“Bir kişinin bir kelimeyle kasttettiği bir diğerininkiyle tamı tamına aynı değildir ve her farklılık, ne kadar küçük olursa olsun, sudaki bir halka gibi yayılır dilin bütününe. Bu yüzden her anlama aynı zamanda bir anlamama, düşünce ve duygulardaki her mutakabat aynı zamanda bir ayrılıktır.” Wilhelm von Humboldt söylemiş bunu. Çok kıymetli hocalarımdan biri de vurgulamıştı, bir kavramın dışarı yansıyışı olan kelimenin karşı tarafta aynı kavramı çağırmadığını. Tam olarak böyle ve bu kelimelerle değildi cümlesi elbette ama dert buydu, kavram-kelime ayrımının düşünülmesi gerekliliğiydi. Ben de çokça düşünüyordum bunu, o yüzden verilen onca kitabi bilginin arasında parlamıştı gözüme ve de transkripte yansımayacağı için “şimdilik” geçiştirilmesi gereken bir şey değildi benim için (hiçbir şey de öyle olmadı); hala düşünüyorum. Lisede, babası Divan şiirine sevdalı kendisi de bu yadigardan emin bir şairin, Kaptan’ın, geçmişin ağırlaştırmayan -ki bu bir marifettir, sırf artık daha güç anlaşılıyor olmasının verdiği yabancılıktan müteşekkil ihtişamı sömüren bunca kalem varken- güzel gölgesiyle oluşturduğu kendi güzelim biçeminin arasına Muallim Naci’nin o sözünü iliştirişine de benzer bir “Evet işte!” ile atılmıştım: “Ben ne yazdım, sen ne fehmettin garip efsanedir.”
Kendimi hep bir kenarda izlerken, dinlerken ve düşünürken buluyorum. Şimdiden bahsetmiyorum, bir astral seyahat gibi tüm zamanlarımda kendimi bulup baktığım zaman, böyle bu. Yine aynı tip bakışla, hep çok çok az insana kendimi açabilmişliğimi, onların da o kadarıyla bunları esasen tam olarak anlayamamış olduğunu, benim anlatamamış olduğumu, anlaşılabilmenin imkansızlığını, tüm bu “faydalar faydasız, imkanlar imkansız”lığa rağmen hep “karşı karşıyalık” diye uydurduğum, (Öyle deyince, yani olumsuz algılanan bir kelimeyi kullanınca insanlar hemen uydurukluğuna kani oluyorlar misal; insanlar, hakkınızda olumsuz ne deseniz inanıyorlar çünkü bir insanın kendi hakkında olumsuz bir tanımlamada bulunması zordur, enderdir ve yapıldıysa gerçektir en azından bu dumanı veren bir kıvılcımı vardır diye düşünüyorlar kanımca.) kendimce isimlendirdiğim anları beklediğimi görüyorum. “İnsanlara çok az şey anlatabildim çünkü çabucak vardıkları yargıları beni hep huzursuz etti. Buna rağmen hep kategorize edecek bir şeyler buldular; yapamadılar, galiba tekinsiz buldular birilerinin -dost mu düşman mı belli değil- serbestçe dolanmasını. Anlatmadıklarım daha çok olduğu için de sorgusuz yargıladılar. Sonra yine dağbaşılığımı aradım ama öyle de olmuyor işte. İnsan yürektekiyle yetinemiyor çün bu kabın içinde yaratılmış ve irade gösterse dahi özgür kılamıyor kendini, sessizlik bir süre sonra sağır ediyor, algılanabilirlik, paylaşılabilirlik, şahit olunabilirlik aranıyor. Umulan bulunmayınca iç sessizliğini, dengesini de yitiriyor insan. O insan benim. Genellemelerden de adlandırılamayanların adlandırılmışlara dahil edilmesi kolaycılığından da hoşlanmıyorum. (…) Adîleştirme ile birliğin dahi ayırdedilmek bir yana farkedilmemesine, hiçbir kavramın dert edilmemesine, sadece olaylara önem verilmesine, olayların da eylemlerin de insanlar gibi kategorize edilmesine ve bu kategorilerin her birinin hayret vermesi gereken derecede net bir karşı kategorisinin olmasına şaşıyorum, şaşmıyorum. İnsan toplumunun dışarda durana taktığı mitlerden müteşekkil kulplardan, içerde duranı tasnifleyip sıkıştırdığı çekmecelerden, köşebaşında durana çaktığı kaypak mıh ve nallardan sevgisizliği sorumlu tutuyorum. Sevgisizliklerden kırgınlıkları ve kızgınlıkları sorumlu tutuyorum. Sonra ayağımda çarıklarımın yerine onların ayakkabıları beliriveriyor bunca cümleyle bir yokuşta ilerleyemeden duruyorum, el elde baş başta, vites boşta, frensiz.“ demişliğimi görüyorum, yine kendi kendime, bir zaman.
