7 saniyelik koridor
Çok uzağa gitme kararı alabilen insanların muhakkak bir bildiği olduğunu düşünürdüm ama bu koca bir yanılgıymış. Valizini hazırladığı anda kıyafetlerini teker teker katlayışını izlerken o kadar emindim ki, içinden ''Ben ne yapıyorum acaba?'' diye düşünüyordu. Görüyordum. Uçak biletlerini 2 gün önce almıştı, gitmeye de 1 buçuk gün evvel karar vermişti. Yani yuvarlarsak 3 günde gideceğim dedi, biletini aldı ve şimdi de gidiyor. Çok büyük cesaret! diye düşünüyordum. Bir yandan da kıskanıyordum onu. Hem cesaretinden hem de beni arkada bırakabiliyor olmasındaki o gücü kıskanıyordum. Bense hiçbir zaman büyük kararların insanı olamamıştım. Naiflik paçalarımdan akıyordu resmen. Keşke ben de gidebilseydim. O gidiyor diye değil. En az ben de onun kadar hak ediyordum. Bunu kıskanıyordum işte! Birlikte Tunalı'da yürürdük. Her defasında ''Şekerli kar kokusu ne demek acaba ya?!'' derdim ve her defasında bıkmadan ''Bilmem ki.'' derdi. O valizini hazırlarken ben de zihnimde bu anıları tekrar ediyor, köşede surat asmamaya çalışıyor, aklımı okumasını ve gelip bana birden sarılmasını bekliyordum. Çok kötüydüm ama o iyiydi. Hayatta kalmak için onun iyi olması da yeterdi benim için. Bir anda durdu. ''Hah!'' dedim, vazgeçiyor galiba... '' Hayır böyle olmadı ya iç çamaşırları bir poşete tıkıp valize öyle koyayım dur.'' dedi. O da zihninin içinde benimle konuşuyordu ama farklı bir konuda. Ama olsun. Benimle konuşuyordu. Beni seviyordu. Gidiyordu ama hala beni seviyordu. ''Ne fark eder saçmalama be!'' diyebildim. Burnumda biriken hüznü geri ittirmeye ve neşeli olmaya çalışıyordum. Başarabildiğimi sanıyorum çünkü cevap vermedi. Böyle anlarda cevap verir, olduğundan iki kat merhametli bir tonda diyalogu sürdürmeye çalışırdı ama yapmadı. ''Sen de geldiğin zaman bi' sahaf varmış oraya gideriz müdavimi olacaksın ya, üstün başın kedi pıslaması kokacak o kadar harika!'' dediği an gözlerim doldu. Nefret ettim ondan: ''Fikrimi sordun mu acaba ben gelmek istiyor muyum, ben ne istiyorum acaba? Ya da peşinden geleceğimi düşündüren ne oldu? Bencillik değil mi bu? Yahu 3 gün be! 3 günde ben gidiyorum dedin, plan yaptın, hazırlandın ve gidiyorsun, şimdi bana pişkin pişkin sen de geldiğinde falan deme hiç. Hayatta gelmem ben o sikik yere. Burada iyiyim kafam rahat.'' diyordum kafamın içinde. Fakat ona ''Gideriz birlikte.'' deyip gülümsedim. Ayağa kalktım. Valizinin önünde diz çökmüştü. Kafasına eğilip saçlarını öptüm. ''Bu arada kahve bitmemiş bir paket daha varmış.'' deyip mutfağa yürüdüm. Koridorda yürürken arkamdan gelen adımlarını dinlemeye başladım. Toplasanız yürümesi 7 saniye bile sürmeyen o koridor, 7 saat gibi geldi bana. Kafam sadece adımlarındaki sesteydi. Beni takip edişinden başka hiçbir şey düşünemez oldum. Yavaşlamak ve birden durmak istedim ama yapmadım. Gurur yapıyordum çünkü. Ağzına sıçasım geliyordu. Allah belasını versindi. Aynı anda onun için canımı verebilecek ve canını alabilecek bir haldeydim. Uçağının düşmesi için dualar ediyordum. Avuçlarını öpüp gitme diye yalvarmak istiyordum. Tüm bunları 7 saniyelik koridora sığdırabildim ve sonunda mutfağa vardım. Kahvenin paketini güzelce açıp elleriyle yaptığı kahve kabına döktüm. Ritüeli bozmadım, kahveyi koklaması için burnuna doğru uzattım. ''Offf çok iyi ya.'' dedi. Allah'ım delirtiyordu beni şu mutluluğu. Gidecek olmanın hüznünü falan bir tarafa koyun, ne hüznü, resmen topuklarını kıçına vura vura gidiyordu ya! Siktirsin gitsin. Defolsun. ''Hani bırakmıştın sigarayı ?'' dedi. Kahveyi hazırlarken 3 saniye kadar gözüm Winston kutusuna ilişmişti, onu görmüş. ''Bingo!'' dedim içimden. Ne sandın ya?! Burada verdiği sözleri tutmayan bir tek sen değilsin dostum. Ben de en az senin kadar serkeş ve serseriyim. Geri döndüm