No title available

titsay

tannertan36
art blog(derogatory)

Andulka
Xuebing Du

Product Placement
Mike Driver
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
Today's Document
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
One Nice Bug Per Day

roma★

No title available
YOU ARE THE REASON
No title available
Doug Jones
$LAYYYTER

gracie abrams
untitled
seen from Malaysia

seen from Taiwan

seen from Vietnam
seen from Malaysia

seen from Türkiye
seen from United States
seen from United Kingdom
seen from United States

seen from Germany
seen from United States
seen from Indonesia
seen from United States

seen from United Kingdom
seen from Indonesia
seen from Bangladesh

seen from Malaysia
seen from Brazil
seen from Ecuador

seen from United States
seen from Italy
@inci-betul
"Onca tahrip gücü yüksek silah icat ettiler, hâlâ dilden daha yaralayıcısı yok!"
Gökhan Özcan
“Marifet ve çok zikir olmaksızın Allah sevgisi kalbde galib olmaz. Herkes sevdiğini çok zikir eder, çok anar. Onu ne kadar çok zikrederse o kadar çok sever. Bunun için Davud aleyhisselâma vahiy geldi: «Senin çâren Benim, esâs işin Benimledir. Bir ân Benim zikrimden gafil olma.» Zikrin kalbi istilâsı, ibadete devamla olur.” İmam Gazali
“Hadi söyle, hiç kendi gönlünü tavaf ettin mi ey talib?"
Miraç geceniz mübarek olsun. Bu mübarek gecelerin kıymetini bilenlerden, azami istifade edenlerden olabilmek ümidiyle, selam ile, dua ile...
"Seddolunmakla tekaya kaldırılmaz zikr-i Hak / Cümle mevcûdât zakir, kainat dergâhtır"
Bir Hakikatin İki Yüzü: Zâhir ve Bâtın
ABDURRAHMAN MIHCIOĞLU
“Tasavvufa dair meseleler içerisinde hakkında sıkça hataya düşülen meselelerden biri ve belki de en önemlisi, dinin bâtınını oluşturan tasavvuf ilmi ile zâhirini oluşturan diğer İslâmî ilimler arasındaki münasebettir. Bir diğer ifadesiyle zâhir-bâtın münasebetidir.
İmam Gazalî’ye [rahmetullâhi aleyh] göre, zâhir ilmi, dış azalarla yapılan amellerin ilmidir; bâtın ilmi ise kalplerin ameline ait ilimdir. Yani bâtın ile kastedilen itikad (iman) ve amelin ruhunun, özünün hakkıyla anlaşılması, iman ve amelde bu ruhu temsil eden ihlâsın bütün hayata hâkim kılınmasıdır. Ancak kavram itibariyle böyle bir ayrımın yapılıyor oluşu, bunların hakikatte farklı oldukları manasına gelmez. Zira ikisinin de kaynağı Kur’an ve Hazreti Peygamber’in sünnetidir ve zâhire nispetle bâtın, sütün içindeki yağ gibidir; yokluğu hissedilir ve varlığı da lezzet katar.
Bu iki kavram arasındaki münasebetle alakalı olarak, hicri 4. asrın önde gelen sûfilerinden; Kuşeyrî, Sühreverdî ve Hücvirî [rahmetullâhi aleyhim] gibi zirve şahsiyetlerin de eserlerinden istifade ettiği Ebû Nasr Serrâc [rahmetullâhi aleyh], el-Lüma‘ isimli eserinde şöyle demektedir:
“Zâhir alimlerinden bir grubu, ilm-i bâtını reddederek dediler ki: ‘Kitap ve sünnetin getirdiği zâhir ilminden başka ilim tanımayız, sizin ilm-i bâtın, ilm-i tasavvuf dediğiniz şeyleri bir manası yoktur.’ Böylelerine Allah’ın yardımına sığınarak deriz ki: Şeriat, rivayet ve dirayeti kapsayan bir ilmin adıdır. rivayet ve dirayeti bir arada düşündüğümüzde karşımıza zâhir ve bâtın amellerine çağıran bir şeriat ilmi çıkar. Bu manada ilimde zâhir ile bâtını birbirinden soyutlamak caiz olmaz. Çünkü kalpte olan ve lisanla açığa vurulmayan ilim bâtın ilmidir. İlim lisan ile anlatıldığınd zâhir olur. Bu yüzden diyoruz ki: İlim zâhir ve bâtın özelliklerini taşıyan, kulu zâhir ve bâtın amellerine çağıran şeriat ilmidir. Zâhirî ameller, organlara müteallık, temizlik, namaz, zekat, oruç, hacc gibi ibadetlerle had cezaları, boşanma, alışveriş, miras hukuku, kısas ve benzeri ahkam konularıdır. Çünkü bunların hepsi dış organlarımızla yaptığımız, görülen işlerdir. Bâtınî ameller, tasdik, iman, yakîn, sıdk, ihlâs, marifet, tevekkül, sevgi, rıza, zikir, şükür, takva, murakabe, havf ve reca, sabır, kanaat, teslimiyet, vecd, hüzün, haya, ta’zim gibi kalbin amelleri, manevi hal ve makamlardır.”
“Allah size nimetlerin zâhir ve bâtınını ihsan etmiştir” (Lokman, 31/20) âyetini de yukarıdaki izahla uyumlu bir şekilde açıklayan Serrâc [rahmetullâhi aleyh]: “Zâhirî nimet, Allah’a zâhir organlardan zuhuruna imkan verdiği taattir. Bâtınî nimet ise Allah’ın kalpte meydana gelmesini sağladığı manevi haldir. Bu duruma göre zâhir bâtınsız, bâtın da zâhirsiz olamaz” demektedir. Bu izahlardan da anlaşıldığu üzere zâhir/bâtın ayrımı, aynı hakikatin farklı tecellileriden başka bir şey değildir ve ayrıştırılmaları isabetli olmaz.
