yeni çizimim.
i don't do bad sauce passes
almost home

祝日 / Permanent Vacation

JBB: An Artblog!

Love Begins
Lint Roller? I Barely Know Her
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open

Origami Around
$LAYYYTER
taylor price

#extradirty
Keni
ojovivo
art blog(derogatory)
🪼
One Nice Bug Per Day

Product Placement
DEAR READER
Jules of Nature
cherry valley forever
seen from United States

seen from Germany
seen from South Korea

seen from United States

seen from Germany
seen from Ecuador
seen from United Kingdom

seen from United Kingdom

seen from United States

seen from Singapore

seen from Malaysia
seen from Canada
seen from United States
seen from United Kingdom

seen from Italy

seen from Malaysia

seen from Malaysia

seen from United States

seen from India
seen from United States
@elfubarov
yeni çizimim.
"good, bad"
yeni çalışma / new work
😈 demon girl 😈
patates ve mücella playlist; https://www.youtube.com/playlist?list=PLz0K_Wi4POdfYDoip48a-gmPlPN_wduIOaskerdeyken yazmaya başladığım "patates ve mücella" isim...
Askerdeyken yazmış olduğum “Patates ve Mücellâ” isimli kısa hikaye kolajımı, Belen’in eşsiz sesi ile hayata döndürdük. Sizlere dinlemek kaldı. İyi dinlemeler. :)
mabel matiz / illüstrasyon çalışması. daw; adobe draw telefon + dokunmatik kalem
askerdeyken yazmaya başladığım "patates ve mücella" isimli kitabımın bölümlerini sesli bir şekilde kanalımda paylaşma kararı aldım. belen'e çok teşekkür eder...
İlk sesli hikayemiz sizlerle birlikte. :)
"mücellâ! mücellâ! mücellâ!"
karanlığa doğru avazım çıktığınca bağırıyordum. sanırım içimdeki acının ona bir şekilde ışık tutacağına inanıyordum. bilmiyorum, ne zaman böyle derin çukurlara düşsem, belki mücellâ gelip elimi tutar diye kendimi avutmaktan başka bir şey yapmak gelmiyor içimden. çukurun dibinde belki bir mızrak yok ya da zehirli yılanlar da yok, ama o çukura düşünce mücellâ'nın olmadığını fark etmek, mızrağın saplanmasından veya yılanın zehrini zerk etmesinden daha çok acı verici geliyordu. tekrar nefesimi var gücümle çekip bağırdım;
"mücellâ, seninle bir şey konuşmam gerekiyor. orada mısın?"
kafamı kuyunun iç kısmından aşağı doğru sarkıtmıştım artık. zifiri karanlıkta boşluğa sıkıyordum. ama bu bağırmaların neticesinde ne mücellâ çıkıyordu ortaya ne de o çok sevdiğim küçük, tombul ellerini yüzüme doğru uzatıp, "korkma gürsel, buradayım" diyordu. yine de bıkmadan bağırmaya devam ettim.
"mücellâ, tamam, orada mutlu olduğunu biliyorum. ama bir dışarı çıkıp yüzüme baksan, ha? inan bana dışarısı buradan daha korkutucu. yani, canıma kast eden herhangi bir şey yok ama ben yine de insanların arasında kendimi yapayalnız hissetmeye başladım. bir çık, görün, sonra tekrar gidersin, ha? bak durum çok ciddi."
mücellâ garip bir kızdı. onu neden bu kadar sevdiğimi biliyorum aslında. yani rahmetli babamın sürekli dediği "annen gibi birisine denk gelmeni isterim" temennisi, mücellâ'nın gülüşü ile zuhur ediyordu içime. o hiçbir şey demese de ben yine de annemi buluyordum onun gülüşünde. aralarındaki farkı söyleyemem tabii ki. yani annem, mücellâ'dan daha güzel, bunu hepiniz biliyorsunuz. ama buradaki şey onun ondan güzelliğini kıyaslamak değil de, bir nebze de olsa kendimi birisinin yanına ait hissetmemden kaynaklı. öyle ki, bunu ifade etmemdeki sıkıntının sebebi de tam da burada baş veriyor. anlatamadığım şeyler var.
