📚 Tadımlık: W.
Okumak için tıklayın.
AnasAbdin
No title available

Discoholic 🪩
wallacepolsom

if i look back, i am lost
Show & Tell

pixel skylines
d e v o n

ellievsbear
DEAR READER
Stranger Things
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
he wasn't even looking at me and he found me
TVSTRANGERTHINGS
I'd rather be in outer space 🛸
we're not kids anymore.

#extradirty
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
🪼

⁂

seen from United States

seen from Malaysia

seen from T1
seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia

seen from Germany

seen from United Kingdom

seen from Türkiye

seen from United States
seen from Brazil
seen from United Kingdom
seen from India
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from Canada
seen from India

seen from United States
seen from Malaysia
@kaplumbaablog
📚 Tadımlık: W.
Okumak için tıklayın.
📚 Tadımlık: Eva Meijer - Deniz, Şimdi!
Okumak için tıklayın.
Eva Meijer - Dilimin Sınırları (tadımlık)
Okumak için tıklayın.
Eva Meijer - Siyasi sessizlik üzerine (tadımlık)
Okumak için tıklayın.
Alsem Roidi - Yegâne
Okumak için tıklayın.
Hilde Østby - Hafıza Hakkında bir Kitap
Okumak için tıklayın.
Hilde Østby - Yaratıcılık Hakkında bir Kitap
Okumak için tıklayın.
Marcus Rosenlund İklimin değiştirdiği dünya
Okumak için tıklayın.
Eva Meijer - Siyasi sessizlik üzerine (tadımlık)
Okumak için tıklayın.
Eric Weiner - Dahiler Diyarı (tadımlık)
Okumak için tıklayın.
Mojca Kumerdej - Fragma (Tadımlık)
Okumak için tıklayın.
İdil Acar - Eskisi Gibi Değil (tadımlık)
Okumak için tıklayın.
Oğuzcan Önver'den bir şiir...
‘‘THIS’’ ‘‘IS’’ ‘‘HARDCORE” - (Original Version)
“Sözcüklerin” “hiçbir” “zaman” “gerçekte” “oldukları” “gibi” “olmadıkları” ‘‘şekilde’’ “gerçek” “değerleriyle”
“ele” “alınması” “o” “kadar” “tuhaftır “ki.”
“Güneş” “güneştir” “değildir” “Sen” “sen” “değil”
“Bu” “bu” “değil.’’
“Sadece’’ “yirmi’’ “dokuz’’ “nispeten’’ “sabit’’ “karakterler’’ “kavisli’’ “ve’’ “düz’’ “çizgiler’’ “farklı’’ “yapılandırmalar’’ “işaret eden’’ “için’’ “şeyler.’’
“ab c d e f g h i j k l m n o p q r s t u v w x y z” “Söylememek” “bahsetmek”
“bu” “kelimelerin” “anlamı” “kelimelerin” “olabilir”
“olabilir” “kesinlikle”
“saçmalık” “ama” “hala” “olmak” “okunaklı” “ve de’’ ‘‘mantıklı.’’
“Örneğin” “bu” “sözler” “bir” “ejderha” “tarafından” “400.” “doğum” “gününün” “arifesinde” “yazılmıştır.”
“Ejderha” “esasen” “sensin”
“ya” “da” “sen” “ejderhanın” “rüyasısın”
“ya” “da” “her” “biriniz” “sürekli” “olarak” “bunun” “tersinin” “doğru” “olduğunu” “düşünüyorsunuz.”
“Bunların” “hiçbiri “doğru” “değil.” “Bir” “analoji”
“Sen” “belki” “yalan” “dersin.”
“İnsanlara” “göster” “nerede” “suyun” “birleştiği”
“kara” “üzerinde” “bir” “harita” “olduğu” “nerede” “suyun” ” “bittiği.”
“Ama” “su” “gerçekten” “devam ediyor” “Yeraltı.”
“Toprağın” “şekli” “toprağın” “şekli” “değildir.”
“Herhangi” “bir” “durumda” “kelimeler” “vardır” “değildir” “kelimeler” “onlar” “bir” “boyuttur.”
“Özlem” “eksik” “tanımanın” “sonucudur.”
“Yine” “mi” “konu” ‘‘döndü’’ “dolaştı” “felsefeden” “üzülmeye” “geldi” “ne” “zamandır” “sendeyim”
“ne” “çok” “haklıydın”
“ceza” “gibi” “kelimenin” “anlamı” ‘‘şimdi’’ “geçmişim” “kendimden” “ben”
“geçmişim” ‘‘virgül’’ “kendimden” “değerli” değilken.”
‘‘Oğuzcan’’ ‘‘Önver’’
Alsem Roidi’nin ikinci öyküsü: Niye?