sigaraya... Hadi bakalım! ''Ya sen ona inandın mı ben bile inanmamıştım.'' dedim ve kahvelerimizi içmeye başladık. O kadar iğrenç bir sessizlik sardı ki etrafı. Masadaki çizgileri sayıyordum, keşke telefonu yanıma alsaydım şimdi Instagram'a falan bakardım diyordum, oyalanmak için kafamdan çarpım tablosunu tekrar ediyordum. Acaba o ne düşünüyor diye düşünüyordum. '' Öncesinde bi' annemlere uğramam gerek ama di mi, offff sabah erken kalkmak lazım.'' falan deyince bende kayış koptu. Ağlamadım ama öldüm. O an orada öldüm. Ruhum bedenimden ayrıldı ve gerçekten hissettim bunu. Gitmekten başka bir şey düşünmeyen biri vardı karşımda. Yavaş yavaş bitiyordum. Birden saçma sapan bir üst geçitte çektiğimiz bir fotoğraf vardı o geldi aklıma. ''Ya yeşil makarnayı hatırladın mı? Hayatımda yediğim en garip sostu ve bana naneyi sevdirdi adamlar.'' dedim. Garip makarnalı gün adını takmıştık. Hayatımızın en eğlenceli 3 gününden biriydi. Nedensiz bir şekilde o gün geldi aklıma. Gülümsüyordum salak salak. Yemin ediyorum, bunun onu bu kadar üzeceğini bilsem asla söylemezdim. Kendimi öldürür, dilimi ısırır, koparır, atar ama yine de bu anıyı bu şekilde dile getirmezdim. Hayatta en çok sevdiğim insan karşımda çocuk gibi ağlıyordu. Hiçbir şey yapamadım. Bir keresinde, babasını daha taze kaybetmiş bir arkadaşım, ağladığı esnada yanında duran insanların ağlamamasını istediğini söylemişti o geldi aklıma. Tuttum kendimi asla ağlamadım. ''Özür dilerim ben üzmek istemedim seni yaa. Dur bi' dur...'' deyip samimiyetsiz bir tonlamayla teselli etmeye başladım. İntikam sırası, hadi gülüm... diyordum kendi kendime. Fakat aynı anda ağzıma sıçılıyordu. İntikamın soğuk yenen yemek olmasının nedenini iyice anlamıştım. İğrenç bir şeydi intikam. Self-revenge'ti yani aslında. Paradokstu. Yanıma gelip beni sarsmaya başladığı an ben de koyverdim. Sabaha kadar o şekilde ağlayabilirdik galiba. Benden nefret ettiğini söylüyordu. Sebebi neymiş biliyor musunuz, kal dememişim. Bir kere bile. Ben ona kal dememişim, bu yüzden gidiyormuş. Kal deseymişim ya... Ya sizi bana sayıyla mı yolladılar? Bana mıydı gareziniz? Gizli yerlerde tehlikeli ve siyah giyen adamlar size birtakım odalarda resmimi gösterip ''Göreviniz bu kızı mahvetmek... Bunun için yetişirildiniz ve işte o gün geldi.'' falan mı diyor? Ben size ne yaptım? Suçlu yine niye benim? Allah niye yine benim belamı veriyor? Anlayamıyordum... Kafamdan böyle şeyler geçerken gözlerinden akan yaşları izliyordum. Birden sarıldım. Sakinleşene kadar sıkı sıkı sarıldım. Nefes alıp verişi dengesizleşti ama bu çaresiz hali çok hoşuma gidiyordu. Tüm hayatım boyunca iyi olmasını istediğim insanın kötü olması hoşuma gidiyordu. Yüzünü defalarca öptüm. ''Sana asla oyunlar oynamadım, yalanlar dolanlar hiçbir zaman bu evin içinde olmadı. Gitmeni hiç istemedim ama bir o kadar da istedim çünkü bunu yapmadan ölürsen kahrımdan ölürüm. Git. Git ve kendini bul, ya da neyi arıyorsan onu bul. Bak burada sancı içindesin ama senin istediğin bu değil. Bunu yaşa ve geri gel bana. Gelmesen de olur. Ben beklerim. 50 sene de olsa bu evin içinde bu salak kediyle birlikte seni beklerim çünkü seni seviyorum. İt gibi seviyorum o yüzden git.'' dedim. Yüzüme o kadar hayran bakıyordu ki, eridim. Çıldıracak gibiydim kendimi çok zor tutuyordum. Çok yüksek bir yerden aşağı baktığımda da aynı his oluşuyordu midemde. İki saniye bile olsa aşağı atlayasım geliyordu. Aynı his yine midemdeydi. Yüzünde çok mutlu ve müteşekkir bir gülümseme oluştu ve o an asla gidemeyeceğini anladım. Onu bekleyeceğimi düşündüğüm o 50 seneyi o küçücük mutfakta geçireceğimizi o dakika anladım fakat -bence- çoktan gitmişti. 1 günde bir insan ne kadar uzağa gidebilirse o kadar uzağa gitmişti bile,
ve muhtemelen artık geri gelmezdi.









