FUCK!
KIROKAZE

if i look back, i am lost
The Bright Sessions
🪼
Today's Document

shark vs the universe
hello vonnie

oozey mess

titsay
almost home

Love Begins

Origami Around
RMH
No title available

pixel skylines
★
Cosimo Galluzzi
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
EXPECTATIONS

Product Placement
seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Egypt
seen from Paraguay

seen from Australia

seen from United Kingdom
seen from Malaysia
seen from Iraq
seen from United States
seen from Colombia
seen from Maldives
seen from Ecuador
seen from Ireland

seen from Ukraine
seen from United States
seen from Italy
seen from United States

seen from United States
seen from United Kingdom
@hunilideli-blog
FUCK!
Mizansen
Bir internet dergisinde yayınlanan sinema yazım;
“Aslına bakarsanız,aslını göremezsiniz.”
Herkese merhaba;
Büyük bir heyecan ile kaleme aldığım bu yazı ve bundan sonra devamı gelecek olan yazı dizisi siz okurlar ile sinemanın büyülü dünyasında bir yolculuk olacak.Her hafta bir birini takip eden sinema tarihi konuları,film kritikleri,sinema estetikleri,film önerileri,ülke sinemaları,yönetmenler,sinema dalgaları,senaryo yazım süreçleri,senaryo çözümlemesi,oyunculuk,kurgu,çekim,ışık,ses,yapım gibi aklınaza gelebilecek tüm sinema konularını işleyecek.Bu bağlamda beraber inceleyeceğimiz tüm kritiklerde o hafta ve geçmiş yazılarda bahsettiğimiz konular hakkında da bir şeyler bulacaksınız.
Sinema kuramına girmeden önce sinema düzenli bir hareketin,yine belirli bir hareketle film üzerine alınması ve sonrasında bunu yansıtacak bir cihaz ile tekrar ettirilmesi demek.Sinema dünya üzerinde yedinci sanat olarak kabul edilmektedir.
Peki sinema tarihinin başlangıcı neydi?
1895 yılında Auguste ve Louis Lumiere isimli iki kardeşin geliştirdiği,” sinematografi” adı verilen cihaz ile Paris’de yapılan gösterim sinemanın başlangıcı olarak kabul edildi.Bundan önce başka çalışmalar varmıydı? Evet,vardı ancak bir kitleye hitap etmiyordu ve tek kişi tarafından izlenebiliyordu.
Sinemanın dilinden yararlanma ve sinema aracılığıyla bir öykü anlatma dönemi, temel olarak Fransız yönetmen Georges Melies'le başladı. Melies, fantastik sinema ve bilimkurgu sinemasının da öncüsü sayılan filmlerinde sinemanın yanılsama yaratma gücünü zekice kullanarak film “hile”leri uyguladı. Ama Melies'in filmlerinde kamera sabit bir noktada duruyor ve öyküyü, tiyatro sahnesindeymiş gibi görüntülüyordu.Aslında sihirbaz olan Melies,Lumiere Kardeşlerin geliştirdiği aletin potansiyelini fark etmiş bu bağlamda hikaye anlatan filmler ortaya çıkmıştır.1897 yılında ilk film stüdyosunun doğumu da Melies ile ortaya çıkmış oldu.1896 yapımı Arrivée d'un train gare de Vincennes Melies’in ilk filmi oldu.Yönetmenin hayat hikayesi v.s. konularla sizleri boğmak istemem bu konularda daha derinden bilgi almak isterseniz wikipedia da Türkçe çok güzel bir arşiv mevcut.
‘Hugo’