Cem, rezidans hastanenin 34. katındaki odasında iki hafta sonunda nihayet kendine gelen Hale’ye, gözleriyle karnındaki bıçak yarasını işaret ederek ‘’Rahatladın mı bu sefer bari’’ diye sordu. Hale, ufak tebessümünü ‘’Siktir git kuz ya, gülünce çok acıyor zaten’’ dedi. Cem, önündeki pet şişeye uzanıp ‘’Su ister misin biraz?’’ diye sordu. Hale, kafasını zor bela sallayarak onayladı. Yüzüne iki büklüm olmuş bir ekşime yayıldı. Cem suyu kağıt bardağa doldururken, ‘’Polis ifadeni alacak kendine gelince’’ dedi. Kaşlarını bir santim kadar yukarı kaldırdı Hale. Cem, ‘’Şimdi demedim zaten. Kim yaptıysa bunu sana yanına kâr kalmamalı’’ dedi. Derin bir nefes verirken, bir anda irkildi Hale. Fısıltısını bile zor ağzından çıkararak ‘’Kimse yakalanmadı di mi?’’ Cem hayretle başını iki yana sallayıp ‘’Asla ders almıyorsun, asla!’’ dedi. Hale, güç bela ‘’Kuz’’ dedi, gözünü hafifçe kırparak yanına çağırdı. Cem eğilip kulağını Hale’ye doğru uzattı. Hale hınzır bir fısıltıyla ‘’Siktir git’’ dedi.
Tülin terastaki kantinde Türk kahvesinden aldığı yudumla yüzünü ekşitti. Asık bir suratla Cem’e ‘’Şunu bile yapamıyorlar’’ dedi. Cem, sol elini hafifçe kaldırıp ‘’Bununla idare edicez artık’’ dedi. Tülin suratını hızla metin hale getirdi, ‘’Tabii ki. Bu felaket sırasında kahve derdinde değilim de yine de yani?’’ dedi. Kucağındaki çantasından sigara kutusuna davrandı. Cem, pembe şeritli bu kutuyu görünce içi yumuşadı. Cem, kafasını masadan kaldırıp Tülin’in yüzüne baktı, kutuyu işaret edip ‘’Çocukluğumuzdan beri’’ dedi. Tülin, sigarasını yakarken, ‘’Ay, neredeyse beni çocukluğumdan beri’’ dedi. Parıltılı bakışı Cem’i yine etkisine aldı. Tülin, 66 yaşına kilo almadan, hiçbir zevkine de tırpan vurmadan gelmişti. Kahvaltı yapmaz, öğlen salata, akşam çoğunlukla balık, salıları et yerdi. Salem’in kokusu ağır ağır burnuna doldu Cem’in. Hale’nin çocukken azdığında sesine sirayet eden çatallaşmayı duydu zihninde. Kavuniçi bir atleti vardı, yazın sarı saçları, su çiçeği aşısının üzerine düştüğü bir an geldi gözünün önüne. Salonda, sehpayı kaldırıp kırmızı İran halısı üzerine kurarlardı Barbie evini. Salem’inden gelen sigara kokusu burunlarındayken, Tülin neredeydi? Koyduğu kurallara uyuyorlardı, halının üzerinde bir şey yemek içmek yasaktı. Su içmek de. Sehpayı yerine koyacak, televizyonun sesini bastırmayacaklardı. Tülin’in yüzünde oluşan çizgiler derin değildi ama gözünün yanındakileri makyajla saklamak sakil dururdu. Tülin, ‘‘’Ne gülüyorsun?’’ dedi, Hale’nin yüzünde de aynı ifadeyle hayat bulan hınzırlığıyla ‘’Gözünü kaçırdın, yalanına zaman kazanma’’ dedi. Boynu kaz gibi dik, gülümsemesi samimiydi. Cem, ‘’Saklamıycaktım zaten,’’ dedi, ‘’Hale bir gün, ‘Tülin wears Prada’ demişti de, o geldi aklıma. Saçlarınız da benziyor artık’’. Tebessümle salladı kafasını Tülin, ‘’Onun Hale gibi kızı olsa görürdüm ne giyeceğini’’ dedi. Cem, ağzının önüne getirdiği yumruğunun içine sıkıştırmaya kalktı kahkahasını, Tülin ‘’Allahım neler getiriyorsun aklıma bu zamanda’’ dedi. Cem, ‘’Bir sigara da bana verir misin yenge?’’ dedi. Tülin anlayışlı bir ifadeyle ‘’Hem yenge, hem sigara’’ dedi. Cem, sigaranın filtresinin neredeyse tümünü ağzına sokarak, ‘’Battı balık yan gider’’ dedi.
