
oozey mess

Love Begins
No title available
sheepfilms
The Stonewall Inn
Show & Tell
🩵 avery cochrane 🩵

Origami Around
No title available
untitled
Xuebing Du
Noah Kahan
Misplaced Lens Cap
cherry valley forever
★

No title available
Mike Driver

blake kathryn
Game of Thrones Daily

No title available
seen from Canada
seen from United States

seen from United States

seen from Türkiye
seen from India
seen from Russia
seen from Morocco
seen from United States
seen from Brazil
seen from United States

seen from Malaysia

seen from China
seen from Russia
seen from United States

seen from United Kingdom

seen from Belgium
seen from Thailand
seen from China

seen from United States
seen from Côte d’Ivoire
@hayrunnisaakgun
minolta srt101 / fujicolor c200
Not long ago, I had a strange sensation. I felt that I was alone. All of a sudden. Yet nothing had changed.
La double vie de Véronique (1991) dir. Krzysztof Kieslowski
journal pages with some favorite lyrics
sign of the times https://flic.kr/p/2bpa3LW
oh. oh yes. i think i could get used to this view / working in bed because this used to be my work space and… it works. fingers crossed it won’t mess with my precious sleeping hours but so far so good!
journal pages/2014-2016
sign of the times https://flic.kr/p/2bpa3LW
“Nihan Kaya (30 Eylül 2009)”
—
Petunya
[Bu öykü, Ocak-Şubat-Mart 2010 tarihli Hayal dergisinde yayınlanmıştır.]
Yarın karşıdan karşıya geçerken önce sağa sonra sola bakmayı unutayım, tesadüf eseri büyük bir kamyon beni ezip geçsin diye planlıyorum. Ya da dalgınlığıma gelsin, hiç adetim olmadığı halde banyoda ekmek kızartma makinesini açık unutuvereyim. (Halbuki hiç unutmam.) Hizmetçimin de tam o saatte pazara gideceği tutsun. Azrail’in işi yok ya, yarın evdeki bütün fişleri aynı prize takayım, sigorta nasıl olduysa devre dışı bulunsun. Karakol bozması evimdeki o dört yangın söndürücünün dördünü de boşalttıkları, üstüne üstlük telefon kablolarını da kestikleri için mahalledeki çocukları suçlayayım. Her birinin babasına önceki akşamdan bir mektup yazmış ama siyatiğim azdığından henüz postalayamamış olayım. Mektuplar vasiyetnamemle birlikte yazı masamın üstünde bulunsun. Tepedeki tarlayı yıllar önce büyük yeğenime söz vermiş olduğumu yalanlayayım.
Daha türlü planlarım var. Hepsi birbirinden güzel. Ne var ki şu narin petunyaya kıyamıyorum. Bana bir şey olsa, hizmetçim olacak o kazulet kadın benim hassas petunyamı iki güne öldürür, sonra da yapraklarını acımadan yolup yemeğe atar. Şimdi bir organik yemek hastalığı peyda oldu; ot çiçek ne bulurlarsa şifa niyetine zıkkımlanıyorlar. Ne zamandır gözlüyorum, bizim kadının da petunyada gözü var. Ortalığın tozunu alırken kaşla göz arasında ikide bir petunyayı süzüyor. İçinden petunyanın tadını merak ettiği, petunyayı gördükçe ağzının sulandığı bakışlarının durup durup şehlalaşmasından belli. Aklına petunya düştükçe gözleri kayıyor. Nitekim bir gün hiç lüzumu yokken kuşburnunun soğuk algınlığından böbreğe, mesaneye kadar ne kadar çok şeye iyi geldiğinden söz açtı. Aradan birkaç gün geçmemişti ki bu sefer fesleğenin faydalarını sayıp dökmeye girişti. Dün kuşburnu, bugün fesleğen; bunları söyleyen yarın da petunyayı kaynatıp suyunu süzmenin, yapraklarını çorbaya, salataya karıştırmanın ne bulunmaz nimet olduğunu anlatmaya kalkar. Papatya çayı, ıhlamur çayı, yasemin çayı derken günde on çeşit çaya saldırıp duran, her bir nebatın çayını yapan insan elbet petunya çayının da tadını merak eder. Yamyam karı. Dünyanın bütün nimetleri etrafını sarmış hazır beklerken o gözünü benim minik petunyama dikiyor. Halbuki onun dişinin kavuğuna gitmez benim petunyam. Ama açgözlü insanı doyurmak zor. Hevesini alana kadar rahat etmeyecek. Olan da zavallı narin petunyacığıma olacak.