Efendimiz’in [sallallâhu aleyhi vesellem] hayatına baktığımızda da zâhir ile bâtın birbirini tamamlamaktadır. Zira Nebiler Serveri [sallallâhu aleyhi vesellem], manevi haller ve makamlarda zirve şahsiyet olmasının yanısıra insanlar içerisinde Rabbi’ne en çok kulluk edeni idi. Gelmiş ve geçmiş tüm günahları affedilen ve Hakk’ın kendisini günahtan masun kıldığı Resul-i Ekrem [sallallâhu aleyhi vesellem], geceleri ayakta durmaya mecali kalmayıncaya dek ibadetle meşgul olmuş, bir an olsun ibadet ve taatten geri durmamıştır. O, kendisine sorulan “Neden bu kadar çok ibadet ediyor, kendini yoruyorsun ey Allah’ın Resulü” sualine de: “Rabbine şükreden bir kul olmayayım mı” cevabını veriyordu (Müslim, Sıfatü’l-Kıyâme, 79-80). Efendimiz’in [sallallâhu aleyhi vesellem] bu tavrı, ruhtaki safiyetin ve kalpteki imanının muhakkak ihlâsla bezeli amel olarak tezahür edeceğini göstermektedir. Zira o, bütün manevi makamların sultanı ve Hz. Âdem’den ona kadar gelen bütün nebî ve resullerin şahı olmasına rağmen bu makamın onu Hakk’a kulluktan geri koymasına müsaade etmemiş, bâtında, yani kalp ve ruhtaki kemalatın zâhire yani amellere de yansıyacağını, yansıması gerektiğini ümmetine söz ve fiilleriyle göstermiştir.
Efendimiz’in [sallallâhu aleyhi vesellem], Cibril hadisinde de ifade buyurduğu üzere (Müslim, İman, 1-5), Hakk’a, O’nu görüyormuşçasına kulluk şuuruna erebilmek, yani ihsan makamını elde etmek, ancak iman ve İslâm eşiğinden geçmekle mümkündür. Bir diğer ifadeyle kulun ihsan makamına erişmesinin en temel şartı, Rabbi’nin buyruğuna samimiyetle inanıp iman ettikten sonra haramlardan kaçınması ve salih amel işlemesidir. Bu manada iman ve amel olmazsa olmazdır. İhsan makamına erişen kulun, Kur’an ve sünneti gerektirdiği amellere daha bir sıkı sarılması, sahabe, tâbiîn, tebe-i tâbiîn ve tüm selef-i sâlihînin hayatında da görüldüğü üzere makamının gereğidir.
Sahabe-i kiram efendilerimiz de [radiyallâhu anhum], bu hususun farkında olarak gerek iman, gerek amel, gerekse ihlâs noktasında Efendimiz’in [sallallâhu aleyhi vesellem] nazarı altında olmanın gereğini yerine getiriyorlardı. Nazil olan âyet-i kerîmeleri hayatlarının her anında tatbik etmeye azami dikkat ediyor, amellerini ihlâsla süslemeye gayret ediyorlardı. Efendimiz’in [sallallâhu aleyhi vesellem] sohbet halkasına nice manevi makamlar aşan, onun bir nazarıyla ümmetin seçkinleri arasına giren sahabi, elde ettiği bu makama ve marifete rağmen amelde noksanlık göstermiyordu. Onlar; bâtınları ihlâs, marifet, mücahede ve muhabbet gibi manevi hallerle süslenmiş iken zâhiri amellerden geri kalmıyor, Allah ve Resulü’nün emrinden milim sapmıyorlardı.
Hicri 1. asrın ikinci yarısından itibaren İslam toprakları genişlemiş, fetihlerden elde edilen ganimetler başta Mekke, Medine, Şam gibi şehirler olmak üzere diğer İslam beldelerindeki halkın refah seviyesinin yükselmesine sebep olmuştu. Bu durum dünyevileşmeyi de beraberinde getirmiş, birçokları dinin zâhir amelleri ile hedeflenen gayenin iman ve ruh safiyetinin artarak Hakk’ın rızasın elde etmek olduğu hakikatinden uzak düşmüştü. Manzara böyle ilen tâbiîn neslinden kimi âlim ve arif zatlar dünyanın cazibesine aldanmanın kulu Hakk’tan uzaklaştıracağını belirterek etraflarındaki insanları ilim ve ibadetle sünnet üzere zahidane bir hayat sürmeye davet ettiler. Kendileri de dünyalık şeylerden ellerinden geldiğince uzak durup zahidane bir hayatı tercih ettier. Bu zatlar, yaşayışları ve Kur’an ve sünnet çizgisindeki irşadları ile, Efendimiz’den [sallallâhu aleyhi vesellem] kendilerine miras kalan ve daha sonra tasavvuf adını alacak ilmin sistemleşmesi adına ilk adımı atmışlardır. İlk dönem tasavvuf klasiklerinden Keşfü’l-Mahcub isimli eserin müellifi Hücviri’nin de [rahmetullâi aleyh] dediği üzere: ‘Tasavvuf tabiri sahabe ve selef zamanında mevcut değildi. Fakat onlardan her birinde bunun manası mevcuttu.” Yani onlar tasavvufun Kur’an ve sünnetten hareketle kulun ruhi terbiyesi için öngördüğü tüm amelleri yapmaktaydılar.
İşte Hasan-ı Basri [rahmetullâhi aleyh]... O, mescidde hadis, fıkıh, tefsir gibi zâhir ilimlerin tedrisi için halkalar kurarken evinde kurduğu halkada da ihlâs, marifet, zühd, takva gibi bâtın iliminin meselelerini talebelerinin gönlüne nakşetmekteydi.
İşte zühd ve takvası ile temayüz etmiş, hadis ve fıkıh alimi Süfyân-ı Sevrî [rahmetullâhi aleyh]... O hem çevresindekilere zâhir ilimlerini öğretmekte, hem de zühd ve takva temelli bir hayat yaşama hususunda onları teşvik etmekteydi. Abdullah b. Mübarek, Cafer-i Sâdık, Süfyan b. Uyeyne, Abdülvahid b. Zeyd [rahmetullâhi aleyhim] ve daha ismini zikretmediğimiz nice zevat; tefsir, hadis ve fıkıh gibi zâhir ilimlerinde üstad olmalarının yanısıra, bu ilimlerin tamamlayıcısı mesabesindeki bâtın ilmini de seleflerinden tahsil etmişlerdi. Zira onlar, bedeni vazifeler kadar ruhi vazifelerin de bir mümin için hayati önem arz ettiğinin idrakinde idiler. Diğer yandan sahip oldukları marifet ve ihlâs ve elde ettikleri makamlar da onların Kur’an ve sünnetin gerektirdiği amellere tabi olmaktan kıl kadar ayırmıyordu.