Tülin memnuniyetsiz bir suratla, ağzındaki sigara tadını dağıtmak için kahvesinden bir yudum daha aldı. Salem’inin sonunu da çekti ciğerlerine. Sigarasını kül tablasında söndürdü. Yüzü, sigaranın izmariti gibi allak bullaktı, ‘’Hiçbir şey değişmeyecek. Aynı devam edeceğiz kaldığımız yerden’’ dedi. Cem ‘’elden ne gelir’’ der gibi kollarını açıp ‘’Polise de ‘Kafam güzeldi hatırlamıyorum’ demiş’’. Parmağıyla yukarıyı işaret edip ‘’İki üst katta apar topar terk edilmiş bir ev bulmuşlar. Yerde de eser miktarda eroin, ıvır, zıvır… Bonzaiden iki ay evvel ölmüş bir çocuğun üzerineymiş kira sözleşmesi’’. Tülin, kafasını iki yana sallayıp ‘’Onlar yapmıştır, kim olacak başka’’ dedi. Tülin, ‘’Serap’ın öldüğünü söyledin mi?’’ Cem, ‘’Yok’’ dedi, ‘’Üzülmesin dedim daha kendine gelmeden’’. Tülin, ‘’Üzüleceğini sanmam. Çoook Serap geldi geçti. Bizimki neredeyse kırk oldu. Var bir ışık ki Allah almıyor canını’’ dedi.
Annesinin, parfüme, sigara ve teninin birleşiminden oluşan kokusu ağır ağır burnuna geldi. Annesinin topuklusundan çıkan sesi, kapanan kapının sesi örttü. Hale kapı açılınca ‘’Polistir’’ diyerek yumduğu gözlerini açmamıştı. Tülin’in tıkırtısı biraz daha yaklaştı ona, ‘’Kızım sen ağzın açık uyursun, ya ağzını, ya gözünü aç’’ dedi. Hale, takatsizlikten ağır ağır açtı gözlerini, ‘’Ah ne şeytan karısın sen!’’ dedi. Tülin, ’’Sen iyi ol da kızım, ben şeytana köle olmaya razıyım artık’’ dedi. Hale, fısıltıyla, ‘’Ne çektin be benden’’ Tülin, bir bağımlıya nasıl davranılacağını öğrenmiş olmanın getirdiği cansızlıkla ‘’Kızımsın çekerim, elbet düzeleceksin bir gün’’ dedi. Gözlerindeki alaycı bakışı, yüzüne yayacak gücü bulamadı Hale, ‘’Düzeleceği varsa, bir yerde bir şekil düzelir’’ dedi. Hale’den kaçırırken, serumun bağlı olduğu eline takıldı Tülin’in gözleri. Morluk içini cız ettirdi. Elleri, babasına benzediği için sevinirdi. İnce, boğumları nakış gibi işlenmiş parmakları, morluk ve çizik içindeydi. Hale’nin işaret ve orta parmağının ucunu avucunun içine aldı, ‘’Kötü haber vermeye mecburum’’ dedi.
‘’Ne oldu? İnsanların ne düşündüğüne, benden daha çok değer verdiğini fark ettiğini ve bunu yapmaya devam edeceğini mi söyleyeceksin?’’
Tülin’in gözleri yere düştü. Aklına gelen cevapları beğenmedi. Hakikate sarıldı: ‘’Serap ölmüş. Polis onu da soracak sana. Haber vereyim dedim’’
Hale, yerinden az doğrulup ‘’Hassi’’ derken, nefesini yuttu. Tülin sesini çıkaramayan kızının ağzını kolayca okudu: ‘’Nası?’’. Tülin konunun dağılmasından memnun olmuş, gözlerine fer gelmişti: ‘’Trafik kazası geçirmiş bir çocukla birlikte. O da öyleymiş herhalde’’ dedi. Hale, içinden ‘’Gerizekalı kız’’ derken gözlerini yummuş, gözlerinden bir damla taşmıştı.
Arnavutköy’deki balıkçının ikinci katındaki korkuluğa tombulcana bir martı kondu. Hale, martıya ‘’Pişmiş kız bunlar, yiyemezsin’’ dedi. Tülin, atkısını gevşetip ‘’İhtiyacı da yok gibi maşallah’’ dedi. Hale, ‘’Yemem diyor zaten, ‘Rakısız balık mı yenirmiş?’, öyle dedi’’ Tülin, Hale’yi kaybetmenin, artık dayanacak gücü kalmadığını kabullenmenin korkusuyla karışık ürperdi. Ağzını kağıt ısıracak kadar açıp ‘’Bir aydır ilaçlarınlasın sadece. Yürüyelim bu yolu işte’’ dedi. Hale, lüferinden bir çatal alıp ‘’Bir bok olduğu yok ya. Karnım ağrıyor hâlâ, bir de seni üzesim yok bu ara. Gücüm de yok’’ Tülin, Hale’den daha çok söyleyeceği cümleye inanma ihtiyacı ile ‘’Düzelecek her şey’’ dedi. Hale, ‘’Anne öyle olmuyor ya bizde. Şizofren veya otistik gibi düşün. Bu böyle. Düzelmez.’’ Tülin, kurdu görünce tayını arkasına saklayan bir kısrak gibi atıldı ‘’Var düzelenler. Sen de okuyorsun kitaplarını. Bu kez başaracağız. Öyle de olsan kabulümsün ama ben inanıyorum sana. Eskiden korkuyordum’’ Hale, anlayışla annesinin elinden tutup ’’Hata sendeyse de çok eskidedir ya o. Bir deneyip durmayınca boka sarar durur bu bağımlılık. Her seferinde bir şekilde götümü kurtarıyorum. O ilginç geliyor bana, sana da öyle geliyor mu?’’ Tülin, sigara kutusuna davrandı, alelacele sigara almaya çalışırken, iki parmağı arasına sıkıştırdığı sigarayı düşürdü. Yere düşen sigaraya ‘’Eh deyip’’ bir tane daha çıkardı, yaktı. ‘’Ben suçluyum ya. Allah’a inanmamamın cezası bunlar. O yüzden oluyor, kurtarıyor seni’’ Hale, şüpheci ‘’E benim yaptığım her şey meşrulaşıyor o zaman. Saçma.’’ Tülin, ‘’Sen söyledin kızım. Serap paranı çalıp o çocuklarla gitmese, seni gözden çıkarmasa sen de onunla… Allah korusun’’ Hale, annesinin elinden sigarayı kaptı ‘’Allah’ın sevdiği eroinmanı Hale. Sen buna inanacak hale geldin demek. Ben hiçbir şeye inanmıyor, niye burada olduğumu bile bilmiyorum’’
Alsem Roidi’nin “Pusula”sı:
Bira, bardak kırıklarının arasından ağır ağır kan havuzuna doğru ilerliyordu. Televizyon kapandı. Kumanda çarptığı koltukta üç kere sekti. Gri pantolon biraz evvel askıdan alınmıştı. Kanlı çoraplar kirli sepetindeydi. Yeşil araba terzinin karşısındaki yerinden şimdi çıkan beyaz Hyundai’nin yerine park etti. Sensör, kırmızı ışıkta geçen beyaz Hyundai fotoğrafını çekti. Akşam ezanından ürken martı, konduğu minareden süratle kanat çırparak uzaklaştı. Deniz kenarında paketin etrafındaki yedi izmaritin arasındaki simit kırıntısına gagasını uzattı. Koçtaş’ın otoparkında beyaz Hyundai’yi dört tane boş yer bekliyordu. Köpek, kanı koklarken vileda kovasını devirdi. Asansör altıncı katta üç dakika yirmi yedi saniye durup, zemin kata gitti. Kirli sepeti boştu ve yatak odasından banyoya gelmişti. Kanlı pati izlerine, çamaşır makinesinin tazyiki hücum etti. Göz yaşları, kuruyan kan öbeğinde birkaç saniye parıldadı. Elektrikli testere kutusunun içinde öylece duruyordu. Köpek, dolabın üst tarafında açık kalan kapaktan aşağı sarkan ince battaniyenin ucuna bakıyordu. Televizyonun kumandası, kalın battaniyenin altında kaldı. Sırt çantasının fileli gözünden, kırmızı pasaport gözüküyordu. Kırmızı kurdelalı bir çeyrek altın halının iki püskülünün arasına girmişti. Kilide oturan kapıya karşı dairedeki kedi gözlerini açtı. Beyaz Hyundai kırmızı ışıkta bekliyordu. Asansör ikinci katta durdu. Ocaktaki iki tencerenin altı yanıyordu. Sofradaki yoğurt mayalananı yarım saat olmuştu. Yirmi yıllık terlikler tuvalet kapısının önündeydi. Sifon haznesi ağır ağır doluyordu. Seccade yere serili idi. Tespih akşam namazından beri durduğu yerde duruyordu. Maşrapadan fırlatılan su, üç basamak aşağı kadar indi. Havaalanı otoparkının fişi arabanın güneşliğinin cebine iliştirilmişti. Bosna Hersek’e giden son bilet biraz önce kesilmişti. Polis karakolundaki demlik kaynıyordu. Beyaz Hyundai’nin güneşliğindeki fiş çöp kutusuna gitmişti. Son bileti alan yolcunun ismi üç kez anons edildi. Bosna’ya giden uçakta bir koltuk boş kalmıştı. Barlara doğru yuvarlanan bira fıçılarının sesini müzik bastırıyordu. İnternet kafenin en arka köşesindeki bilgisayar biraz önce otomatik dinlenmeye geçmişti. Buzdolabındaki bütün malzemeler tezgâhın üzerindeydi. Açık mavi yastık gözyaşlarından lacivertleşmişti. Evdeki iki cep telefonuna da ulaşılamıyordu. Holdeki küçük halı yerden duvara doğru kıvrılmıştı. Duş başlığından dökülen damla, kana bulanmış gri pantolonun üzerine damlıyordu. Köpek uzun uzun uludu
Alsem Roidi’den Yeni Bir Öykü: Yol
Berke meyveli tahıl gevreğinin üzerine sütü dökerken müezzin öğlen ezanını okumaya koyuldu. Berke, “Aziz Allah’’ derken Tuğçe, mutfak tezgâhında duran boş cin şişesine bakıyordu. Tuğçe, karton süte uzanıp Berke’den aldı. Gevrekler, sütle birlikte yüzeye çıkarken Tuğçe, “Sen de bizi gör artık be yarabbim’’ dedi. Berke çenesini kaldırınca incecik boynundaki adem elması sakallarına da sınır oluyordu. Berke gözlerinde, mahalle takımına bile zor giren bir çocuğun futbolcu olma hayali kuran saf gözleriyle Tuğçe’ye baktı: “Üç seneye yırtıyoruz. Yirmi beş olmadan bu iş tamam’’ dedi. Tuğçe, gevrekten aldığı kaşığı ağzına götürürken “Beynim sikilmezse o güne kadar, olabilir’’ dedi. Berke, büyük bir sanatçı edasıyla, “Prova ve konser, müzisyenlik böyle’’ dedi.
