‘’Gözleri kapalı’’ dinlenebilecek kadar güvenilirmiş bu şehre…
Sabah uyanıp ‘’günaydın’’ dediğimiz insanlar vardı, annemiz emek almaya gönderirken.
Artık birbirinin yüzüne bakmayan tahammül noksanı kalabalık..
Sokağa yalnız çıkmak ne zaman cesaret eylemi oldu?
‘’ Günaydın ‘’ demek ne zaman lütuf, en kısa mesafe ulaşmak ne zaman zulüm oldu bilmiyorum…
Kültür, sosyal, aktivite beşiği; üç tarafı denizlerle kaplı yarım ada efsanesi olan bir şehir İstanbul.
Bir konsere gitmek için bir hafta çalışmanın gerektiğini, bir semte gitmek için saatlerce yol çekildiğini, bu şehir de denize girmenin imkânsız denizi görmenin mucize olduğunu bilmiyorlar.
‘’ Stockholm sendromu ‘’ misali, ruhumuzun ırzına geçtikçe saplanıp kaldığımız ve aşk sandığımız ve aşk sandığımız, dört bir yanı bataklıkla çevrili beton ormanı bir şehir İstanbul.
Yağmurun dinmesini beklerdik; sokağa çıkıp çamurdan telsizler yapıp arkadaşlarımızla oynamak için!
Evet, eskiden geniş sokakları vardı İstanbul’un. Yeşil, çocuk bahçesiydi sokakları…
Belki ‘ ah nerede o eski İstanbul ‘ diye hayıflanacak kadar eski değil ama büyüdükçe kirlendiğini görüp eskiden aşk diye betimlediğim şehir İstanbul…
Ne oldu bilmiyorum. Birileri geldi, sonra daha çok diğerleri. Sonra koca koca betonlar diktiler, yeşil, gri oldu! Daha da geldiler. Sanki sadece gelmek vardı bu şehrin istikametinde…
Karşı komşu şükran teyzeyle aramıza koca bir beton, her sabah günaydın dediğim bakkal Aziz amcanın dükkânının yerine market kondu, sahibini hiç göremediğim neden süper olduğunu anlamadığım halde.
Kayalıklarında oturup çekirdek yediğimiz, gece’’ başımıza ne gelir ‘’ tereddüdü olmadan, deniz sahibi bir şehirdi İstanbul. Çekirdek bitti. Deniz bitti…