Özellikte hicri 2. asrın sonları ve 3. asrın başından itibaren İslam coğrafyasında, dinin emirlerini hafife alan ve aslolanın ilahi muhabbet, cezbe gibi ruhi haller olduğunu, hakikate eren kimsenin şeriata tabi olma zorunluluğun bulunmadığını iddia eden ve sûfilerden olmadıkları halde kendilerini sûfi olarak tanıtan kimi gruplar türedi. Bu gruplara karşı, hem zâhir ilimlerde hem de bâtın ilimlerde üstad olan gerçek sûfiler, tasavvufun şeriatın çizdiği sınırlardan ayrılamayacağını, bâtının ancak zâhirle kaim olduğunu belirtmişlerdir. Onların sözlerinden bazısı şu şekildedir:
Şihabüddin Sühreverdî [rahmetullâhi aleyh] Avarifü’l-Meârif isimli eserinde şöyle demektedir:
“Birtakım mecnun kimseler kendilerine melametî ismini vererek, herhangi bir şekilde sûfilerden olmadıkları halde hatta hata ve aldanma içinde oldukları halde sûfilere nisbet edilip onlardan görünmeleri için onların elbiselerini giymişlerdir. Sûfilerin elbiselerine bazen korunmak, bazen de bir dava iddia etmek için bürünüp her şeyi mübah görenlerin yoluna girmişlerdir. Kendi düşüncelerince içlerinin tamamen temizlenip Allah Teâlâya bağlandıklarını zannetmişler ve; ‘işte elde edilmesi istenen, bu kalp temizliğidir. Şeriatın emrettiği şekil ve hallere girmek, anlayışları kısa, taklitle emirlerde başkasına uyma darlığı içinde kalmış avamın derecesidir’ demişlerdir. Halbuki bu görüş küfrün, zındıklığın, dinden çıkmanın ta kendisidir. Hakikat diye savunulan bir şey eğer şeriat tarafından reddediliyorsa o bir zındıklıktır. Bu aldanmış zavallılar şeriatın ancak kulluğun hakkı olduğunu, hakikatin de sadece bu kulluğu elde etmek olduğunu kim hakikat ehli olursa kulluğun haklarına bağlanacağını ve bu dereceye ulaşmamış kimseden istenmeyen şeylerine daha ziyadesiyle o hakikat ehlinden isteneceğini, onun boynunda mükellefiyet bağının asla çıkmayacağını ve iç alemine de şüphe ve değişmenin karışmayacağını bilemediler.”
Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî [rahmetullâhi aleyh] şöyle demiştir: “Allah’la beaberliğin kendisini şer’i ilimlerden çıkardığını iddia eden kimseyi bana yaklaştırmayın. Şeriatın teyid etmediği ve zâhirin kontrol etmediği bâtınî bir halden bahseden kimsenin dindarlığından şüphe ederim.”
Abdurrahman es-Sülemî [rahmetullâhi aleyh] şöyle demektedir: Ebû Nasr Nasrâbâzî’ye bazı insanların kadınlarla oturduğu ve “onları görmekte masumuz” dedikleri söylendi. Ebû Nasr şu cevabı verdi: “Tenler ayakta durduğu müddetçe emir ve nehiy, helal ve haram devam eder.”
Ebû Ali Rûzbâdî’ye [rahmetullâhi aleyh]; “Ben hallerin değişmesinin zarar vermediği bir mertebeye ulaştım” diyen kimsenin durumu nedir? diye sorulduğunda; “evet ulaşmıştır ama cehenneme” cevabını vermiştir.
Ebu Muhammed el-Cerîrî [rahmetullâhi aleyh] şöyle demektedir: Cüneyd’i (Bağdâdî) işittim. O, yanında marifet hakkında: “Allah Teâlâ hakkında marifet ehli olanlar, iyilik ve takva cinsi amellerden kurtuldukları bir hale çıkarak Allah Teâlâ’ya ulaştırlar” diyen bir adama şöyle diyordu: “Muhakkak ki bu söz amelleri kendilerinden düşürmek için konuşan kimsenin sözüdür. Bana göre bu büyük bir günahtır. Hırsızlık yapan, zina eden kimsenin hali böyle diyenden daja güzeldir. Gerçekten Allah Teâlâ’yı tanıyan arifler, amellerini Allah Teâlâ’dan almışlar ve o amellerde O’na dönmüşlerdir. Ben eğer bin sene yaşasam hayır amellerimdem zerre kadar noksanlaştırmam. Gerçek şu ki, o amellerim benim marifetimi sağlamlaştırıyor ve halimi kuvvetlendiriyor.”
Yukarıda da görüldüğü üzere gerçek sûfiler, zâhirden uzak bütün bâtın telakkilerine, yani şeriatın öngördüğü hükümlere aykırı bütün tasavvuf anlayışlarına ve hakikat telakkilerine karşı çıkmışlardır. İmam Gazâlî [rahmetullâhi aleyh] bu hususu İhyâ’da şöyle beyan eder:
“Hakikat şeriata muhaliftir veya bâtın zâhire aykırıdır diyen bir kimse, imandan daha fazla küfre yakındır. İnsanoğlu eşyayı evvela mücmel bir tarzda idrak eder. Daha sonra inceleme zevki ile ayrıntılara erişir ve o şey insanın ayrılmaz bir hali ve durumu olur. İnsanoğlunun bu iki ilim ve anlayışı farklıdır. Birincisi kabuk ve posa gibidir. İkincisi ise öz. Birincisi zâhir, ikincisi bâtın gibidir. Bunu bir misalle açıklayalım: Karanlıkta veya uzakta insanın gözünde bir şahıs belirir ve o belirme sebebi ile malumatı olur. Fakat yakın olan ve karanlığın kalkmasından sonra o şahsı gördüğü zaman iki görüşün arasındaki farkı idrak eder. Son görüşü birinci görüşüne zıt değil, beki onun kemâle ermiş şeklidir.”
Sûfiler, gerçek tasavvufun akaid ve fıkıhla sınırları çizilmiş zâhiri hükümlerle mütenasip olmasının gerekliliğini vurgulamış, tam da bu sebeple hicri 3. asrın sonlarından itibaren eserler kaleme almaya başlamışlardır. Ebû Nasr Serrâc’ın el-Lüma’ı, Hücvirî’nin Keşfü’l-Mahcûb’u, Kelâbâzî’nin et-Taarruf’u, Kuşeyrî’nin er-Risâle’si ve Şihabüddin Sühreverdî’nin [rahmetullâhi aleyhim] Avârifü’l-Meârif isimli eserleri bu manada öncü eserlerdir. Bu müelliflerden her biri, eserlerinde hem ihlâs, marifet, sabır, şükür, marifet gibi tasavvuf kavramlarını izah etmişler, hem kendilerinden önce yaşamış sûfilerin hâl tercümelerine yer vermiş, hem de zikrettiğimiz sıkıntılara binaen gerçek sûfilerin akaid ve fıkıh gibi şeriatın iki temel ilmine dair yaklaşımlarını dile getirmişlerdir. Bu eserlerde zikredilen sûfi ve tasavvuf tariflerinden bazısı şu şekildedir:
Seri es-Sakâtî [rahmetullâhi aleyh]: Sûfi, Kitap ve sünnetin zâhirine aykırı bâtınî bilgi söylemeyen kimsedir.