Tuğçe, “‘Kim arar söyle kim arar, vefasız olanı kim arar, haydi eller havaya’ diye 35. sınıf barda çığıran şarkıcı Berke’’ dedi. Berke, kemik sıyıran bir köpek gibi yüzü yana kaykılarak belli belirsiz gösterdi dişlerini: “Sen ne yapıyordun o sırada? Harbiye Açıkhava’da 5. gün konserini mi veriyordun?’’ Tuğçe, elindeki kaşığı tabağın içine bıraktı. Kaşığın arkası tabağa çarpmış, ağzını gevrek peltesi yumuşatmış, az bir süt dışarı taşmıştı. Tuğçe, başını kılıcını çekmiş bir savaşçı gibi kaldırdı: “Hayır, sevgilim olacak orospu çocuğunun masadaki karılara yavşamasını izliyordum’’ dedi. Berke başını omzuna, çenesini iman tahtasına yaslamış, western filmlerinde meydan okunmayı kabul eden bir kovboya dönmüştü: “Götünün deliğine kadar uzanıyor muydu o sırada yırtmacın?’’ Tuğçe, yaşadığı anı, bir de uzaktan görmek ister gibi gövdesini geri çekmişti. “Sen giy dedin lan onu bana, sapık mısın oğlum sen?’’ diye sordu. “Patron ne dedi, erkek kadın müşterilerle konuşur, azıcık gönlünü hoş eder ama sen erkeklerle hep mesafeli olucan, az yaklaştırıcan, çok kaçırıcan” dedi. Tuğçe, nefes alırken burun deliğini bile titretmeden: “Ee amcık hoşafı…’’ dedi. Berke, sözün gideceği yeri sezmiş, cümleyi kurarken sesi incelmişti: “Ses ikimizde de var, görüntü sende, konuşma bende. İş bölümü bu.’’ Şüphesi Tuğçe’yi yine sarmaya başlamıştı, Berke onu basamak olarak kullanmak ve ihtiyaçlarını gidermek için seviyormuş gibi mi yapıyordu? Önündeki tabağa elinin tersiyle vurup, “Baran da böyleydi, işine gelen neyse ona göre davranırdı’’ dedi. Berke, kaşığı sütün içine ucunu kendine bakacak gibi bıraktı. “Ben ona git dedim sana, hâlâ onu seviyorsan. Herif, çocuğumuz olsa konusu anca bu kadar sık geçerdi herhalde…’’ dedi. Tuğçe, Berke’nin canını yaktığını biliyor, hayal kırıklığına uğradığı çok sefer, Baran’ın adıyla, Berke’yi çıldırtıp sevildiğini görüp yoluna devam ediyordu. Berke’nin yüzündeki ifadeyi görünce, sakinleşti: “Onun gibi olmadığın için sana geldim, olduğun için değil’’ dedi. Berke kafasını salladı, “Benimle olma sebebin beni, kişiliğimi, ruhumu sevmen değil, onun gibi olmamam demek. Bunu öğrendiğim iyi oldu. Ben seni başkası gibi olmadığın için değil, seni sen olduğun için sevmiştim’’ dedi. Tuğçe’nin hızla dolan gözleri kıpkırmızı oldu. Masayı ileri doğru itti, masa bir sağ, bir sol ayağını yere vurup dengesini buldu. “Sen böyle vazgeçip zart diye bırakacak adamsın işte. Aşağılık göt!’’ İçine dolu dolu nefes çekip burnundan aldığından çok daha azını veriyordu Tuğçe. Berke, çocukluğunda yemeğini yemediğinde ağlarmış gibi yapan annesine takındığı paramparça olmuş surat ifadesiyle, “Ağlama yine. Üzmek için söylemedim’’ dedi. Tuğçe, “Tilt ediyorsun beni. Ağlayınca konu dağılır, çünkü göt Berke bey dayanamaz’’ dedi. Berke iki eliyle destek alıp masadan kalktı. Tuğçe, elinin tersiyle göz yaşını sildi, “Kaç anca, şimdi odaya gidicen di mi?’’ Berke, “Sana sarılmaya gelecektim’’ dedi. Tuğçe iki adım geri attı, eli duvara çarptı: “Sakın yaklaşma. Beni sevmeyen adam ne sarılacakmış lan bana?’’ diye sordu.
“Nasıl sevmiyormuşum ya seni. Neler saçmalıyorsun sen?’’
