ÇÜNKÜ BEN ARTIK HİÇBİR ŞEY BİLMİYORUM
“Afganlıların en çok yineledikleri deyiştir: “Zendagi migzara.” Hayat devam ediyor. Başlangıcı, sonu, kemyah, nahkam, bunalımları, sevinçleri önemsemeksizin, ağır, tozlu bir kervan gibi ilerliyor.”
“Beşiktaş’ın maçına yine yetişemeyeceğiz” dedi arkadaşım. İşten yeni çıkmış, karşıya en kısa nasıl gideriz’in tartışmasını yapıyoruz. Neticede otobüs-metro-vapur hattını kullanıp Beşiktaş’a ulaşıyoruz ve fakat maç bizi bekler mi tabi ki biter ve tabi ki yeneriz.
Bari birer bira içelim, diyoruz. Hem kazanmışız hem yorgunuz, bu akşam anca bir birayla taçlandırılabilir. İlk biralarımızı söyleyip derin bir sohbete dalıyoruz. Çocukları konuşuyoruz, tiyatroyu kurtarıyoruz, sıra tam ilişkilere geldiğinde büyük bir gürültüyle sallanıyoruz.
“Burak, bomba patladı. Bir şeyler oldu. Bak vallahi bomba patladı.”
Elim ayağım boşalıyor. Zangır zangır titremeye başlıyorum, derken Barbaros Bulvarı üzerinde bir kalabalık yukarı doğru bağırarak koşmaya başlıyor. Ne yapacağımızı bilemez bir halde hemen telefona sarılıyoruz. Yeni dünyaya adapte olmuş parmak uçlarımız dokunmatik ekranı tarıyor sanki. Hiç bu kadar dokunmatik olmamıştım hayatım boyunca diyorum. Twitter, facebook ne varsa tarıyoruz. Biz haberlere bakarken, sakinleşebilmek için biramızı kafamıza dikerken, sayamadığımız onlarca ambulans geçiyor bulvar üzerinden. Bulvar bulvar olalı bu kadar ambulansı bir arada görmemiştir diyorum.
“ Her şeyi ilk defa yaşıyormuş gibi konuşma” diyor Burak. Bu ilk değil, bu gidişle son da olmayacak.
İşte orada fark ediyorum. Bunu kanıksamak istemiyorum. Bunun son olmasını istiyorum, son olmayacağını adım gibi bilerek…
Kendimi kapana kısılmış gibi hissediyorum. Eve gitmek mi daha güvenli burada kalmak mı, yaralıların yanına gidersek yardım edebilir miyiz yoksa ayak bağı olup işi mi zorlaştırırız arasında sıkışıp kalıyorum.
Swarm’dan bildirim geliyor. “semt bizim aşk bizim” yazan check in’imi biri beğeniyor. Aptallaşıp telefona bakakalıyorum. Daha biraz önce hayat ne kadar güzeldi…
Bu arada ambulans sesleri durmuyor, çığlıklar, koşuşmalar bir türlü bitmiyor. Bütün korkularımızı, sarsaklığımızı, aptallaşmış surat ifadelerimizi alıp eve doğru yürüyoruz. Ihlamurdere’deki cafelerde herkes çay-kahve içiyor. Bir çocuk sevgilisine bir fotoğraf gösteriyor gülerek, bir diğeri kahkahalarıyla ortamı şenlendiriyor. Benim içimden gidip ağızlarına iki tane vurasım geliyor. Derken bütün patlamalardan sonra hayatımıza nasıl devam edebildiğimizi düşünüyorum. Daha birkaç ay önce Taksim’de patlayan bombayı, 3 gün evden çıkamayışımı ama sonrasında yine gülebildiğimi, Ankara’daki patlamada bütün gençlik anılarımı, bayram alışverişlerimi, kitabevindeki sevgili bekleyişlerimi nasıl çaldıklarını, bütün çalınmışlıkla eksik ama devam ederek ağır, tozlu bir kervan gibi ilerleyişimi... Dövme yaptırmak istediğim sözü düşünüyorum, yıllar önce okuduğum ama aklımdan çıkartamadığım sözü: “zendagi migzara…”
Eve varıyoruz. Saatlerce konuşmuyoruz. Ama yarın konuşacağız. Sonra bir şekilde hayat yine normal seyrine dönecek ta ki bir sonraki patlamaya kadar…
Alışmak istememekle zorunda bırakılmak arasındaki o dar alanda debelenen bir genç güruhu yarattılar. Çok şey yapmak isteyip elleri kolları bağlanan, susmazsa kafalarına vurulup lokmaları alınan bir genç güruh…
Şimdi size soruyorum; inadına devam etmek nasıl bir şeydi? Ben çünkü alışmak istemiyorum ama korkuyorum. Alışmak istemiyorum ama bir müddet sonra ağır aksak devam ediyorum. Soruyorum; bu koşullarda devam etmek hem de bir şeyler inşa ederek nasıl bir şeydi? Çünkü artık ben hiçbir şey bilmiyorum…