Abdülvahid b. Zeyd’e [rahmetullâhi aleyh] soruldu. Sana göre sûfiler kimlerdir? Akıllarıyla sünneti tam anlamaya gayret eden, kalpleriyle ona yapışan ve nefislerinin şerrinden de sahipleri olan Cenâb-ı Hakk’a sığınan kimselere var ya, işte onlar gerçek sûfilerdir.
Ebu Said el-Harraz [rahmetullâhi aleyh]: Zâhire muhalif her bâtınî bilgi batıldır.
Ebu Hafs [rahmetullâhi aleyh]: Zâhirdeki edebin güzelliği, bâtındaki edebin güzelliğine işarettir. Zira Efendimiz sağa sola bakarak namaz kılan bir adam için, eğer kalbi huşu içinde olsaydı azaları da huşulu olurdu, buyurdu
Ebû Nasr Serrâc [rahmetullâhi aleyh]: Tasavvuf, kalplerin kirlerden temizlenmesi, yaratıklara karşı güzel muamele, şer’i meselelerde Allah Resulü’ne tabi olmaktır
Cüneyd-i Bağdâdî [rahmetullâhi aleyh]: Bizim bu ilmimiz (tasavvuf), Resulullah’ın hadisine bağlıdır.
Sehl b. Abdullah Tüsterî [rahmetullâhi aleyh]: Allah’a ulaşmakta şeriatı bilmekten daha faziletli yol yoktur. Şeriattan bir adım saparsan sabah vakti karanlıklara düşersin.
Ebu Süleyman Dârânî [rahmetullâhi aleyh]: Hakikate ait bazı keşfi bilgiler kırk gün süreyle kalbimi sarar, ben iki şahid olmadan onların gönlüme girmesine izin vermem. O iki şahid Kitab ve sünnettir.
Sühreverdî [rahmetullâhi aleyh]: Kim sünnet yoluna mutabaat olmadan herhangi bir gayeye ulaştığını, yahut aradığı şeyi elde ettiğini zannederse, o kimse aldanmış ve hüsran içinde kendi haline terk edilmiştir.
Bütün bu tariflerden de anlaşıldığı üzere, zâhiri yani şeriatı merkeze almayan ve şeriatın temelini teşkil etmediği, Allah’ın emrettiği farzların ve Resulü’nün sünnetinin tatbik edilmediği tasavvuf telakkilerinin makbul olmadığı, batıl olduğu tasavvuf ehlince ifade edilmektedir. Bütün bu eserlerdeki Kur’an ve sünnet çizgisinden sapılmaması hususunda ikazlara rağmen takip eden asırlarda da sahtekarlar eksik olmamıştır. Ancak Hakk’ın inayetiyle her devirde dini anlayışı ihya eden, zihinlerde oluşan şüphe tortularını ve ifsad edici düşünceleri ıslah eden, müminleri tekrar sahih Ehl-i Sünnet çizgisine davet eden alim ve arif zatlar olagelmiştir. 16. yüzyılın sonu ve 17. Yüzyılın başında Hindistan’da yaşayan İmam Rabbani Ahmed Sirhindî de bu zatlardandır. O, şeriatın emirlerine hakkıyla riayetin, tasavvufun esas gayesi olduğunu gerek halifelerine, gerekse müridlerinde gönderdiği mektuplarında şu şekilde ifade etmektedir:
“İslâm’ın bir emrini yerine getirmek, kişinin kendi düşüncesiyle yapılan binlerce senelik riyazet ve mücahededen daha tesirlidir. Hatta İslâm’a uygun olmayan riyazet ve mücahedeler nefsi daha da azdırır. Zâhirî emirler ise böyle değildir. Nefsi kırarak bâtını güçlendirir. Meselâ zekâttan bir kuruş vermek, zekâtın dışında kendiliğinden binlerce altın hayır yapmaktan çok daha fazla nefsi tahrip eder. Yine mesela İslâm’ın emri olduğu için bayram günü oruç tutmayıp yiyip içmek, kendiliğinden senelerce oruç tutmaktan daha faydalıdır. İki rekât sabah namazının farzını cemaatle kılmak sünnettir. Bu sünneti yapmak gece sabaha kadar nafile namaz kılarak sabah namazını cemaatsiz kılmaktan daha iyidir. Hz. Ömer [radiyallâhu anh] gece sabaha kadar ibadet edip de cemaate gelmeyen biri için, ‘Keşke bütün gece uyuyup da sabah namazını cemaatle kılsaydı’ buyurmuştur.”
“Tasavvuf terbiyesine giren kimseye önce Ehl-i Sünnet inancına göre itikadını düzeltmesi gerekir. Sonra, Kur’an ve hadisi ancak Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat alimlerinin anladığı ve kabul ettiği manalara uygun tevil ve tefsir etmelidir.”
“Asıl mesele, ilâhî emirleri yerine getirip, yasaklanan amelleri terk etmektir. Ne kadar dinin emirleri tutulursa, o nispette nefse muhalefet ve Allah’a muhabbet edilmiş olur. Hangi tarikatta nefse muhalefet fazla ise, o Allah’a giden yolların en yakınıdır.”
“Meşayıh-ı kirâmdan hangisinin yolunda dinin hükümlerinin yerine getirilmesine daha çok önem veriliyorsa, Allah‛a götüren en yakın yol o olur. Çünkü nefse muhalefet, dinin hükümlerinin yerine getirildiği kadardır. Dolayısıyla dinin hükümlerine önem vermeyen, hatta cuma ve cemaatlere bile iştirak etmeyen, kadınlı erkekli ayin yapan ve yaptıranların yolu sapıklıktır. Dinin emirlerinden ayrılan her yol sapıktır.”
“Dini hükümlerden birini yapmak, kendi anlayışına göre bin sene riyazet yapmak suretiyle nefsani bir arzunun izalesine çalışmaktan daha üstündür. Üstelik bu riyazet ve çalışmalar eğer dine uygun değilse nefsani arzuları takviye eder.”
“Seyr u sülûk mertebelerini ve cezbe makamlarını aştıktan sonra anladım ki, seyr u sülûkun amacı ihlâs makamını elde etmektir. Bu ihlâs makamı ilim, amel ve ihlâs diye bilinen şeriatın üç parçasından biridir. Tarikat ve hakikat ihlâsın olgunlaşması hususunda şeriata hizmet etmektedir.”