Tuğçe, iki küçük adımla biraz önce olduğu yere dönüp: “Sevmiştim dedin. Yani sevmen eskide kalmış demek ki’’ dedi. Berke, Tuğçe’ye doğru bir adım attığı gibi, Tuğçe “Yaklaşma bana’’ diye ünledi. Berke, “Ben hâla seviyorum da sen dokunmama bile müsaade etmediğine göre Baran’ın dokunuşlarını özlüyorsun herhalde’’ dedi. Tuğçe, “Orospu çocuğu,’’ dedi, kafasını finişi geçen bir kısrak gibi uzatıp yineledi: “Orospu çocuğu!’’
Berke, dediği çıkan bir yaşlı edasıyla “Seveni sikerler, sikeni severler. Bu işler böyle işte’’ dedi. Tuğçe, eline gevrek tabağını alıp “Sikiksin sen sikik!’’ diye bağırıp Berke’ye fırlattı. Berke dirseğiyle yüzünü korumuş, lâkin sinir de tepesine çıkmıştı. Uzun, zayıf vücuduyla cadısız bir süpürge gibi Tuğçe’nin dibinde bitti. Omzundan kavradı “Sen de var ya sevilmefobi var amına koyayım’’ dedi, sesi incelmiş Tuğçe’nin içini ürpertmişti. Tuğçe, korkmuş olmasına rağmen “Çek lan elini!’’ deyip itti Berke’nin elini. Berke kafasını iki yana sallayıp “Denge yok ya karıda valla yok’’dedi. Bu sefer Tuğçe, Berke’nin dibinde bitmişti: “Oğlum beni delirtme lan. Yavşak. İkimiz de aynı boku çekiyoruz. İki laf edince, Beethoven gibi afra tafra yapıyorsun. Oğlum sen kendini büyük sanatçı falan mı sanıyorsun lan!’’ Berke, çenesini dikeltip “Bir bok sandığım yok. Ben sadece kendi en iyi hâlime ulaşmaya çalışıyorum’’ dedi. Tuğçe tek sefer çırptı elini, tuşa basar gibi havaya bastı parmağını: “Gene instagram’da gördüğümüz lafa hayat adadık yani.’’
“Neredense nereden… Bizim koşullarımız bunlar kızım, kabullenicen.’’
“Manyas’ta Oxford vardı biz mi okumadık muhabbeti başladı gene.’’
Berke “Hayret bir şey ya der gibi’’ kafasını yana yatırdı: “Ee yoktu kızım. Senin gibi öğretmen çocuğu değilim ben.’’
“Doğru amına koyayım. Öğretmen maaşı da harca harca bitmez sonuçta.’’
Berke daha kuvvetli argümanı olduğunu sezince kassız göğüsleri kabardı: “En azından maaş getiren bir baban varmış. Benimki selâm bile vermiyordu. Prenses Tuğçe Hanım.’’
“Yine aynı yere geliyoruz, yine…’’
Berke, Tuğçe’nin düşen omuzlarından cesaret almış, dik dik bakarak: “Duygu sömürüsü mü yapıyorum yoksa’’ diye sordu. Tuğçe, kafasını tek bir hareketle Berke’ye çevirip, yan gözle baktı: “Sakın bana bunu yapma. Bu konuda hassas olmanı anlıyorum ve acını da paylaşmak için çabalıyorum. Bu konuda bana haksızlık etme. Bunu kaldırmam bak Berke’’ dedi. Berke, Tuğçe’nin doğru söylediğini biliyor, ona güvendiğini hatırladıkça siniri yerini utanca bırakıyordu. Tuğçe’ye doğru bir adım attı, Tuğçe titreyen gözleriyle ona bakınca iki hızlı adımda yanına vardı. Göz göze gelince, ikisinin de dudakları titredi. Tuğçe, ağlamaklı, “Bana bunu yapma artık. Canımı yakma artık’’ dedi. Berke, Tuğçe’yi teselli etmekten aldığı kuvvetle bütün kavganın sorumluluğunu almayı göze almıştı: “Özür dilerim’’ dedi, “Bir daha yapmayacağım.” Tuğçe, ağır ağır Berke’nin onu sarmalayan kollarını itti. “Yapıcaksın, yine yapıcaksın. Hep tutmuyorsun sözlerini’’ dedi. Berke hızlı adımlarla, salonla birleşik mutfağı adımlayıp durdu. Şakaklarına iki elinin içiyle vurup “Bana güvenmiyorsun ya bir türlü. Ne yapsam olmuyor… Olmuyor yani’’ dedi. Tuğçe, masaya dökülen sütü silmek için kâğıt havluya davranırken “Güvenimi sarsıyorsun ki güvenemiyorum. Ne sevgime inanıyorsun ne sana değer verdiğime…’’ dedi. Berke, kollarını savurup “Ben anlamıyorum ya. Ben niye birlikteyim ya seninle o zaman. Manyak mıyım ben’’ dedi. Tuğçe omuz büküp “Duygusal ihtiyaçların karşılanıyor; şefkat, sevgi görüyorsun. Kiraya ortağım. Seks