Bir internet dergisinde yayınlanan sinema yazım;
“Aslına bakarsanız,aslını göremezsiniz.”
Büyük bir heyecan ile kaleme aldığım bu yazı ve bundan sonra devamı gelecek olan yazı dizisi siz okurlar ile sinemanın büyülü dünyasında bir yolculuk olacak.Her hafta bir birini takip eden sinema tarihi konuları,film kritikleri,sinema estetikleri,film önerileri,ülke sinemaları,yönetmenler,sinema dalgaları,senaryo yazım süreçleri,senaryo çözümlemesi,oyunculuk,kurgu,çekim,ışık,ses,yapım gibi aklınaza gelebilecek tüm sinema konularını işleyecek.Bu bağlamda beraber inceleyeceğimiz tüm kritiklerde o hafta ve geçmiş yazılarda bahsettiğimiz konular hakkında da bir şeyler bulacaksınız.
Sinema kuramına girmeden önce sinema düzenli bir hareketin,yine belirli bir hareketle film üzerine alınması ve sonrasında bunu yansıtacak bir cihaz ile tekrar ettirilmesi demek.Sinema dünya üzerinde yedinci sanat olarak kabul edilmektedir.
Peki sinema tarihinin başlangıcı neydi?
1895 yılında Auguste ve Louis Lumiere isimli iki kardeşin geliştirdiği,” sinematografi” adı verilen cihaz ile Paris’de yapılan gösterim sinemanın başlangıcı olarak kabul edildi.Bundan önce başka çalışmalar varmıydı? Evet,vardı ancak bir kitleye hitap etmiyordu ve tek kişi tarafından izlenebiliyordu.
Sinemanın dilinden yararlanma ve sinema aracılığıyla bir öykü anlatma dönemi, temel olarak Fransız yönetmen Georges Melies'le başladı. Melies, fantastik sinema ve bilimkurgu sinemasının da öncüsü sayılan filmlerinde sinemanın yanılsama yaratma gücünü zekice kullanarak film “hile”leri uyguladı. Ama Melies'in filmlerinde kamera sabit bir noktada duruyor ve öyküyü, tiyatro sahnesindeymiş gibi görüntülüyordu.Aslında sihirbaz olan Melies,Lumiere Kardeşlerin geliştirdiği aletin potansiyelini fark etmiş bu bağlamda hikaye anlatan filmler ortaya çıkmıştır.1897 yılında ilk film stüdyosunun doğumu da Melies ile ortaya çıkmış oldu.1896 yapımı Arrivée d'un train gare de Vincennes Melies’in ilk filmi oldu.Yönetmenin hayat hikayesi v.s. konularla sizleri boğmak istemem bu konularda daha derinden bilgi almak isterseniz wikipedia da Türkçe çok güzel bir arşiv mevcut.
Bu haftanın ilk film önerisi ise Melies’in lafı geçmişken izlemeyenleriniz için 2011 yılı yapımı “Hugo”.IMDB’nin değerlendirmelerini çok sağlıklı bulmasam da 7.7 almış olan bu film bence sadece Melies’in hayatından bir şeyler anlattığı ve sinema tarihi hakkında bir şeyler alacağımız için daha da yüksek olmalı.Sinemanın renkli dünyasına giriş için oldukça keyifli hatta bize çocukluğumuzu hatırlatacak ölçüde güzel yansıtılmış bir film.Mutlaka izlenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Hele ki okumayı hepten bıraktığımız günlerde sırf genel kültür olsun,sinema nasıl çıkmış ortaya diye merak ediyorsak,okumaktan çok izlemeyi tercih ediyorum derken ne kadar yanılıyorsak işte o kadar izlemek bu filmi.
Biraz önce bahsettiğimiz ilk stüdyo,sabit kamera,sinemanın büyüsü gibi kavramları bu filmi izlediğinizde kafanıza tamamen oturduğunu göreceksiniz.
İkinci film önerim ise kısa film severlere gelsin.Çünkü “Hayat kısa,kuşlar uçuyor!-Cemal Süreya”
Yönetmenliğini Cahit Çeçen’in yaptığı bol ödüllü,anlatım dili kuvvetli,belgesel tadında güzel bir film.Vimeo üzerinde filmi bulabilirsiniz.
Yazımın başında “Aslına bakarsanız,aslını göremezsiniz.” diye seslenmiştim sizlere,neden bu sözcükle başladığımı kısaca şimdi açıklayım.Sinema sanatını irdelerken aslından ziyade neyin takliti olduğu ya da başka bir sinema akımında neyi yansıttığı önemlidir.Bu nedenle taklit mi yoksa gerçek mi?Sorusunun önemi ortaya çıkıyor.İşte bunun cevabını verebilmek için haftaya Aristoteles ve sinema arasında ki ilişkiyi irdeleyeceğiz.
Kısacası sinema bir mizansen miydi?Yoksa hayatın kendisi mi?
Tekrar hoşgeldiniz,hoşgeldik.