Efendimiz’den [sallallâhu aleyhi vesellem] itibaren bâtın ilmini tahsil eden, ibadet ve taatlerinde ihlâsı elde etme gayretinde olan gerek ashab, gerek tâbiîn ve tebe-i tâbiîn nesli ve gerekse takip eden asırlardaki sûfilerin Kur’an ve sünnet merkezli bir tasavvuf telakkisine sahip olduğunu görmekteyiz. Buna rağmen özellikle tabiin neslinden sonra günümüze kadar gelen tasavvuf büyüklerinin zâhir ilimlerden habersiz oldukları, dine bidat soktukları iddiaları geçmişte de günümüzde de dillendirilmektedir. Peki hakikat böyle midir? Sûfiler sadece bâtın ilmiyle, yani kalp ve ruha dair meselelerle meşgul olup zâhir ilimler diyebileceğimi akaid, fıkıh, hadis ve tefsir gibi ilimleri tahsilden uzak mı durmuşlardır? Ya da soruyu şöyle soralım: Zikrettiğimiz zâhir ilimlerle meşgul ulema tasavvufa ve onun gerektirdiği yaşam biçimine mesafeli durmuş, tasavvuf ehlinden uzak mı düşmüşlerdir? Bu sorulara cevap verebilmek için hem zâhir ilimler de hem de bâtın ilmi diyebileceğimi tasavvuf ilminde üstad sayılabilecek zatların ilmi durumlarına kısaca göz atmak kafidir.
Yukarıda zikredilen tasavvuf klasiklerinin her birisinde, müelliflerin kelamî ve fıkhi meseleleri Kur’an ve sünnet çerçevesinde ele alış tarzları, kelam, fıkıh, hadis ve tefsir gibi zâhir ilimlerine de hakkıyla vakıf olduklarını göstermektedir. Ayrıca er-Risâle müellifi Kuşeyrî’nin [rahmetullâhi aleyh], devrindeki meşhur hadis ve kelam ulemasından ders aldığı nakledilmektedir. Keza hicri 5. asrın zirve isimlerinden İmam Gâzâli [rahmetullâhi aleyh], kelam, fıkıh gibi ilimlerde üstad olmasının yanısıra tasavvufi terbiye neticesinde bâtın ilimlere de vakıf olmuştur. O, İhyâ’da da iman-amel-ihlâs bütünlüğünün, bir diğer ifadesiyle zâhir-bâtın bütünlüğünün ne surette gerçekleşeceği ayrıntılarıyla adım adım izah etmiştir.
Zâhir ilimleri tahsil eden ulemanın tasavvufi terbiye metodlarına uzak durduğu veya sûfilerin zâhir ilimleri tahsil etmediği iddiasına en güzel cevap esasen Osmanlı Devleti dönemindeki ulemanın durumudur. İznik’in fethinden sonra buradaki kiliselerin bir kısmının camiye ve birisinin medreseye çevrilmesini emreden Orhan Gazi, Osmanlı’nın bu ilk medresesine Davûd-i Kayserî’yi müderris tayin etmiştir. O Dâvud-i Kayserî ki, zâhir ve bâtın ilimlerde zirve yapmış, Mısır’da tefsir, hadis gibi ilimleri tahsil etmenin yanısıra sûfilerin büyüklerinden İbn Arabî’nin talebesi Sadreddin Konevî’ye talebe olmuştur. Konevi’nin halifesi Kemaleddin Kâşânî’ye intisab eden Kayserî, İbn Arabî’nin Füsûsu’l-Hikem isimli tasavvufi eserini şerh etmiş ve on beş civarında eser kaleme almıştır.
Zâhir ve bâtın ilimlerini cem’ eden bir diğer Osmanlı uleması Molla Fenârî namı ile meşhur Şemseddin Muhammed Fenârî’dir. Davûd-i Kayserî’nin gözetiminde İznik Medresesi’nde zâhir ilimleri tahsil eden Molla Fenârî bununla yetinmeyerek Mısır’a gitmiş ve oradaki alimlerden tefsir, hadis ve fıkıh tahsil etmiş, daha sonraki dönemde de Mısır uleması onun ilimdeki yüksek mevkiini takdir etmişlerdir. İlk tasavvufi terbiyesini babası Hamza Efendi’den alan Molla Fenârî, Somuncu Baba namı ile bilinen Halvetî şeyhi Şeyh Hamid-i Kayserî’den de feyz almıştır. Manastır’da bir müddet medrese hocalığı yapan Molla Fenârî, Sultan 1. Mehmed tarafından Bursa kadılığına tayin edilmiştir. Molla Fenârî, Bursa’da bulunduğu süre içerisinde Bursa’da medfun Nakşbendî büyüklerinden Emir Sultan namı ile bilinen Sultan 1. Bayezid’in damadı Emir Muhammed Buhârî’ye de ders okutmuştur. Sultan 2. Murad devrinde Osmanlı’da şeyhülislam payesini alan ilk zat olan Molla Fenârî, zâhiri ilimlerde temsil ettiği zirve ve takva ile müzeyyen hayatıyla kendisinde sonra gelen Osmanlı ulemasına da örnek olmuştur.
Yavuz Sultan Selim döneminde şeyhülislamlık yapan ve İbn Kemal namıyla bilinen Şemseddin Ahmed de, ilmini amelle tamamlayan ve ihlâsla süsleyen ulemadandır. İbn Kemal’in, Emir Sultan’ın halifesi ve damadı Şeyh Mahmud Çelebi ile Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin eniştesi Bayrâmî şeyhi Şeyh Abdürrahim Müeyyedî ile güçlü bağları bulunmaktaydı. Ayrıca o, Halvetiyye meşayıhından Fatih/Kocamustafapaşa’da medfun Sünbül Sinan’ın meclisine sık sık katılmış, ve nihayetinde yine bir Halveti şeyhi olan Kahire’de medfun İbrahim Gülşenî’ye intisab etmiş, onun gözetiminde tasavvufi terbiyesini tamamlamıştır. Rivayet odur ki, İbrahim Gülşenî’yi çekemeyenler asılsız kimi ithamlarla onu Kanuni’ye ihbar etmişler, Kanuni’de bir teftiş heyeti kurdurarak iddiaların araştırılması emrini vermiştir. Heyette yer alan İbn Kemal, Sadrazam İbrahim Paşa’ya: “Bu taifeyle uğraşmak, Allah Teâlâ’ya itirazdır. Evla olan bun zatların dünyevi maslahatlarını görüp dualarını almaktır” diyerek haber göndermiş, ve mürşidi nezdinde hak ehline sadakatini ispat etmiştir.
