sabah bir yeni mesaj. bir fotoğraf. "kimdi bu fotoğraftakiler?" otobüsü yakalamam gerekiyor, yolda cevaplayacağım sinem'in mesajını, ama biraz allak bullak oluyorum fotoğrafı görünce.
öğlen bir yeni mesaj. serhat'ın ses kaydı. "aklıma şu geldi, o konsere gelmediğime pişman da olmamıştım aslında, ama siz çok güzel anlatmıştınız."
serhat ile en son konuşmamızın üzerinden üç ay geçmiş, haliyle birdenbire, bağlamsız, haydaaaaa gibi bir mesaj. o gün ofisten çıkmak üzeyken serhat'dan mesaj gelince, avluda asılı duran kocaman mavi balina iskeletinin fotoğrafını çekip, "en sevdiğim iş arkadaşım, yıllardır ölü" diye notla gönderdim.
kampüsten çıkana kadar bazı köşelerin fotoğrafını atmaya devam ettim, "fizik kantini", "ankara hukuk bina girişi", "cebeci kampüsünün sarmaşıklı duvarı", "boğaziçi güney kampüsü"... bana zaman zaman ankara'yı anımsatan, ama paylaşabileceğim, teyit edebileceğim kimse olmadığı için anlamı da olmayan köşeler. serhat da bir yandan sesli mesaj kaydediyordu.
eve geldiğimde yeni ses kaydını dinlerken, bir yandan haftalardır dolapta bekleyen pırasalarla patates graten yapmak için patatesleri rendeleliyorum. anlattıkları yüzünden bir anda o mayıs akşamına gitmek üzereyken, hafızama değil, serhat'ın anlattıklarına odaklanıveriyorum. buralarda kendi kendime konuşa konuşa bir ufak kendimi delirttiğimi düşündüğümden mi bilmem, ama eylül ayında gönderdiğim ses kayıtlarında ne anlattıysam artık, orada tanıdık bir şeyler, şu an hayatında olup bitenlere dair cevaplar bulmasına şaşırdım.
bir başka ses kaydı. bu sefer ayrancı'daki evimdeki bir yılbaşını hatırlatıyor. o ses kaydını da aptal bir gülümsemeyle dinleyiveriyorum. o anın içinde ben de vardım ama hiçbir şey hissetmiyorum şimdi, serhat'ın heyecanına, fark ettiği şeylere odaklanıyorum yine. S. ve arkadaş grubumuzla plan yapmıştık, S. gece bir yerde yılbaşı için çalacaktı, ama en azından akşamın büyük bir kısmında birlikte olacaktık. Bir de o yıl ankara'ya taşınan bir tumblrdan tanıştığımız arkadaşımı çağırmıştım. şimdi, 10 yıl sonra, serhat dışında hiçbiri hayatımda olmayan bu insanları düşünüyorum. ses kaydı devam ederken buna bir süre gülüyorum çünkü o gece serhat'ın gelmesine biraz gönülsüz evet demiştim diye hatırlıyorum, ya da ilk planda olmadığını, çünkü cebeci'deki arkadaşlarıyla takılacağını...
yani 10 yıl önceki bu anıya dair bir şey hissetmiyorum. ayrancı'daki evimin küçücük salonunda heyecanlı heyecanlı fanzinler, yayınlar çıkarmayı konuşan, şarkılar söyleyen, müzik yapan o arkadaş grubunu özlemiyorum. o zamanki kendimi de çok hatırlamıyorum, bir şeyler çok değişti. ses kaydında bir noktada, serhat salondaki kırık çekyattan bahsediyor. bağlantı yeri çıkıp durduğu için gelen herkesin altlı üstlü ranzaymış gibi yatmak zorunda kaldığı çekyat. kimbilir gördüğü kaçıncı öğrenci evi. açıkçası o çekyatı hatırlamak, beni S. ile ilişkimizi, o arkadaş grubuyla paylaştığım odtü hallerini, o gruptaki kişilerle yakınlıklarımı hatırlamaktan daha çok hüzünlendiriyor.
insanın geçmişle kurduğu ilişki ne kadar irrasyonel.
