Ben kötü bir adam mıyım?
tumblr dot com
Today's Document
🩵 avery cochrane 🩵
sheepfilms

shark vs the universe

★
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
we're not kids anymore.

Janaina Medeiros

roma★
Claire Keane
d e v o n

Kaledo Art
Sweet Seals For You, Always

Product Placement
Cosimo Galluzzi
NASA
Not today Justin
I'd rather be in outer space 🛸
DEAR READER
seen from United Kingdom
seen from United States
seen from United States

seen from Canada
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from Pakistan

seen from China

seen from United States
seen from China
seen from United States
seen from United States
@bulut-lar-la
Ben kötü bir adam mıyım?
Hayata dönmeye başlıyoruz. Sadece biraz daha. Sabretmek kadere zaman vermektir. Bütün taşları oynadıktan sonra sadece beklemek gerekir.
Laleli'de bir Azize'ye
Dön bak dünyaya'dan, dünyadan uzak demeye geçen zaman.
Derya'ya yakın dünyadan uzak.
Gel vazgeçelim hiç zorlamadan
Sen aklı selim ben yorgun adam
Bir yer bulalım dünyadan uzak.
Hayallerde Yaşamak
Bu yıl bütün dünya için bir kabus oldu. Tabi ki bazıları için hayat her zaman ki gibi güzeldi. Onlardan bahsetmek istemiyorum artık. Artık sadece kendimden bahsetmek istiyorum. Benim için hayat ters şeritten gitmeye benziyordu. Her şey yanlıştı. Frene basıp etrafa baktığımda ne bir tabela vardı nede bir yol çizgisi. Gidiyordum, lakin nereye gittiğimi hiç bilmiyordum. Sadece kırmızı ve yeşil ışıklar arada kendini gösterirken bense bir renk körüydüm. Bunu biliyordum. Hep yanlış baktığımı ya da yanlış yerlere baktığımı biliyor ve kaza üstüne kaza yapıyordum. Çalışmanın verdiği yorgunluk, kapitalizmin verdiği geçinmek kaygısıyla insan birde aşık oluyordu ya da olmak istiyordu. Aşk bir hipermetropluk haliydi. Yakınlar öyle bulanık, uzaklar çok güzeldi. İnsan en çok kendine yenik, insan en çok kendine rakip.
Hayat bir buçuk yıldır sadece çalışmakla geçiyordu. Tanımadığım insanlara hizmet etmek, tanıdığım birine çalışmak, tanımadığım birinden bahşiş, tanıdığım birinden tanınmamak. Bir şeyler daha öğreniyor ve kafam artık bir başka çalışıyor. Yazmak kendim için bir meditasyon ve bir ibadet şekliydi. Ben vardım sadece. Ben ne diyorsam oydu. Ben nasıl hissediyorsam ve ben nasıl istiyorsam oydu yazmak. Bütün hataları düzeltebilirdim ve bütün yalanları silebilirdim yazarak. İstediğim hayatları düzeltebilirdim, kendi hayatım dışında. İmkansızlıklara karşı duyulan o büyük istek, o büyük özlemler içinde yanıp tutuşuyordum. Hayatın bana vermedikleriyle yaşamaya çalışıyordum. Güneşli bir gündü ama soğuktu İstanbul. Zaten İstanbul hep soğuktur, insanlar yüzünden. Ruhunuza bir kazak giymeniz gerekir yoksa çok üşütür insanlar. İstanbul bir hipotermidir, hazırlıklı olmak gerekir.