Ebussuud Efendi… Hakk’ın rızası sözkonusu olduğunda Muhteşem Süleyman’a karşı dahi pervasız davranabilen, Hakk’ı her şeyin üstünde tutan koca Şeyhülislam… Ebussuud Efendi tasavvuf neşvesinin bucak bucak tüttüğü bir ocakta dünyaya geldi. Babası, Bayrâmiyye meşayıhından ve aynı zamanda ilmiye sınıfından Muhyiddin Yavsî’dir. Babasının dizi dibinde ihlâsla yoğrulmuş bir ilmi tedris süreci geçirmiş ve İbn Kemal’e de talebe olmuştur. Babasının halifelerinden Muhyiddin Mehmed Efendi’den tarikat icazeti alan Ebussuud Efendi, şeyhülislamlık makamına geçtiğinde hem zâhir hem de bâtın ilminde üstad konumundaydı. Onun, şeriat-tarikat- hakikat münasebeti hakkında sarfettiği şu cümle, Hazreti Peygamber’den ona kadar gelen alim ve arif zatların şeriat telakkisi ile birebir örtüşmektedir: “Meşayıh-ı İslamiye’nin hakiat ve tarikat dedikleri şey, şeriatın özü ve hülasasıdır.”
18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamış, ilmi donanımı ve tasavvufi tesiri ile Nakşbendiyye’nin dünyanın dört bir yanında neşv ü nema bulmasına vesile olan Mevlânâ Halid-i Bağdâdî’yi de [kuddise sirruhû] bu minvalde zikretmek zaruridir. Süleymaniye ve Bağdad medreselerinde zâhir ilimlerini tahsil ettikten sonra yıllarca medrese hocalığı yapan Mevlânâ Halid [kuddise sirruhû], manevi bir işaret üzerine Hindistan’a giderek Nakşbendi meşayıhından Abdullah Dihlevî’ye [kuddise sirruhû] intisab etmiş, kısa süre seyr ü sülûkunu tamamlayarak ondan hilafet almıştır. Irak’a dönen Mevlânâ Halid [kuddise sirruhû] bir yandan medrese hocalaığına devam ederken diğer yandna ümmet-i Muhammed’in irşadı ile meşgul olmuş, yüzlerce halife yetiştirerek dünyanın dört bir yanına irşad memurları göndermiştir. Hem zâhir ilimlerde hem bâtın ilminde eriştiği zirve sebebiyledir ki, kendisine zü’l-cenâheyn, iki kanatlı denmiştir.
Hanefi fıkhı üzerine yazdığı Reddü’l-Muhtâr isimli eseri, üç asırdır en mühim kaynak olara kabul edilen İbn Âbidîn Muhammed Emin de bu manada zikre değer bir zattır. İbn Abidin, zâhir ilimlerde elde ettiği otoritenin yanısıra Mevlânâ Halid-i Bağdâdî’den de [kuddise sirruhû]kelam, fıkıh, tefsir ve hadis gibi ilimlerden icazet almıştır. Ayrıca Mevlânâ Halid [kuddise sirruhû] kendisine Nakşbendiyye hilafeti vererek, bir bakıma zâhir ilimlerde eriştiği makamda bâtın ilimler de eriştiğinin müjdesini vermiştir.
Tarihi süreç içerisinde, yukarıda zikrettiğimiz üzere hem zâhir ilimleri tahsil eden hem de bir mürşidi kamile intisab ederek seyr u sülûkunu tamamlayan tasavvufi neşve sahibi alimler bir sınıfı oluşturmaktadır. Bir diğer sınıf ulema ise, herhangi bir mürşide intisab etmemesine rağmen, ilimlerinin gerektirdiği şekilde zühd ve takva üzere hayat süren, sûfilere de hoş nazarla bakan zatlardır. Bu iki sınıfın dışında kalan ve sûfilerle mücadeleye giren alimleri de kendi içlerinde iki kısma ayırabiliriz: Bir kısmı sırf gayret-i diniyye ile sûfilerin bazı hallerinin ve sözlerinin hakikatini anlayamadıkları için onlara muhalefet etmektedir. Diğer bir kısmı ise tamamen nefislerinin heva ve hevesine tabi olmakta, ilmin izzet ve şerefinmi ayaklar altına alarak Allah’ın veli kullarına deyim yerindeyse savaş açmakta ve kendi sonlarını hazırlamaktadır. Halbuki Ahmed er-Rıfâî Hazretleri’nin de [kuddise sirruhû] beyan ettiği üzere gerçek sûfi ile hakiki âlimin arasını açacak herhangi bir husus yoktur. O şöyle buyurmaktadır: “Kâmil sûfi ile geeçek fakihin hiçbir farkı yoktur. Hiçbir kâmil sûfi talebelerine: ‘Namaz kılmayın, oruç tutmayın, haramlara dikkat etmeyin, siz sadece zikirle meşgul olun yeter!’ demez. Ve hangi gerçek fakih talebelerine: ‘Allah’ı çok zikretmeyin, nefsinizle mücadele etmeyin, ihlâsla amel etmek için uğraşmayın, siz namazı kılın, orucu tutun yeter!’ diyebilir?”
Yazımıza başlarken, tasavvufa dair meseleler içerisinde hakkında sıkça hataya düşülen meselenin zâhir-bâtın dengesi olduğunu zikretmiş idik. Günümüzde bu mesele daha da hassas bir hal arzetmektedir. Meselenin bir yönü, baştan itibaren ifadeye çalıştığımız gerçek tasavvufu anlayamamış, şeriat-tarikat-hakikat bütünlüğünü dikkate almayan sözümona tasavvuf ehlini ilgilendirmektedir. Diğer bir yönü ise, özellikle 20. yüzyılın başından itibaren Batı’da tasavvuf üzerine yapılan çalışmalarla, Tasavvufu İslam’dan ayrıştırmaya ve onu diğer dinlerde de bulunan ve ilahi vahiyle irtibatı kesilmiş mistik hareketler kategorisine sokmaya yönelik gayretler içerisine girenleri ilgilendirmektedir. Son olarak meselenin bir diğer yönü, mürşidi kamile intisab ederek seyr u sülûka başlayan sûfileri ilgilendirmektedir.
İlk iki kısımda zikrettiğimiz gruplar, özellikle Mevlânâ ve Yûnus Emre gibi sûfileri istismar etmekten çekinmemekte, bu zatların eserlerinden iktibas ettikleri kimi metinlerle, Kur’an ve sünnette açıça emredilen hususları ve nehyedilen yasakları neredeyse füruattan sayan bir yaklaşım benimsemektedirler. Onların bu yaklaşımları şeriat temeli üzerinde yükselen gerçek tasavvuf anlayışını ifsad ederek modern zamanlara özgü bir hümanizm üretme çabasından başka bir şey değildir. Ne var ki hem baştan beri zikrettiğimiz üzere sûfilerin şeriata bağlılık hususundaki tavır ve duruşları, hem de Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Yûnus Emre [kuddise sirruhûmâ] gibi zatların eserleri ve hayata bakışları bu çabaları boşa çıkarıyor ve çıkarmaya devam edecektir.