Ben de inadına maaşına zam yapmıyorum işte. Arabam olmadığı halde artan benzin fiyatlarını, tuttuğum takımın bu sene küme düşmesini bahane ediyorum. Zaten niye zam yapayım; ilk günden beri para çalıyor kadın benden. Kıyıda köşedeki paralarım yavaş yavaş eksiliyor. Ben de kıyıda köşede neyim varsa hepsini kaldırdım, bulamayacağı bir yere koydum. Onun yerine bir miktar seçip oturma odasındaki kanepenin altına bıraktım. Yazıktır, nafakası birden kesilmesin diyerekten.. Ama alışkanlık oldu, şimdi her Cuma sektirmeden aynı yere para bırakıyorum; akşam gelip kontrol ettiğimde paranın yerinde yeller esiyor. Bir süre sonra bu durum aramızda bir tür anlaşmaya dönüştü. Artık bir Cuma da kanepenin altını boş bıraksam kadın gelip benden hesap soracakmış gibi geliyor. Cuma sabahları uyandığımda ilk iş ‘Aman unutmadan gidip şu parayı bırakayım, sonra bir aksilik çıkmasın’ diyorum kendime. Hem, maaşına olmasa da kanepenin altına bıraktığım miktara altı ayda bir düzenli olarak zam yapıyorum. Herhalde zamdan o da memnun olacak ki maaşının artmamasına pek sesini çıkarmıyor. Zaten ayrıyeten ne diye maaş veriyorum onu da bilmem. Oldu olacak verdiğim paranın hepsini kanepenin altına bıraksam da böyle iki kere uğraşmasam diye de geçmiyor değil aklımdan. Hali hazırda her hafta yaptığımız gibi ben parayı sessizce kanepenin altına bıraksam, o sessizce oradan alsa, aramızda maaş lafı artık hiç konuşulmasa fena mı olur? Böyle açıkta bırakmak ayıp olacaksa zarfa da koyarım parayı. Bir karışıklık olmaması için üstüne bizim kadının adını da yazarım gerekirse.
Zaten herkesin gözü paramda. Bir an önce ölüp gideyim diye gözümün içine bakıyor hepsi. Öksürsem akıllarından ‘Kanser mi acaba?’ diye geçirip hevesleniyorlar. ‘Dede, bir doktora görünsen?’ deyip duruyorlar. Güya sağlığımla ilgilendiklerinden. Peh! Hiç doktora teslim olacak göz var mı bende?! Muayenehaneden adımımı atsam bir yolunu bulup tımarhanaye kapatır bunlar beni, bilmiyor muyum? Mallarıma üşüşmek için akbaba gibi tetikte bekliyor hepsi. Hele o tepedeki tarla için birbirlerine girerler. Küçük yeğenin o beş yaşındaki sıpası bile geçen gün kalkmış, ‘Gözlerin kanlanmış dede’ diyor utanmadan. Akılları sıra beni hastaneye yollayıp tarlaya konacaklar. Hep o babası olacak haydut söyletiyor bunları ona, farketmiyorum sanki. ‘Sağlıktan!’ diye bağırdım ben de çocuğa; ‘Bol bol kırmızı et yiyorum, ondan oluyor!’.
Yaşamakta benim de gözüm yok, ama petunyama kim bakacak? Petunyamı gözüm arkada kalmadan emanet edebileceğim bir insan evladı bulsam, geçen ilk trenin önüne kendim atacağım kendimi. Gel gör ki kimselere güvenemiyorum. Evi, tarlayı satıp parasını petunyama bakmayı taahhüt eden ilk insana hibe etmeye dünden razıyım; ama ben öldükten sonra petunyayı kenara atıp kendi keyiflerine bakmayacakları ne malum? Çocukların, yaşlıların, hayvanların bile emanet edilebildiği kurumlar var da petunyaların neden yok? Devletin bu işe bir el atması lazım.