bu artık göçmenlikten mi yaşlanmaktan mı -muhtemelen ikisi birden- bilmem ama geçmişte kalan arkadaşlıklarım çok da umrumda değil epeydir. geride kalan, artık hayatımda olmayan kimseye ve o zamanlara dair bir şey hissetmiyorum. artık başka bir hayatım olduğu, ankara yıllarından bugünümü etkileyen, gündelik yaşantıma değen, iç içe geçen şeyler olmadığı için sanıyorum. buradaki hayatımda da beni gerçekten tanıyan kimse olmadığı - zaten buna izin de vermediğim- için uzun bir süre "başkasının hayatını yaşıyorum" gibi hissediyordum. yabancı, rutin, geçmişsiz, tanışsız, haliyle sürprizsiz, ve görünürde iyi bir hayat. hak etmediğimi düşündüğüm bir hayat, benim olmayan.
son üç yıldır, beni yıllardır tanıyan ve neredeyse sahici bir sohbet ettiğim herkesle konu buradaki hayatıma gelince derinlere bir yere gömdüğüm, belki başka şekillerde gizleyerek ifade ettiğim, ama açıkça dile getirmediğim bir his bu; "başkasının hayatını yaşamak", leziz bir dissociation... iki yıl önce ufacık bir an bulduğumuzda ise Ö. ile paylaştığım ilk şey. ne gülünç birisiyim ya bazen. neyse.
yıllardır söylenip durmalarım sırasında beni haşladığı her öub monoloğu gibi aklımın bir köşesinde kaldı. haklıydı, yine. sadece bir narrative difference.
o söylediği için mi daha kolay oldu yoksa zamanı mı gelmişti bilmiyorum. geçen kış, bu hissi üzerimden attım. artık hayatım bu. artık bu hayatı yaşıyorum. ve ne yazık ki o yok. bu eksiklik hissini kimselere duyurmadan yaşamaya devam ediyorum.
gece olduğunda sinem'in sabahki mesajına ve sorduğu fotoğrafa uzun bir süre baktım. kampüse gelirken yolda sorusunu yanıtlamıştım. "sen anlattıkça hatırlıyorum, ne güzel bir hikayeydi bu. iyi ki sormuşum. sen de ne güzel anlattın, o fotoğrafı bulmam gerekiyormuş bugün" dediğinde gözüm doldu ufaktan. gerçekten iyi ki sordu, Ö.'yü hatırlamayı, bir şeyler anlatan sesini duymayı, o zamanlarki kendimi hatırlamayı çok seviyorum.
geçmişteki arkadaşlıklarıma ya da serhat'ın anımsattığı zamanlara dair hiçbir his, karar, gerçek, Ö. ile geçen zamanıma ve kararlarıma değmiyor. onun varlığı, beni geride tutan, nostalji değil. bugün nasıl biri olduğuma etki eden, hala beraberimde taşıdığım, kendime hatırlatmaya devam ettiğim bir hal. hala bir yas tutuyorum.
akşama doğru, bir an için sinem'in ve serhat'ın birkaç saat arayla gelen mesajları komik olmayan şaka gibi hissettiriyor. çünkü o nisan sinem'in ankara'ya gelişi, o gece istanbul'a dönecekken bilet bulamadıkları için onları müdavimcilik oynadığım bara götürme kararım, ve orada serhat ve Ö. ile karşılaşmamız... her şeyin başlangıcı. bütün olasılıklar... aklımı biraz bu düşüncelerden uzaklaştırmaya çalışırken elim teslim vakti yaklaşan kitaba gidiyor. bazı günler böyle, bunu kabul ettim.
"The line between self-deception and willpower is often blurred, I said"
okumayı yarıda bırakıp bir diğer kitabına geçiyorum.
"How do I measure Fabienne’s presence in my life—by the years we were together, or by the years we have been apart, her shadow elongating as time goes by, always touching me?"
"AND I did not drift apart overnight, but through the summer and fall, even as we continued to spend time together, we both knew that it was futile. Quietness set in— not the quietness we used to share, the ease of two turtle- doves perched on a fence, neither making a sound but each attentive, ready to answer the other's cooing."
bugün fazla olmaya başladı...