"....Ucu kırık, mavi plastik bir ibrik...
Ama o senin için öyle işte.
Benim için plastik ibrik değildi; o benim çocukluğum, dedemin görmeyen gözleri, oynadığımız meydanda biriktirilip yakılan çöp dağlarıydı.
Dedem kördü, görmediği için de en yakınında kim varsa onu çağırır ellerine o mavi ibrik ile su döktürürdü. Bir an önce bitse de gitsek, oyunlarımıza dönebilsek diye sabırsızlanırdık. Abdest alırken günün bütün bilgilerini "çocuktan" alır her şeyi öğrenmeden bırakmaz öyle verirdi özgürlüğümüzü.
Anne gençleşir, babam gurbetten gelir, iftar vakitleri koşuşturması başlar plastik bir ibriği gördüğüm o anda.
İşte bu sadece benim için öyle, senin için bir anlamı yok.
Diğer bütün "şey" ler gibi, mavi plastik benim "şey" im Her şeyin görünür ve hesaplanabilir olduğu, metanın kutsal sayıldığı, hiçbir şeyin gizli veya gizemli kalmadığı bir çağda "şey" lerimizi elimizden aldılar. Oysa "şey" belirsizliği, hayatın mola yerleriydi. Bilmediğin, öngöremediğin oranda "şey" e sığınır ve özgür olurdun. Hayatın durağıydı "şey".... "