Bu haftanın ilk film önerisi ise Melies’in lafı geçmişken izlemeyenleriniz için 2011 yılı yapımı “Hugo”.IMDB’nin değerlendirmelerini çok sağlıklı bulmasam da 7.7 almış olan bu film bence sadece Melies’in hayatından bir şeyler anlattığı ve sinema tarihi hakkında bir şeyler alacağımız için daha da yüksek olmalı.Sinemanın renkli dünyasına giriş için oldukça keyifli hatta bize çocukluğumuzu hatırlatacak ölçüde güzel yansıtılmış bir film.Mutlaka izlenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Hele ki okumayı hepten bıraktığımız günlerde sırf genel kültür olsun,sinema nasıl çıkmış ortaya diye merak ediyorsak,okumaktan çok izlemeyi tercih ediyorum derken ne kadar yanılıyorsak işte o kadar izlemek bu filmi.
Biraz önce bahsettiğimiz ilk stüdyo,sabit kamera,sinemanın büyüsü gibi kavramları bu filmi izlediğinizde kafanıza tamamen oturduğunu göreceksiniz.
İkinci film önerim ise kısa film severlere gelsin.Çünkü “Hayat kısa,kuşlar uçuyor!-Cemal Süreya”
‘Kahpe Devran’
Yönetmenliğini Cahit Çeçen’in yaptığı bol ödüllü,anlatım dili kuvvetli,belgesel tadında güzel bir film.Vimeo üzerinde filmi bulabilirsiniz.
Yazımın başında “Aslına bakarsanız,aslını göremezsiniz.” diye seslenmiştim sizlere,neden bu sözcükle başladığımı kısaca şimdi açıklayım.Sinema sanatını irdelerken aslından ziyade neyin takliti olduğu ya da başka bir sinema akımında neyi yansıttığı önemlidir.Bu nedenle taklit mi yoksa gerçek mi?Sorusunun önemi ortaya çıkıyor.İşte bunun cevabını verebilmek için haftaya Aristoteles ve sinema arasında ki ilişkiyi irdeleyeceğiz.
Kısacası sinema bir mizansen miydi?Yoksa hayatın kendisi mi?
Tekrar hoşgeldiniz,hoşgeldik.
Haftaya görüşmek üzere….
HuniliDeli
http://www.youtube.com/watch?v=sfR_HWMzgyc
cıııvvvv cııvvvvvvv! It's my life!
bazen
mathilda: Léon, what exactly do you do for a living?
léon: Cleaner.
mathilda: You mean you're a hitman?
léon: Yeah
mathilda: Cool..
Hobareyyyy! Azcık oynamak lazım.
İşte buydu tüm bu tutkunun sebebi.
"Everybody Lies"
Cameron: Alevli baston ha ?
House: Bununla sanki daha hızlı yürüyor gibiyim.
Susmak
Durup durup aptalca teoriler üretiyor ve kendimi gereksiz bir üçüncü sayfa kahramanının yapabileceklerini düşünürken buluyorum. Kendime pay çıkartıyorum sonra her karakterden. Her karakter birbirinden son derece bağımsız ve farklı özelliklere sahip. Yo hayır çok kişilikli olduğum söylenemez. Sadece olmak istediklerimin bir listesini çıkarmak yerine hepsine farklı roller dağıtarak tüm ideallerimi bir olayda ortaya sunuyorum hepsi bu. Gerçeğe döndüğümde ise yeni uykudan kalkmış gibi bi etrafı kolaçan ediyorum, olduğum yerin, az önce bıraktığım ruh halimin etkisine tekrar bürünebilmek için kısa süreli bir çaba. Üzerinde emek sarfedebileceğim birşeye sahip değilim, gezintiye çıkaracak, pisliğini temizleyecek bir köpeğim yok, sorumluluklarımı yerine getirmek için çaba göstermem gereken kadın yok, ya da üzerine kafa yormam gereken bir işim de yok. Şüphesiz bunlardan hiç şikayetçi olmadım. Tek kale halinde yaşamaya alışmışken yıllardır, bunu değiştirebileceğini gördüğüm herşeyi uzak tuttum