ihtiyacını karşılıyorsun. E daha ne olsun’’ diye sordu. Berke, kafasını durmak üzere olan bir sallanan sandalye gibi ağır ağır sallayıp yere kaçırdı gözlerini. Gözlerini kapayıp burnundan aldığı nefesi kuvvetle verdi. “Kira için mi yapıyorum ya ben bunları? Ya ben seninle yaşamak için çıktım arkadaşlarımın evinden. Bunu bana nasıl söyleyebilirsin, gerçekten inanamıyorum artık’’ dedi. Tuğçe, masadaki her şeyi ortaya toplamış, iki kolunu bağlamış Berke’ye bakıyordu: ‘’Kira için demedim. Bir planımız dahi yok. Dönemsel manita gibi bir şeyim senin için. Yedirsin, versin…’’ Berke, sağ kulağını Tuğçe’ye dönüp yan gözle bakmaya başladı. Tuğçe oturdu, bacak bacak üstüne attı: “Ya ev dediğin yerde bir ot, bir hap bağımlısıyla yaşıyordun. Vileda kovasına en son deterjan değeli kaç yıl olmuştur acaba?’’ diye sordu. Berke, masaya doğru yürüdü, sandalyeyi alıp Tuğçe’nin çaprazına oturdu, Sen kurtardın mı yani beni. Tuğçe Tatlıses. Beni pezevenklerin elinden kurtardın neticede…’’ Tuğçe, ayağa kalktı. Tezgâhta duran sigara paketine davrandı. Tuğçe sigarasını yakarken Berke “Bir şey yemeden içme şunu’’ dedi. Tuğçe sanığı cıvıyan bir hakim gibi “Siktirtme ses tellerimi Berke bana. 35. sınıf barda şarkı söylüyoruz. Utanmasan çiğ yumurta içiricen’’ dedi. Berke’nin yumduğu gözleri, sıktığı dişlerine bakıyordu. Derin bir nefesle beraber açtı gözlerini: “Beatles de böyle başlamış, Apple da garajda kurulmuş’’ dedi. Tuğçe göz devirip “Gene başladık, be the best of your self zırvasına’’ dedi.
‘’Ya ne yapmamı bekliyorsun. Neden hayal kurmayacakmışım? Ayrıca ne olacaktı, Sezen Aksu’yla düetle mi çıkacaktım ilk kez sahneye?’’
“Çapsızsın. Her boku ciddiye alıyorsun. O bak barda, bir sürü kıroyu eğlendirmeyi kutsallaştırıyorsun’’
Berke, ‘”Haydi oradan’’ der gibi elini sallayıp “En pahalı yerlerde de bunların paralıları var. Sanki Çapa Tıp profları geliyor Tarkan’a, Sezen’e’’ dedi. Tuğçe, kafasını önüne bıraktı. Çenesi bağrına çarptı. Alt dudağını ısırarak kafasını kaldırdı: “Mutlu değilim orada. Bir yere varmayacak bu. Bu yani’’
“Ben müzikten vazgeçmem. Sen vazgeçersen geç. Ben bu yolu yürüyeceğim ama seninle ama sensiz ki, bana inanmadığın için de sensiz yürüyeceğim gibi duruyor’’ dedi. Tuğçe, bacak bacak üstüne attığı dizlerini dirseğini yasladı. Sigarasından bir nefes çekti: “Ben çıkmıyorum orada bundan sonra sahneye. Bir aşağısı pavyona düşmek. Ben ne yapıyorum ya kendime?’’ dedi. Berke, “anlamadım’’ der gibi kafasını uzattı, “Ya sen torbacı manitana kuryelik yapıyordun ya? Nevizade’nin ortasında şarkı söyleyip nasıl aşağı düşmüş olabilirsin?’’ diye sordu.
“Kurtardın yani beni.’’
“Kurtarmadım, beraber çıkmaya çalışıyoruz.’’
“Yokum.’’
“Bana bunu yapma Tuğçe. Müşteri ikimize geliyor. Tam bir şey kurmuşken sikme anasını.’’
Tuğçe kafasını iki yana salladı: “Aynı bokun içine düştüm gene. Önceden Baran’ın işine hizmet ediyordum. Şimdi de sahne süsü olarak sana. Yokum.’’
“Öff, sinirle saçma kararlar gene. Ne yapacaksın, sahneye çıkmayıp taş mı yiyeceksin?’’
“Ne bok yersem yerim. Ne yiyeceksem de kendime yiyeceğim’’ dedi. Ayaklandı. Odaya doğru üç adım atıp durdu, eşyalarını koyabileceği bir bavulu olmadığı için salladı kafasını. Berke, “Ha şöyle, düşününce saçma olacağını anladın işte’’ dedi. Tuğçe Berke’ye döndü yüzünü, Berke, Tuğçe’nin bu gülüşünü daha önce hiç görmemişti.
Oğuzcan Önverden bir deneme: Pandemi Kaybolan İklimler
Karantina günlerim başlamadan önce bi’ dua ettim:
Nolur Allah’ım, beni tekrardan İklimler izleyecek, okutacak ve yazacak noktaya getirme!