Ağabeyimin çiçek bozuğu suratlı küçük torunu ziraat fakültesini kazanınca biraz umutlanır gibi oldum aslında. Ne yapıyor ne ediyor diye dört yıl uzaktan bu çocuğu takip ettim. Fakülteye gidip hocalarına, arkadaşlarına bile sormaya kalktım. Ama dışarıdan herşey pek ala görünse de iş oturup karşılıklı konuşmaya varınca güven vermiyor bu çocuk bana. Mezun olunca ‘Diplomanı getir’ dedim, ‘Bakalım hakikaten de ziraatçi mi çıktın?’. Aldı getirdi. Işığa tutup baktım, ‘ziraat mühendisi’ yazıyor. Birkaç soru sordum, iyi kötü cevapladı.
- Benim bir petunyam var, dedim; benden başka kimse bakamıyor. - Petunya en zahmetsiz çiçek, dedi. Niye bakamasınlar? - Zahmetsiz olur mu; bir kere hep kireçsiz suyla, hatta mümkünse yağmur suyuyla sulamak gerekiyor. Çiçeklerine hiç su değmemesi lazım, ama yapraklarına haftada bir kez su püskürtülmeli. Tabii kireçsiz su.. Hele sıcak, kuru havalarda bu püskürtme gece gündüz yapılmalı. Sürekli nemli tutulmalı, yoksa tomurcukları tümüyle kuruyor. - Dedeciğim, nereden uyduruyorsunuz bunları? Sizin anlattığınız açelya bakımı. Petunyayı sert rüzgardan koruyun, fazla karanlıkta, fazla susuz bırakmayın, yeter. - Sen bana kendi petunyamı mı öğretiyorsun?! Benimki bu dediklerimi yapmazsam hemen solar, bir daha da açmaz. Çok narin bir çiçek benimki. - Halbuki gayet sıradan bir petunya gibi görünüyor. İnanın bana, petunyalar o kadar da narin değillerdir. - Zevzek! On yıllık petunyamın ne kadar narin olduğunu sen nereden bileceksin?! İki üç saat bile evden ayrı kalamıyorum ben bu petunya yüzünden. O kadın dışarı çıkmamı fırsat bilip pencereleri açsa petunya hemen boynunu büküyor. Hem pencere kenarına konulması gerekiyor, hem de fazla güneş almaması. Daha çok güneş alması gereken aylarda da sıcakta kalmamalı. Ayrıca, aydınlık ama güneş ışığıyla teması olmayan bir yer olmalı konulduğu yer. Petunya soğuğu seviyor diye kışın sadece belli günlerde sobayı yakıyorum, o da benim o kazuletle birbirimize giriyoruz diye. Neymiş efendim, üst üste iki kabanla temizlik yapılmazmış da, ben cimriymişim de.. Peh! O günlerde arkadaki soğuk odaya götürdüğüm halde küskün küskün bakıyor petunya bana. Eski yerine yerleştirdikten sonra da bir süre yüzü gülmüyor üstelik. Nemi çok seviyor, ben de mutlu olsun diye bizim kazulete her gün çarşaf nevresim yıkattırıp evin içine astırıyorum. Bizimki bir mızmızlanıyor ki sorma. Yok tek bir adam her gün nevresim değiştirir miymiş, yok dışarıda bahçe dururken evin içine boydan boya çamaşır asıldığı nerede görülmüş, yok nevresimden çarşaftan hiçbir şey görünmezken ona ev süpürtmek saçmalıkmış.. Heveslenmesin diye bahçedeki çamaşır iplerini birer birer kestim, çamaşır direklerini de kazmayı salladığım gibi yamulttum. Evdeki nemden soğuktan romatizma ağrılarım azıyor her gün, ben hiç şikayet ediyor muyum?! - Sizin romatizmanız yok ki? - Olmasın, sana ne! Bende romatizma çıksa sevineceksin galiba? Turp gibiyim çok şükür! Elli altı yaşında bir adama göre maşallahım var. - Elli altı mı?! - Lafımı kesme. Kerkenez! Benim petunyam rüzgarı sevmese de açık havayı seviyor. Durgun günlerde dışarı çıkarayım istiyorum, ama çalınır diye korktuğumdan