Tasavvufu, diğer dinlerdeki gibi alelade bir mistik akım olarak gören veya değil sünnetler, farz olan emirlerde bile gevşeklik göstermenin ihlâs, muhabbet ve hakikate ulaşmada herhangi bir sorun teşkil etmeyeceğini düşünenler ve Mevlânâ gibi zatları bu düşüncelerine alet edenler büyük bir yanılgı içerisindedirler.
Mevlânâ ve Yûnus Emre gibi sûfiler, her şeyden evvel farzlara riayetin de ötesinde en ufak sünnete bile mutabaattan geri kalmayan müttaki zatlardı. Mevlânâ’nın sünnete bağlılık hususunda söylediği şu cümle ne kadar da dikkat çekicidir: “Canım bedenimde oldukça Kur’an’ın kuluyum, seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım. Birisi, sözlerimden bundan başka bir söz naklederse, o sözden de, onu nakleden de rahatsız olurum.”
Küçük yaşlardan itibaren babası Bahâüddin Veled’den hem zâhirî hem bâtıni ilimleri tahsil eden Mevlânâ, babasının vefatından sonra da Halep’e giderek dönemin önde gelen Hanefi alimlerinden Kemaleddin b. Adîm’den ders almıştır. Akabinde Şam’a geçmiş, dört veya yedi sene burada ilim tahsili ile meşgul olmuştur. Kur’an’a derinlemesine vakıf olan Mevlânâ hadis ilmini de hakkıyla bilmektedir. Zâhir ilimlerine böylesine vakıf bir sûfinin, Kur’an ve sünneti keyfi bir yoruma tabi tutması, şeriatın öngördüğü hükümleri hafife alması elbette düşünülemez...
Hakikat ve marifete şeriattan tavizler vererek ulaşılabileceğini düşünenler Yûnus Emre’yi de bu düşüncelerine alet etmektedirler. Bu kimseler, Yûnus’un kalenderî meşrep bir abdal olduğunu, şer-i şerife riayette titiz davranmadığını, ilahi aşk ve muhabbete gark olması sebebiyle şeriatın öngördüğü amelleri ikinci plana atarak muhabbet ve cezbeyi öncelediğini iddia etmektedirler. Halbuki o, Ehl-i sünnet ve’l-Cemaat prensiplerine bağlılığı ile bilinen, Rıfâî Tarikatı’na mensub bir derviştir ve mürşidi Tapduk Emre’dir. Tapduk Emre’nin mürşidi ise Barak Baba’dır ki o da Anadolu’nun İslamlaşmasında büyük hizmetleri geçen Sarı Saltuk’un halifesidir. Bu manada, Sarı Saltuk’un Osman Gazi’ye şu nasihatının, Yûnus Emre’nin de fikir dünyasında yer bulduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz:
“Ulema ve sulehayı (salihleri) sevün, (onlara) rağbet idün ve şeriate boyun tutun (boyun eğin), ilm u ibadete şuru’ eylen (ilim ve ibadete başlayın, devam edin)... Ve bu Hanefi mezhebin(i) daim gözet ki, cemi mezhebün akdem ve akvası ve pakidür (tüm mezheplerin ilki, en güçlüsü ve temizidir).”1
Yûnus’un Dîvan’ını dikkatle incelediğimizde de, şeriatı, yani Kur’an ve sünnete bağlı bir şekilde amel etmeyi, hakikat ve marifete ermenin temel şartı olarak gördüğü açığa çıkmaktadır. Yûnus şöyle demektedir:
Evvel bize vacip budur, hoş hulk ile amel gerek
İslam adın okunıcak, yoldaşımız iman gerek
(Bize lazım olan şey güzel ahlak ve amel-i salihtir. Bize dünya ve ukbada yoldaş olarak ancak iman gerektir).
Evvel kapu şerî‘at, geçse andan tarîkat
Gönül evi ma‘rifet, ‘ışk hakîkat içinde
(Eşiğinden geçilmesi gereken ilk kapı şeriat kapısıdır. Ondan sonra tarikat kapısına varılır. Şeriat ve tarikat kapılarından geçilerek girilen ev ise marifetle bezeli gönül evidir ve hem ilahi aşk hem de hakikat bu evdedir).
Mumlu baldur şerî'at tortusuz yagdur tarîkat
Dost içün balı yaga pes niçün katmayalar
(Şeriat mumlu bal gibi tatlı, tarikat de tortusuz yağ gibi lezzetlidir. Hakk’ın rızasına nail olmak için şer-i şerifin öngördüğü amelleri tarikat adab ve edebiyle niçin süslemeyesin?).
Şerî‘at-Tarîkat yoldur varana
Hakîkat-Ma‘rifet andan içerü
(Şeriat ve tarikat, azmedip gayret ederek, amel-i salihe ihlâs ile sarılanlar için sözkonusudur[?] Hakikat ve marifete ise ancak iman-amel-ihlâs üçlüsünün bir araya gelmesinden sonra erişilir).
Her kim şerî‘at bile hem okıya hem kıla
Ol gerek kim er ola dün-gün tâ‘at içinde
(Kur’an ve sünnetde belirtilen emir ve yasakları öğrenen ve hayatına tatbik eden kimse, bu ibadet ve taat ile muhakkak Allah erlerindendir [?]).
Şerî‘at korıcıdur hakîkat ordusında
Senün içün korınur hâsıl ordu içinde
(Şeriat, hakikat ve marifet nurlarının muhafazasında bir ordu vazifesi görür. Yani kul, Kur’an ve sünnet çizgisinde bir hayat sürerse ve bundan istikrar sahibi olursa, Hak Teâlâ onun kalbindeki hakikat ve marifet nurlarını muhafaza eder. Aksi halde, yani şeriata mutabaat kesildiği vakit marifet ve hakikat nurları kulun kalbinden silinir).
Meselenin mürşidi kamile intisab ederek seyr u sülûka başlayan sûfileri ilgilendiren yönü ise şudur: Mürid, kimi zaman bilgi eksikliğinden, kimi zaman da gaflete düşerek zâhir-bâtın münasebetindeki hassas dengeyi muhafazada zorlanmaktadır. Halbuki birer tasavvuf kurumu olan tarikatların tüm esasları, müridin ruhi olgunluğa erişerek farz ve sünnet tüm amellerini hakkıyla yapmasını temine yöneliktir. Yani bütün tasavvufi adab ve erkan, Kur’an’ı Kerim’de Hak Teâlâ’nın çok yerde zikrettiği, namaz kılanlar, oruç tutanlar, zekat verenler” ilahi beyanında murad ettiği namazın, orucun ve zekatın hakkıyla ifası içindir. Zira hadis-i şerifte ifade buyrulduğu üzere kulun Rabbi’ne en yakın olduğu an secde anıdır (Ebû Davud, II, 33.) ve secde namazın bir rüknüdür. Ve miracda farz kılınan namazı idrak ile her tahiyyatta Efendimiz’le [sallallâhu aleyhi vesellem] birlikte ruhen miraca çıkmak, çıkabilecek ruhi olgunluğa erişebilmektir. Ve yine tasavvufi terbiye ile amaçlanan, “Muhakkak namaz insanı kötülükten ve hayasızlıktan alıkor” (Ankebût, 29/45) âyetinde kastedilen namazı eda etmektir.