kendimden. “Dağınıklığını toplamaya geldim” cümlesini duymayı istediğimi düşünerek büyük hata yapmışım bunu farkettim. Beklediğimin ‘kafanı dağıtmaya geldim’ cümlesi olduğunu anlayınca iş işten çoktan geçmişti. Dağıtılacak bir kafa aramak sadistçe gelebilir bazılarımıza fakat benim ihtiyacım olan bu. Şöyle soğuk ama kızıl bir yaz ikindisi. Ben üst üste kahve içmekten dişleri sararmış, balkon demirine yaslanmaktan omzu çürümüş biçimde beklerken. Kafamda teoriler üretmekten yeterince sıkılmış ve rüzgara inat sigara üstüne sigara yakarken… Beklerken.. Sen susarken.. İnadına kulaklarımı kapatırken… İlk sevgilim dilsizdi. İlk dostum sağır. Babam kör… Susmak, kolay. Hissettirmek… Cesaret..
...
Kişisel web sitem.
Yalnız hissettiğim zamanlarda ve aramızdaki uzaklık sadece sessizlik getirirken Gülümsediğini düşünürüm gözlerindeki gururla, ah çeken bir aşkla. Gerçekten emin misin bana gönülden inandığına, Başkaları yalan söylediğimi söylerken bile? Küçümser misin acaba duygularımı, Daha iyi olabilmek için, gerçekten denediğimi bilsen bile? Benim için her şeyden öte olduğun için Ne istersen yapacağımı bil, İstiyorsan beni, ikna et kalbimi.
Senin için bir şarkı söylüyorum ve sen o şarkıyı hiç bir zaman bilemeyeceksin.Çünkü o şarkı sensin sevgilim.
https://twitter.com/hunilideli
bass gitar setup.
The Pink Spiders - Don't Wait For Me
Hüzün
Gecenin bir köründe, şehirler arası yolları arşınlayan göçebe ruhların, semtin en ücra köşesinde, sözgelimi bir sabahçı kahvesinde uyuklayan yalnızların, boş sokaklarda in cin top oynarken, sahipsiz köpeklerle birlikte çöpleri karıştıran çocukların, gece üç-beş nöbetinde yıldızları seyredip sessizlikle ağlayan askerlerin ve sevdiğinden ayrılmak zorunda kalmış aşıkların uğrak yeridir hüzün.
Kimsenin uzun süre kalmak istemediği bir ara durak, geçici bir halet-i ruhiye, tadımlık bir melankoli veya en basit ifadesiyle bir “an”dır. İnsanlık tarihi kadar eski ve insanlık kadar yabani olan bu duygu, insanı, akıl almaz büyüklükteki bir çölde, akıl almaz küçüklükteki bir kum tanesi kadar değersiz kılar. Ve ardında geç kalınmış bir hayat, yaşanmamış anılar, hatırlanmayan bir çocukluk, unutulamayan bir aşk, vazgeçilemeyen eş-dost bırakır. Hüznün mevsimi, çokluk kıştır. Daha şiirsel olunacaksa “karakış” da denir adına. Pencere kenarında oturup, buharı henüz tüten bir kahveyi yudumlarken, dışarıda yağan kar bütün çehreyi kaplamışken, geçmişten gelen korkular veyahut kokular bütün ruhu tarumar etmişken, soğuk, insana acıdan ziyade “haz” verir. İşte bu mevsimde hüzün de insana aynı bu şekilde bir mutluluk hissi verir. Hüzünlenebilecek kadar gerçek olan ruhlar, varoluşlarına şükrederek gerçekliklerini kutlarlar. Şimdi hüzün çeken kalp mutlu, üşüyebilen beden huzurludur. Hala acı hissedebilecek kadar gerçek olan ben, hüznün verdiği mağrur görüntüyle, saçım başım dağınık, adım sanım bilinmez bir halde, şehirlerarası bir otoyolda, bilmem kaç plakalı yolcu otobüsünün en rahatsız koltuğunda, elimde yitirdiğim sevgilimin resmini