Tüm zamanlar içinde en ağır kelimeleri, en ağır kavramları karşılar biçimde kendime yönelttiğimi görüyorum, dışarıdan çok. Hep dârdayım.Tüm eleştiriler ve hatta hakkımdaki ben açmadıkça tartışmaya açılmayacak ön kabuller ve de adeta karineler hep “başımın üstünde”, boynum ağrıyor. Ama örneğin eleştiriye kapalı olduğumun da bir kabul olarak karşıma çıkıvermişliği var. Çünki ve halbuki yanlış adlandırmalardan, çabucak sınıflandırmalardan duyduğum kaygı var. Çünkü benim için isimler önemli. Öylesine şeyler değil. “Laf” değil. İnsanın dünyadaki yerinin veya amacının bu olabileceğini düşünüyorum, sanıyorum: Eşyaya isim vermek için.
İcra kabiliyeti kazanmış özeleştirilerim arasında başköşede oturanların çoğunluğunu olası bir sosyal yargılamada hakkımda rahatlıkla aleyhe kullanılabilecek sosyal beceriksizliklerim oluşturuyor. Kafka çok güzel isimlendiriyordu hani bunu: “Lehte tanık” diyordu, “Yargıda bulunma herhangi bir yerde, hısım akraba ve yabancılar, dostlar ve düşmanlar arasında, aile toplantılarında, köyde ya da şehirde, sözün kısası her yerde sürdürülen soruşturmalar sonucu gerçekleştirilir. Lehte tanıklar işte bu soruşturmalar için gereklidir; sürüyle lehte tanık, en iyi konuşanlarından, bir diğerinin yanına geçerek canlı ve aşılmaz bir duvar oluştururlar.”
Kelimelerin kayganlığı, iletişimin imkansızlığı, sosyal beceriksizliklerim, bunlar dışında Attilâ İlhan’ın Sokaktaki Adam’ındaki Hasan'a atfedip “her şeyin dibini karıştırma” diye isimlendirdiği ve benim de kendimde gördüğüm huy, sorgusuz ve de habersiz yargılamalar, bıraktığımı hükmü görünce farkettiğim aleyhe tanıklar, çok değer verilenler karşısında kat kat hata yapmaktan duyulan ve insanı kendine hapseden o “yine” kaygısı beni bir yerlerde “kişisel” bir şeylerden bahsetmekten iyiden iyiye geri çekti. Bundan başka ve kimi aslında bunların da içinde yer alır halde, her şeyin çabuk tüketilirliği, kimin neyi ne amaçla tükettiğinin, kimin hangi veriye ne amaçla ulaştığının ve amacın akıbetinin belirsizliği, insanın kendi iyi niteliklerinin kendi tarafından ifadesine ve bunlara işaret eden gösterişlere duyduğum çekince, gösteri toplumunun tehlikeleri, kötülükleri, şeffaflık kılıflı mahremiyet ihlali dayatmasından, bununla alakalı yapay özgürlükten kaçış, bu sözde özgürlüklerin yarattığı aynılık ve yüzeysellik, acıların dahi taklit edilebilirliğinden duyulan endişe de var. Yoksa ben bu elektrikli günlüğümsüye kırgın ve kendimden dahi gizli bir anlaşılma umuduyla girişmiştim, örnekse. Yine de insan kelimeleriyle insandır. Ve bir su bir gölde çok durursa kokar. Ve “Eğer ormanda bir ağaç düşerse ve bunu hiç kimse duymazsa bu gerçekleşmiş midir?”. Ve sevginin esasen eylemli bir şey oluşu da var. Ve belki Montaigne’in yazmanın nasılı ile igili söylediğine kulak verilebilir : “Yolda karşımıza çıkan ilk insanla konuşur gibi”.
Hepsi bir kenara, bilmiyor muyum, tek bir güzelin “karşı karşıyalığı”nın yokluğunun, bu başka dünyaya konmuşluğumun, daha açıkça sevilmemişliğin yarasının asıl güzel ve büyük ve vazgeçilmez derdim olduğunu?