İçimi sadece içime dökebiliyordum. Her şeyin nasıl tepetaklak olduğunu her şeyin aslında nerede başladığını düşünüyorum. Şimdi aklıma geliyor ki daha çocukken bile böyleymişim. Hafızamın bana verdiği o derin acıyla yüzleşirken buluyorum kendimi. Sekiz yaşımdayım ve okula gidiyorum. Beş kilometre yürüyüp okula varıyordum. Sanırım her şey o yolda başladı. Kendi içime doğru yolculuk yapıyor, her gün kendime beş kilometre yaklaşıyordum. Solumda yürüyen o çocuğa soru soruyor, sağımda yürüyen çocuğa cevap veriyordum. Bir ben yürümüyordum o yolda. Biz tek başımıza yürüyorduk.
Sanki hep tek başıma yürümüştüm. Bugün bile böyleydi durum. Alt tarafı tekele akşam nevalesini almaya giderken sabah kahvaltısını birayla yapmıştım. Yüzümde bir maske deliliğimi örterken, canım benden uzaktı. Canım benden çekingen. Canım yol boyunca benle değildi. Canım bir başkasında, canımın canı bir başkasında. Sevişmek öyle sancılıydı. Sonrasını düşünen ne kadar da azıcıktı. Sabahlara kadar süren muhabbetin yerini ne tutabilirdi ya da ölümün gerçekliğini hangi orgazm unutturabilirdi?
Sallanmaya başlamıştım. Bir deprem vuruyordu İzmir’i. Vuruyor, vuruyor, vuruyordu. Lakin bazılarımızı hiç etkilemiyordu. Enkazların altından çıkarken güzellikler su vermek istiyordum, su verilmesini istiyordum bütün enkazlara ve bütün yeşilliklere. Ben en çok bana hasrettim bunu daha yeni çözüyorum. Ben en çok benden korkuyorum bunu daha yeni çözüyorum. Hayatın hiç düzelmemesinden hiçbir zaman olamamaktan, seni bulamamaktan korkuyorum.
Hayat böyleydi işte. Bir virüs dolanıyordu ortalıkta. Hadi bulaştırsana bana hastalığını. Hadi korkmuyorum senden, korkmuyordum senden gelecek bütün acılardan. Hiç bir şey yapamamak ellerin sadece tepsiler taşıyıp dudakların sadece afiyet olsun dediği anlardan sıyrılıp gelmek istiyordum sana. Gelmeni istiyordum bana. Korkma canım korkma. Ne gecelerin aydınlığına birlikte varacak, ne kurt adamlar boğacağız seninle. Gümüş kurşunlar dolduracağız gecenin karanlığında ve birer, birer ateşleyeceğiz dolunayın ışığında. Senaryolar içinde baş roller olacağız ve mutlu sonla bitecek bütün hikayelerimiz.
İçimde bir utanç büyüyor sonraları. Ben kimim diye bağırıyor ruhum. BEN KİMİM! Nereye gidiyordu bacaklarım. Hangi boş limanlara demir atıyordu denizcilerim. Bilemiyordum. Sanki bütün soruların en zoru önümdeydi. X’in ve Y’nin yerini bulamamış bir türlü oturtturamamıştım denklemi. O bana ait değildi. Zaten kimse bana ait olmamıştı. Göğsüme çekilen colt’tan çıkan bir kurşun kadar kusursuzca, herkesin ve her şeyin elimden öyle kolay alındığı ve alınacağı gerçeğiyle yüz yüzeydim. Uzun zaman sonra bir kez daha büyüyordum.
O yoktu. Aslında hiç de olmamıştı. Bir kuytu bulmak istiyordum. Sanırım daha çok bir dağ başı. Kimse bulamayacaktı bizi, kimseler göremeyecekti. Bir yudumdan sonra gelen bir ekmek, bir dumandan sonra gelen bir tatlı isteğiyle, dağın başında gökyüzüne dönüp yıldızlar arasında el ele vermiş, yürek yüreğe vermiş bir şekilde küfredecektik saman yoluna. Şimdi gidiyordum sensiz başka şehirlere. Sensiz kalmanın verdiği acıyla alıyordum biletimi. Koltuk numarasına ve kalkış saatine ismini vermişlerdi. Yolların bir anlamı başlayacaktı artık. Seni arayacaktım. Seni bulacaktım o yolun sonunda. Evimize dönecek ve sofralar kuracaktık. Kadehler dolacak bardağın buhusu sen olacaktın. Duvarlar saçların kokacak biblolar ellerinden kopacaktı. Çiçekler sen geldin diye büyüyecek, kedim sen geldin diye çizmeyecekti. Hadi rüyalarım göster geleceğimi. Göster ki kolay olsun yolculuğum. Unutmak? Ben kendimi unuttum gerisi artık çok kolay.
