Seni yoran şey onun gitmesi değil, senin hâlâ kalıyor olman.
Today's Document

Game Changer & Make Some Noise

Kiana Khansmith

bliss lane

PR's Tumblrdome
No title available
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
taylor price
todays bird

tannertan36

pixel skylines
🩵 avery cochrane 🩵
No title available
Xuebing Du

No title available
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
I'd rather be in outer space 🛸

Jar Jar Binks Fan Club
YOU ARE THE REASON
Game of Thrones Daily
seen from United States

seen from France
seen from Switzerland

seen from United States

seen from Spain
seen from United States
seen from United States
seen from Kenya
seen from Germany
seen from United States
seen from Singapore
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Pakistan

seen from United States

seen from Bosnia & Herzegovina

seen from Germany
seen from Spain

seen from Bangladesh
@birdubleyazi
Seni yoran şey onun gitmesi değil, senin hâlâ kalıyor olman.
İnsan, en çok güvendiğini sandığı kişiye, güvenemediğini fark ettiğinde değil... ona rağmen hâlâ sevebildiğini fark ettiğinde kırılır.
Küçükken canın yandığında avazın çıktığı kadar bağırarak ağlarsın. Ağlama, der ailen. Halbuki ağlamalısın. Ağlamalısın çünkü o taş dizini kesti... çünkü korktun... çünkü canın yandı. Ama karşındakiler seni var eden insanlar; onların sözleri doğrudur, onlar bir şeyi yapma diyorsa yapmamalısın. Böyle düşünür, zamanla susarsın. Hayır, zaman susturur seni.
Şimdi canın yandığında avazın çıktığı kadar bağırmıyorsun, ağlamıyorsun; nasıl öğrendiysen susmayı, gömmeyi, yutmayı; acıya hissizleşmeyi de öğrenmişsin.
Ben, kendi ellerimle sonunu yazdığım o kızın cenazesine bile geç kaldım.
Her yerde saç var, yerlerde saçlar.
Kimin bu saçlar? Bilemiyorum.
Kabuk deriden değil, insan kendinden koparken kanar.
Susmak kaçmak sanıldı, oysa bu biraz hayatta kalmaktı.
O gece biri kapımı çalmadı, ama içeri girdi.
Ve o günden sonra hiçbir kapı tam kapanmadı.
Bir şeyler bana dar geliyor şimdi.
Sanki biri üzerime yanlış bir beden giydirdi.
Sahi artık aynalar bile utanmayı öğrendi...
Bir kadın öldü dün gece.
Ne bir kurşunla, ne bir hastalıkla.
Sadece biri, içindeki ışığı söndürdü.
Sabah olduğunda o hâlâ nefes alıyordu,
Ama nefes, artık yaşamak demek değildi.
Bedenine dokunan dünya artık yabancıydı.
Ellerini yıkadı, defalarca.
Su, suçsuzdu ama suçun izini taşıyordu.
Sabun köpükleriyle birlikte anılarını da akıttı lavaboya.
Ama akmadı.
Hiçbir şey ondan gitmedi.
Aynaya baktı, kendi cesedini gördü.
Gözleri hâlâ açıktı ama içindeki çocuk ölmüştü.
Biri onun adını çaldı o gece ve o günden sonra kimse doğru telaffuz edemedi...
Kendi içinde bir cenaze düzenledi sonra.
Tabut sessizlikti, kefen utanç.
Kimseye davetiye yollamadı.
Çünkü kimse inanmazdı birinin sağken gömülebileceğine...
Ve o gün anladı;
Bazı yaralar kanamaz, çünkü içeriye akar.
Bazı çığlıklar duyulmaz, çünkü insan onları yutmayı öğrenir.