çıkaramıyorum. - Yapmayın Allah aşkına, her yerde bulunan, alelade, ucuz çiçeklerdir petunyalar. Kim ne yapsın sizin petunyanızı? Hem, anlamadığım şey, ikide bir ‘ben çiçek sevmem’ diyen siz değil misiniz? Nedir bu petunyaya düşkünlüğünüz? - Çiçek sevmem. Hiç sevmem. Ben sadece bu petunyayı seviyorum. Ama herkes düşman petunyama. O kadın, mahalledeki çocuklar, kediler.. Bir an boş bıraksam parçalayacaklar çiçeği. - Diyelim ki dediğiniz doğru; kapısı penceresi sürekli kapalı bir eve kediler nasıl girsin? Üzerlerine su sıkıyorsunuz diye kedilerin sizi sokağın başında görür görmez köşe bucak kaçtığını bana kendiniz anlatmıştınız. Hayvancağızlara siz saldırıyorsunuz. Onlar petunyanıza hiç saldırmamış ki. - Mahal vermemişim de ondan. Bıraksam çoktan saldırmışlardı. - Çocuklara yaptığınıza ne demeli? Toplarını alıp kaçıyormuşsunuz. - Bıraksaydım da topları camı kırıp petunyama mı gelseydi?! Hem ben toplarını alıp saklayabildiğime göre zaten pencere camından girmiştir topları. Yoksa, yaşlı bir adamım; bu halimle çocuklarla top koşturacak halim yok ya? - Koşturmuyormuşsunuz ki. Sokağa girdiğinizde toplarını alıp, yaklaşanın kafasına bastonla vuruyormuşsunuz. Sonra da evinizin kapısında durup hepsine kahkahalarla gülüyormuşsunuz. Peki ya topu parça parça doğrayıp yine o kahkahayla pencereden önlerine atmanız? Hiç yakışıyor mu sizin yaşınızda bir adama? - Yalandır. Doğru bile olsa, iyi ki yapmışım. Evimin önünde top oynama hakkını kim vermiş onlara? Asıl sen, -nereden deden oluyorsam- dede dediğin adamla böyle hesap sorar gibi konuşmaya utanmıyor musun, muşmula suratlı?! Karşında doksan sekiz yaşında bir büyüğün var. - Doksan sekiz mi?! - Lafımı kesme! Boyun uzamamış ama dil pabuç kadar maşallah. ‘Dedeciğim’ deyip, ‘efendim’ deyip karı gibi kırıtmakla da gözümü boyadığını sanma sakın. Bunların hepsinin numara olduğunun bal gibi farkındayım ben. Senin gözün de tarlada, bilmiyorum zannetme. - Hangi tarlada? - Tepedeki. - O çorak arazi parçası mı?! Allah’ın kuş uçmaz kervan geçmez sapa yerindeki o verimsiz, bakımsız, küçücük yeri kim ne yapsın?! Bir işe yaramaz, satsanız satılmaz. İşte şimdi güldürdünüz beni! - Hah! Bu numaralara karnım tok benim. Aklınca ben ölmeden değerinden ucuza kapatmaya çalışıyorsun tarlayı ama yemezler. En değerli mühendislere baktırdım; altın değerinde o tarla. - Nasıl bir değeri olabilir o sefil yerin Allah aşkına?! Kim ister orayı? Hem kim oraya tarla diyor, otuz metrekare değil mi orası? - Küçük olabilir ama kıymeti çok. Ağzımdan laf almaya çalışıyorsan avucunu yalarsın.
Gördüğün gibi Bedia, şimdiki gençlerde saygı, terbiye hak getire. Her lafa bir cevap.. Petunyama bakar diye güvendiğim bu oğlan da hayırsız çıktı. Bizim bir çocuğumuz olsa bunlar gibi mi olurdu ya? Hep şımartılmaktan, boş bırakmaktan edepsiz oluyor şimdi çocuklar. Biz muhakkak özveri ve disiplinle eğitirdik çocuklarımızı.
Dün baktım benim kazulet kadın yine göz ucuyla petunyayı süzüyor. İçeri girdiğimi farkedince hemen kaçırdı bakışlarını. Onu kanepeyi kaldırıp atmakla tehdit etsem petunyama bir daha yan gözle bakmaya cesaret edebilir mi acaba?
Giderek daha çok soğuyorum bu dünyadan. Petunyam olmasa, petunyayı bana sen emanet etmiş olmasan, herşeyi bırakıp şimdi uzanacağım yanına.
journal pages with some favorite lyrics