Allah’ın kuluna farz kıldığı bu ibadetlerin kul tarafından hakkıyla ifası için kalbin tasfiyesi ve ruhun tezkiyesi gerekmektedir. İşte mürşidi kamillerin mürid için takdir buyurduğu bütün evrad ve ezkar ve salavatlar, bu tasfiye ve tezkiye işlemine matuftur. Dolayısıyla aslolan, ehem olan farzlar, sünnetler ve hatta müstehaplardır. Yani gaye huzuru ilâhi’ye masivadan sıyrılarak durmaktır. Bu minvalde, tarikat adabını ve dahi tasavvufu İslam’ın bir mertebe üstündeymiş gibi algılamak veya İslam’a sonradan eklemlenmiş gibi düşünmek, öncelik sıralamasını karıştırmak, ehem ve mühimi ayırt edememek müridi asıl gayeden uzaklaştırır.
Örnek vermek gerekirse; vakit namazlarını cemaatle kılmak sünnet-i müekkededir. Şayet mürid imkanı varken cemaate gereken ehemmiyeti göstermiyor ancak günlük hatmesini cemaatle yapmayı namazı cemaatle kılmaktan mühim görüyorsa, öncelikleri belirlemede bir sıkıntı var demektir. Veya baş açık namaz kılmak mekruh olduğu halde namaz esnasında takke veya başka bir şeyle başını örtmeye dikkat etmeyen bir müridin hatm-i hacegânda takkeye azami ehemmiyet göstermesi, yine bu zikrettiğimiz ehem-mühim ayrımının doğru yapılmadığının göstergesidir.
Ez cümle, bir mürşid-i kamilin eteğinden tutup izinden gitme niyetindeki mümine düşen vazife, şeriatın kendisi için öngördüğü imani ve ameli vazifeleri hakkıyla öğrenmesi ve Kur’an ve sünnetin öğretisine tabi surette Hakk’ın rızasına nail olma ümidini her daim diri tıutmasıdır.
Sonsöz niyetine; tarikat silsilesi, mürşidi Muhammed Küfrevî’den Seyyid Taha-i Hakkârî yoluyla Mevlânâ Halid-i Bağdâdî Hazretlerin’e [kuddise sirruhûm] ulaşan, Alvarlı Efe namıyla meşhur Erzurumlu Muhammed Lütfi Efe’nin [kuddise sirruhû] Hülasatü’l Hakâyık isimli Dîvân’ında şeriat-tarikat-hakikat münasetine dair gönlünden diline düşen şu cümleler hitâmuhû misk hükmünde olsun...
Terk edersen şerîatı reddedersen tarîkati
Bulamazsın hakîkati Lütfî îmânın incinir…”
Kaynakça:
Afîfî, Ebü’l-Alâ, Tasavvuf; İslam’da Manevi Devrim (trc. Ekrem Demirli), İz Yayıncılık: İstanbul.
Arpaguş, Safi, Mevlâna ve İslam, Vefa Yayınları, İstanbul.
Gazâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed, İhyâu Ulumu’d-Din, Beyrut.
Hücvirî, Ebü’l-Hasan Ali b. Osman, Keşfü’l-Mahcûb, (trc. Süleymand Uludağ), Dergâh Yayınları: İstanbul.
Kelâbâzî, Ebû Bekir Muhammed b. Abdurrahman, et-Taarruf, (trz. Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: İstanbul.
Kuşeyrî, Ebü’l-Kasım Abdülkerim, er-Risâle (trc. Dilaver Selvi), Semerkand Yayınları: İstanbul.
Muhammed Lütfi Efe, Hülâsatu’l-Hakâyık, Damla Yayınları: İstanbul.
Öngören, Reşat, Osmanlılarda Tasavvuf (XVI. yüzyıl), İz Yayıncılık: İstanbul.
es-Serrâc, Ebû Nasr, el-Lüma‘ (trc. Hasan Kamil Yılmaz), Erkam Yayınları: İstanbul.
Sirhindî, Ahmed, Mektûbât-u Rabbânî, (trc. Talha Hakan Alp, Ali Kaya, Ahmet Yıldırım), Semerkand Yayınları: İstanbul.
Sühreverdî, Ömer b. Muhammed Şihabüddin, Avârifü’l-Meârif, (trc. Dilaver Selvi, Yahya Pakiş), Umran Yayınları: İstanbul.
Yûnus Emre, Dîvân-ı İlâhiyat, (haz. Mustafa Tatcı), Kapı Yayınları: İstanbul.
1. Yûnus Emre’nin Rifâî dervişi olup Sarı Saltuk’un silsilesinden geldiğine dair geniş bilgi için bkz. “Yûnus Emre Rıfâî, Hacı Bektaş Vefâî”, Prof. Dr. Necdet Tosun, Tasavvuf İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, y. 14, s. 31, 2013.
Gölgesinde otur amma Yaprak senden incinmesin. Temizlen de gir mezara Toprak senden incinmesin. Yollar uzun, yollar ince Yol kısalır aşk gelince Yat kurban ol İsmail’ce Bıçak senden incinmesin.
Abdürrahim Karakoç
Çok sempatik bir kardan adam yaptık. Biraz şaşkın, biraz üzgün... Sanki hazin sonundan haberdarmış gibi.
Salih âlimlerden olun, eğer salih âlimlerden olamazsanız, böyle âlimlerin sohbetinde bulunun, sizi hidayete kavuşturacak, dalaletten uzaklaştıracak ilmi dinleyin! [İ. Maverdi]
Ne güzelsiniz…
Eşim ve ben ✏️💞
"Mü’minlik sadece namaz kılmak, Ramazan’da oruç tutmak değildir ki. Mü’min insan misafirini ağırlarken de belli olur, eşiyle konuşurken de belli olur, kucağında çocuğunu oynatırken de belli olur. Düğününde de bellidir. Vel'hâsıl mü’minlik bir karakterin adıdır mîrim."
فضل شاكر - سوف نبقى هنا
Penceremden izledim, karlar işte böyle düştü. Kiminin içine huzur, ah kimine sızı düştü...
Arapça sevenler buyursun...