Bazı sabahlar aynaya bakarken gözlerimle değil, annemin sesiyle görüyorum kendimi.
“Başaramadın”
“Biraz kilo mu aldın?”
“Şunu giymeseydin daha iyi olurdu.”
Her cümlesi sanki bir dikiş söküyor derime. Derimden en derine, kalbime kadar iniyor o sökük.
O hiçbir zaman bana “güzelsin, yetersin” demedi. Demediği her kelime bende yara oldu. Şimdi biri bana “güzelsin, çok yeteneklisin” dediğinde, inanmak istiyorum ama dilim titriyor, kalbim geri çekiliyor çünkü içimde bir ses hâlâ “annem bile öyle demedi” diyor. Belki de ben aynaya baktığımda yansımamda hep kendimi değil onu gördüm, onu memnun etmeye çalıştım, belki de güzelliğim, onun göremediği yerlerde saklıydı ve şimdi anlıyorum: benim suçum çirkin olmak değildi, onun sevgisi beni göremeyecek kadar kördü.
paylaşımların çok hoş :)
Hoş olan şey yazılar değil, hisler.
Tumblr uygulamasına siyah beyazın yakıştığı gibi yakışıyorsun yanıma sevgili.
Bir şehir kurdum içimde, sokak sokak sen.
Bir insanın varlığında yalnız kalmak nedir bilir misiniz?
"Yalnız olmak, sandığım kadar güçlü kılmıyormuş insanı." dedi içinden.
Saçları darmadağın, avuçlarında ter. Bir hemşire geçti önünden ama göz göze gelmediler. Çünkü bu kız bağırmıyordu. Çığlık atmıyordu. Kalbi susarak kırılıyordu. O yüzden kimse fark etmiyordu.
“Adın?” dediler.
Adını söyledi ama sesi bile kendine yabancıydı.
Sanki biri onun yerine cevap verdi.
Sanki artık kendi sesi bile terk etmişti onu.
Kalbini tuttu bir an.
Fiziksel bir ağrı gibi hissettiği o duyguyu bastırmak istercesine. Ama olmuyordu. Ne bastırsa, daha çok bastırılıyordu.
"Sevilmeyen birinin kalbi hep ağırdır." diye düşündü.
“Bu yüzden mi bu kadar sızlıyor içim?”
“Bu yüzden mi bir odaya dolu dolu insanlar girse bile, ben hep bir sandalye eksik hissediyorum kendimi?”
Etrafındaki insanlar kendi acılarına yetişmeye çalışıyordu. O ise kendi sessizliğine yetişemiyordu.
Birileri kanlar içinde, birileri bağırarak yardım istiyordu. Ama onun kalbi… O kadar sessizdi ki, kimse “yardım edin” dediğini duymuyordu. Ve sonra başını dizlerine dayayıp kısık sesle fısıldadı: "Birinin beni sevmesi gerekmeden, biri beni tutabilir mi? Sadece bu gece… sadece bir kere…”
Kimseden cevap gelmedi.
Kalbi yine tek başına ağrımaya devam etti.
Zaten cevabı en iyi kalp bilirdi.
Ben birine kolay kolay yer bırakmam içimde. Sen ise birini hemen yerleştirecek kadar boştun demek.
Mektubuna başlarken diyordu ki; "Bu mektubu yazıyorum çünkü hatırlamanı istiyorum. Seneler sonra tozlu eşyalarının ve kitaplarının arasında sonsuzluğa adım atmak istiyorum." Üzgünüm, isteğini yerine getiremedim. Ortada hâlâ bir mektup var evet fakat üstündeki yazılardan eser yok. Birkaç damla göz yaşı, biraz da hayal kırıklıkları. Geriye kalan yalnızca bunlar. Şimdi ise göz yaşlarımı siliyorum ve mektubumu şu sözlerle sonlandırmak istiyorum; Seneler sonra kitaplığımın içinde olamasan da bir zamanlar kalbimin içinde yer edindiğin için... Evet, belki sonsuzluğa adım atamadık ama ilk adımlarımı bana sen öğrettiğin için teşekkür ederim.