tutuyor, ardımda bıraktığım kilometrelerin, coğrafyaların kokusunu unutuyordum. Ve o yollarda, hayatım kayıp giderken avuçlarımdan, ben yeni bir güne başlamanın tarifsiz pişmanlığını duyuyordum. Geride bıraktığım yıllar veyahut yollar, bana hayatta tek bir gerçek duygu olduğunu öğretti. Bu gerçeklik benim gerçekliğim mi, yoksa bütün dünya bu doğruyla mı yaşıyor öğrenmem belki de bin yıl sürecekti ama benim düzlemimde gerçek, sadece benim olanlardı. Hüzün, acı, melankoli, yalnızlık, keder, nefret ve daha ne kadar “kara” duygu varsa içimde, o kadar gerçek ve o kadar benimdiler. Ve sonra, o otobüsün en rahatsız dediğim koltuğunda, ondan kalma hatıraları gömerken, ruhumu kaplayan huzurun, içine düştüğüm hüzün ile aynı harfle başladığını düşündükçe, garip bir ikileme düşüyor ve kendimi otobüsün dışına atıp ters yöne doğru yalınayak koşmak istiyordum. Oysa kısa bir süre evvel, gecelerin uykusuz şarkılara eşlik ettiği, ruhumun her köşesini kaplayan heyecanla birlikte büyüyen ve çoğalan bir “ben” vardı. Aynalara bakıp bakıp, kendi kendine gülümseyen, bir yandan da akıl sağlığının yerinde olup olmadığını kontrol etmek için tersten sırayla haftanın günlerini sıralayan bir ben… Daha bir iştahlı yediğim yemekler yanaklarımı al al yapmışken, her zaman ağır aksak yürüdüğüm taşlı yolları artık hoplaya zıplaya neşe içinde gidiyordum. Beni insan yapan ne kadar yüce duygu varsa hepsini hissediyor, bir çiçeğin harika kokusundan duygulanıyor, sokak kedilerinin yaralı yüzlerinden etkileniyor ve fakir fukaranın haline daha bir üzülüyordum. Çoklarının “aşk” adıyla çağırdığı bu duygu seli, parmak uçlarımdan vücuduma yayılıyor, gerekli gereksiz, zamanlı zamansız ağlayıp, hüzünleniyordum. Ruhumu bu şahane duygu kaplamazdan evvel, sadece nefes alan, yemek yiyen, işe gidip gelen, kitap okuyan, konuşan cansız bir cisimden ibaret iken, aşk denen tarifsiz hali yaşayınca kendimi bir anda, sonsuz boşluk sahasında bulup, arzı uçarak katettiğimi, sevgilime uçarak gittiğimi, ayağımın çekmediği işleri büyük bir şevk ile yaptığımı fark ettim. Ruhumda duyduğum bu sihir, en kıdemli büyücülerin, yasaklı üfürükçülerin, üçkağıtçı hocaların akıl sır erdiremeyeceği bir deneyimdi. O vakitler ben, ancak bu duyguyla yaşayabileceğimi hissediyor ve daha kötüsü bu duygu nedeniyle öleceğimi biliyordum. Bir gün yeniden, aşktan ölecek kadar çok sevebilecek miydim? O kadar teslim olabilecek miydim bir kadına? Korkularımı o kadar kolay yenebilecek miydim? Bir kadın karşısında savunmasız, çırılçıplak durabilecek miydim? Geçtiğim yollar bana bu soruları sorduruyor ve ruhum, aklımdan kaçarcasına kendini kaybediyordu. Yeterince delirebilirsem ruhumdaki bu kırılmayı unutup, hayatıma başladığım “sıfır” noktasından devam edebileceğimi düşünüyordum. Elimde unutmaya çalıştığım kadınımın fotoğrafı, beynimde varoluşumla ilgili sorular, ortamda bebek ağlamaları, fısıldaşan iki aşık, çay dağıtma derdinde olan muavinin ter kokusu ve benim içimden gelen dayanılmaz bir matem havası vardı…