şeyler düşündüğünüzü bilirsiniz (suçluluk duygularından falan söz etmiyorum) çünkü bilirsiniz ki onsuzluk, sizin de, en azından bir parça ölümünüzdür. Düpedüz. Evet ölenlerin ardından yaşandığını, ölenle ölünmediğini herkes bir gün öğrenir. Ama eksilerek, azalarak, sakatlanarak, bir yeri koparak yaşandığını...
Geçmişimizi özümlemesini öğrenirsek, andaçları savurabilir, anıları bir kıyıya itebilir, ilişkileri -gerektiğinde- koparabiliriz: yaşam yoksullaşırmış, çevremiz genişlemez, daralırmış, dahası, cenazemizin arkasından yürüyecek olanların sayısı… Varsın olsun. Olacaksa o da. Yaşamayı öğrenmek gerek. Bu hesaplar yararsız.
Ulu ağaçlar, ulu bir orman geliyor şu anda gözünün önüne. Yüksekçe bir yerdeler. İki arkadaşıyla birlikte. Arabayla güneye iniyorlardı. Araba biraz ötede, yola yakın bir yerlere çekilmişti. Çocuklar oralarda dolanıyordu. Üç kişi, düzlükte ilerlemişler, ağaçların hızla aşağıya doğru inmeye başladığı yerin kıyısında duruyorlar. Ellerinde çörek, kurabiye türünden bir şeyler; gevip duruyorlar. Arkalarında görkemli bir günün güneşi belli belirsiz alçalıyor artık. Kayran ışık içinde. Ağaçların tepeleri ışık içinde. Artlarındaki ağaçlar, kamaşan gözlerine bir serinlik salar gibi. Neredelerdi, ne zamandı bu, ayı, süremi, unutmuş hep. Oradan arta kalan tek şey bir güzellik, bir tamlık duygusu. İşte o kadar: Yaşanmış bir an.
Ama, onun olmadığı bir yere gitmektense ömrüm boyunca yerimden kımıldamak istemediğimi biliyor. Geçen gün, gene gitmekten, gezmekten konuşurken ben gitmem nedenini bilirsin dediğimde ben de gelirim birlikte gideriz demedi mi? Gidemez, ben de gidemem, ama benim gitmem için onun da gitmesi, birlikte gitmemiz, onun ağzından çıkan bir söz olmadı mı?
İnsan soyuna soyuna deriye varır, onura öz saygısına varır. Bunları yüzmek, koparıp atmak, güçtür ya, soyunmayı yürekten benimsemiş kişi, sırası geldiğinde, bu son adımı atmayı değer bellediğinde, ölmesini bilir.
Ne tuhaf! Gündüzün bakıldığını düşünerek gece kuşlarından söz etmek... Gece kuşlarının gözünü karanlıkta kim görmüştür avlarından başka?
Bir kez, insanlara akıl erdiremiyorum. Cırnakları gözükmüyor, yok belki de. Sonra öbürlerinden çok daha ağır kanlılar. Ama bu yüzden de ne yapacaklarını hiç mi hiç kestiremiyor, apışıp kalıyorum karşılarında. Onların başka yerlerinde bir gücü, bir savutu ya da bir dikenleri var ama ben yerini çıkaramadım.