inatla o kuyunun tepesinden aşağı doğru bağırırken yorgun düşüp, sırtımı kuyunun taşına vererek bir sigara yaktım. uzun süredir kendimi böyle mazbut hissetmemiştim. sanki dünya karşıma geçmiş de benimle gırgır geçiyor gibiydi artık. hele ki ankara'ya gelince işler daha bir kötüye sarmaya başladı. koca binaların arasında ufacık kaldığımı hissetmeye başladım. oysa ki bu zamana kadar yaşadığım küçük kasabada kendimi bayağı büyük sanırdım. nihayet bunun farkına varmam, acı bir tokat yemekle eş değer gerçekliği yüzüme vurdu. ankara bana dedi ki; "sen küçücük bir adamsın, bundan sonra ipler bende, kenara çekil."
iki elimi açıp, sol elimin işaret ve orta parmağının arasındaki sigaraya dikkat ederek, yani saçlarım yanmaması için, başımı arasına koydum. bir müddet düşündüm. neden ben böyleyim diye sayıkladım. cevabı olmayan ya da zekamın tam manasıyla yetmeyen şeylerde kafa yormak iyi geliyordu. gülmeyin, burada habis bir acıdan bahsediyorum sizlere. içinden çıkılmayan o derin gerçeklikten; varoluş sancılarımdan bahsediyorum. evet, ne yazık ki insanın tek düşmanı kendisi olduğunda ve kafasının içindekine söz geçiremediğinde böyle yapmadan edemiyor. en azından ben böyle inandırdım kendimi. ne yapayım?
sigara bitmiş, izmariti yandıkça burnumu sızlatmaya başlamıştı. dayanamayıp yan tarafta bulunan su birikintisine attım. ayağa kalkıp tekrar bağırmaya başladım. çünkü bu şeyi bugün bitirmezsem, yarın tekrar gelecektim. tekrar gelecektim ve her aklıma geldiğinde, canım acıdığında gelecektim. hiç değilse bugün son verip, kalkıp gitmem gerekiyordu. eğer gidebilecek gücü ayaklarımda hissedersem, işte o zaman ben de diğerleri gibi mutlu olabilecektim.
"mücellâ, unutma olur mu? sana menderes'te verdiğim sarı papatyaların üzerindeki böcekleri asla unutma. onlardan korktuğun için kokusunu almamıştın. bu beni her ne kadar üzse de sana belli etmemek için gözyaşlarımı tutmak zorunda hissettim kendimi. evet, o akşam içimde küçük bir sızı kalmıştı papatyanın üzerindeki böcekler. ama ne yapabilirdim ki? sonuçta o böceklerin ölmemesini de isteyen sendin sonuçta. yani silkelememe bile mani oldun. belki o papatyaları koklasaydın, sana olan sevgimin tarifini bir şekilde belli edebilirdim. ama sen istedin tüm bunları."
içeriden bir ses geldi. bir tıkırtı. belki de hıçkırık.. yalnız, mücellâ ağlamayı bilmezdi, neden hıçkırsın ki? komik mi buldu acaba bu dediklerimi? yoksa, içinde bir şeyler titredi de heyecandan nefesi mi tekliyor?
"mücellâ? eğer kabul edersen atlayacağım. biliyorum, ayağım kırılacak, o yüzden bunu istemiyorsun ama ben ayağımdan da vazgeçtim artık. çünkü ayağım beni mutlu etmek için işe yarayan bir uzuv değil. eğer bir tıkırtı daha çıkarırsan oraya gelmem için bir işaret olduğunu düşünüp, aşağı atlayacağım. geleyim mi?"
hayır, sanırım bir fareydi. zaten mücellâ için öldüğümü biliyordum ki beni. onun için gümleyen kalbimin, titreyen dizlerimin veya uzanan ellerimin artık hiçbir ehemmiyeti kalmadığını düşününce beynim bu acıyla sızlıyordu artık. neden böyle olmuştu? yani, mücellâ'nın benden nefret etmek için bahanesi neydi ki? bilseydim ona göre bir tavır takınırdım. hem, insanın ölmek için bir bahanesi yoksa yaşamaya mecbur kalması da normal değil mi?