Sonra durdum. Bunların hepsi bir hayaldi…
Sen kafamda kurduğum bir hayaldin.
Bulut İçin
Kasım 2020.
Bir şair büyüyor içimde seninle beraber...
#küçükiskender #birnedeniyok
Ölmedik buralardayız. 😎
selam...
şimdi şöyle oldu...
son gönderinin üstünden iki buçuk yıl geçmiş. bu iki buçuk yıla bir ev ve şehir değişikliği, akraba kazıkları, askerlik sığdırdık... yaş aldıkça herşeyin daha da boktanlaştığı ve git gide huysuz, sürekli şikayet eden hayattan ve insanlardan bıkmış bir şekilde dolanır oldum. elden kaçan fırsatlar yaklaşık 500-600 bin tl zararla sürekli sonu gelmeyen bir bahtsızlık ve ihanetlerle iyicene piştik derken meğer yanmaya başlamışız, dibimiz tutmuş. antalya macerası sona ermeden önce bir askerlik durumları çıktı. hoş askerlik yaptım diyemem 8 saat çalışan bir memur gibiydik ama inanın stresi bile yetiyor... bir sene gün gün saat saat sayarak geçirmek en zor zamanlardan biriydi. tam o düşüncelerle uğraşırken birde akraba durumları yormaya başaladı. mal mülk insanın gözünü nasıl kör eder bir kez daha görmüş olduk. zaten insana yakınlarından başka kolay kolay zarar veren olamaz ki. insana yan etkisi olan ilaçlardan çok yanındakilerdir işte. tabi bu arada ülkenin gidişatı da hiç iç açıcı değilken yavaş yavaş umutların yerini karamsarlığa, hayallerin yerini geçim derdine doğru hızla götürdüğü anlar bunlar. saçma sapan klişelerin içinde olmak traji komik bir durum işte. fotoğraf çekmez gitara dokunmaz oldum. sürekli yarın ne olacak acaba diye düşünmek saçlarıma beyazlar ekledi. bir yandan da sürekli evlenip duran çevre ve 'aha sıra sana da geliyor' bakışlarını bir çırpıda üstümden atabilmenin rahatlığı var. aynı şekilde devam eden şeylerse... içmek unutmak. içmek güzelleşmek. içmek düşünmemek. askerliği unutmak için yoğun bir tedavi programı uyguladığım anlarda sarıp sarıp içtim. bir ay boyunca her saat. düşünüp durdum ve daha da geriye attım kendimi. dibi bir türlü bulamıyorum. mutsuzluk ve karamsarlığın bir sonu yok. çünkü sürekli yeni olumsuzluklar olmaya devam ediyor... tumblr'a ilk üye olduğum zamanları hatırlıyorum da grubumuzla sahneye çıkıp sololar atan, neredeyse her anın fotoğrafını çeken, çevremle sürekli ilişki içinde olan kendini beğenmiş ve bir bok olduğumu zanneden biriydim ama mutluydum. şimdi yeniden istanbul’da boktan bir evde ve boktan bir işte çalışıp acaba prime ne kadar kesik atacaklar diye düşünürken buldum kendimi.
yani zaman harbiden çok çabuk geçti... pardon ‘üstümüzden geçti’ bilemiyorum belki hayata dönebilirim... neden olmasın ? buraların dutluk olduğu zamanları özlüyorum...
yaşlanıyoruz galiba. tumblr’ı unutmuşuz...
vay arkadaş unutmuşuz buraları. hayat telaşesi diyelim.