"arkamı dönüp gitmeyeceğimi biliyorsun, öyle değil mi? eğer buna cevabın evetse, lütfen bu ısrardan vazgeç. ama bilmiyorsan, cevabın hayırsa, ben buradan atlayıp tekrar gözlerinin içine bakarak bir şeyler anlatmaya başlayacağım. çünkü bazı şeyler beni üzmeye, ağır gelmeye veya beni ezen her neyse o şekle dönüştü. koca dünyanın altında ezilmekten yoruldum. beni dinleyeceksin! o kadar zamanın ardından buna hakkım olduğunu düşünüyorum."
olmuyor. ne dediysem inanmadı sanırım. ama ben ona hiç yalan konuşmadım ki. yani, nasıl denir bilmiyorum ama o kadar zaman içinde hiç yalan konuşmamak da benim için bir başarıydı. tamam, ufak beyaz yalanlar oldu. bir keresinde demiştim ki "başkasını bulup onunla sevgili olacağım" o da yüzünü şöyle bir çevirip, saçlarının ardından gelen rüzgarla birlikte "sen bilirsin" demişti. bilemem, aslında bunu beceremem yani.
"mücellâ, gidiyorum. artık öldüğünün farkındayım. üzgünüm. ölümünün ardından seni her gece anmıştım. hatta o dershanede, önünde bulunan ceviz ağacının altında sırılsıklam kaldığım geceyi düşünürken, beni mutlu eden şeyin, seni aynalı camın arkasından izlemek olduğuna inanıyorum. sen öldükten sonra o dershaneyi yıktılar. birkaç kere gittim oraya, seni görürüm umudu vardı içimde ama nafile. sen o enkazın altında kalmışsın meğerse. seni ne bir köpek ne de afad ekibi kurtarabilmiş. tamam, ölümün benim içimde olan bir şey, benim zihnimde ölmüş olabilirsin. bu kuyu yoktur belki de. hatta ben sigara izmaritlerini cebime attığım için annemden hep azar işitiyorum.. ama beni anla.. ben de o enkazın altında kaldım. hatta ellerini tutarken oldu her şey. sakarya'dan meydana kadar değildi benim sana olan sevgim. sakarya'dan meydana, oradan da mezarlığa uzanıyordu. ta ki sen evine girinceye kadar. saçmalık.."
bu acıya bir ilaç yok ne yazık ki. insan zihni içinde verdiği savaşları göz önüne getirince ne çok yorulduğunun farkında oluyor. mücellâ sakarya'nın enkazında çürümüştü. tamam onu anası babası veya ablaları yahut kocası bile yaşıyor sanıyordu ama durum öyle değildi işte. o ölmüştü. onun yerine hiç tanımadığım bir kadın gelmişti. onda kalan tüm güzellikleri başka kadınlarda yaşatıp, isimlerini mücellâ koymuştum. sonra hepsi teker teker dökülen güz yaprakları gibi dalımdan dökülüp, oksijen olmak istediler, bilemem. benim tek istediğim, sadece 15 yaşında yiten güzelliğin ardından anı olarak yeni güzellikler yaratmaktı. ama o da dediğim gibi, aslı ile ölüp, geride kalanları yaşatamadı.
kalktım kuyunun başından. yağmur epeyce bastırmaya başlayınca koşmaya başladım. belki kuyuda bir fare vardı ve benimle alaycı bir üslup takınıp acı çektiğimi her duyduğunda tıkırdamaya başlıyordu. olsun, ziyanı yok. o da birazdan yağan yağmurun biriktirdiği su birikintisinde boğulup ölecek zaten. mücellâ da bir kere dalga geçmişti hem. sonu sakarya'nın bıraktığı enkazda toz olmakmış meğer. üzgünüm.
"mücellâ"
yeni çizimim. (yabancı)
hayatın boşluğuna, geçmeyen zamana, solan gençliğe ve sigara içmekten bitmiş akciğerlere bir gönderme; alçak irtifa. en son ne zaman mutlu olduğunu hatırlamayanların okuyacağı türden bir kitap olacak. kendisini jiletlemek isteyen ama bunu çok dramatik sebepler yüzünden erteleyen delikanlıların anlayacağı dilden yani.
bu arada tasarım, çizim her şey bana ait.
"ben, hiçbir şey değilim, sevgilim. her şeyim bundan ibaret."
Ahmet Kaya - Beni Tarihle Yargıla
"telaşlı bir kadın"
Ben artık büyümüyorum, yaşlanıyorum.
"fosso nejdat"
"serseri"
The Weeknd (a.k.a starboy) illustration portrait work. 🙏🏻