Çünkü bunun ne anlama geldiğini herkes az çok anlayabilir. Aşk ve ilişkiler üzerine fenomenoloji yapmak, aşk acısı çekmek kimsenin bir pandemi esnasında isteyeceği şeyler değildir. Ben artık aşk üzerine yazmak değil evlenmek istiyorum. Alsem ‘‘20’li yaşlar çok zor’’ demişti, ben de hayatın ilk 70 yılı çok zor sonra kolaylaşıyor diye okumuştum. 27 yaşını çıkaramamak, yirmilik dişleri çıkaramamaktan daha çok koyuyor insana…
NBC’ın İklimler isimli filmini her platformda, her kendini sinefil hisseden insana karşı savundum. Kimse beğenmiyor. Twitter’da, Mourois’in İklimler romanından bu filmin ilham aldığını iddia ederek viral bir reklam çalışması dahi yaptım. Yüzlerce insana filmi zorla izlettim fyi.
İKLİMLER: Âşık olduğunuz insanı sevdiğiniz insana çevirmenin imkansızlığı.
"benim iklimim değildi burası. kendi kendimden nefret ediyor, kendimi sıkıcı buluyor, gösterişçi buluyor, sessizliğimi kötülüyor ve gittikçe içime kapanıyordum" (Mourois, Climates).
Yazının henüz girişinde Fransız yazar Andre Mourois'nın 1928 yılında yazdığı ‘İklimler’ romanından yapılan alıntı bir tesadüf değil. Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler filmine ruhunu veren kaynak olarak gördüğüm bu kitap, filmin sadece isim babası da değil. Film ile kitap arasında tavırsal olarak da bir benzerlik var. İki sanat eseri de sevgi, aşk, ayrılık, ikili ilişkiler gibi temalara sahip. Bu temalara bakışlarında gizli bir suç ortaklığı, adı konmamış bir anlaşma var.
Bu yazıda Nuri Bilge Ceylan’ın 2006 yapımı ‘İklimler’ filminin farklı disiplinlerle birlikte değerlendirmesi yapılacaktır. En azından amaç budur. Böyle bir değerlendirme pandemi gibi bir ortamda ne kadar anlamlıdır muamma. Bu daha çok yazarın savunma mekanizmasıdır. Bunun da okuyucu için pek bir önemi yoktur.
Nuri Bilge Ceylan’ın film öncesinde etkilediğinde ve ilham aldığını düşündüğüm bir diğer kaynak, Anton Çehov’un ‘Aşk hakkında’ adlı aşk öyküsüdür. Bu da başka bir pandemi döneminin konusu olsun. Yazının sonunda ise 2020 yılında film karakterleri İsa ve Bahar’ın yaşamları, ilişkileri nasıl olurdu? sorusuna beyhude bi’ cevap aranacaktır.
Filmin adı ‘İklimler’ ama ‘Mevsimler’ mi demeliyiz acaba? Film, bir yaz günü Efes harabelerinde başlıyor. Sonra sırayla sonbahar ve kış aylarında geçen hikayeyi izliyoruz. Mevsimlerdeki bahar boşluğunu ise baş karakterimiz Bahar kapatıyor. Bahar, tam da ismiyle uyumlu biçimde gelgitler yaşayan, duygusal olarak dalgalı bir kadın. Bunu filmde bazı sahnelerdeki uzun yakın çekimlerle anlayabiliyoruz. Saniyeler içinde farklı duyguları yaşayabiliyor. Diğer karakterimiz İsa ise ismiyle uyumsuz biçimde beceriksiz, kudretsiz bir adam. Filmin başında ve sonunda beceriksizliğini, filmin ortalarında ise kudretsizliğini görüyoruz. Filmin başında ayağı kayıp düşüyor, filmin son sahnelerinde de karlar içindeyken yine ayağı takılıyor. İsa bir sanat tarihi hocası ve doktora tezini bir türlü bitiremiyor, bir şeyleri sonlandıracak kudretten yoksun. Bir şeyleri berbat etmeye ise fazlasıyla teşne.
‘Benim iklimim değildi burası.’ (Mourois, İklimler).
Tam da Bahar’ın edebileceği bir laf. Onun iklimi İsa değil kesinlikle, ama yine de seviyor ne yapsın işte. Seveceğimiz insanları seçemiyoruz. Aşk değil, kişilerin hayatı, hatta bazen de sadece aralarındaki rolleri değişir. Çok seven az seven olur, avcı av olur, av ise avcı olup çıkar. Aşkın insanın "başına gelen" bir olay olduğunu kabul etmeliyiz. Bu olayı bir mantığa oturtmak yanlış. "Neden onu seviyorum?" veya "Neden artık beni sevmiyorsun?" gibi soruları sormak gereksiz.
Aşık olmak için yaratılmış, hayatın ta kendisi olan ve kafese konulamayacak kadar güzel Bahar ile asillikten vazgeçmek gibi bir asillik yapabilen, ama her şeyin de farkında olan, oyunun kurallarını bilen ancak oynamak istemeyen İsa’nın hikayeleri ile Nuri Bilge Ceylan; aşkın aslında paranoyanın, kıskançlığın, temel çelişkilerin, kısa süreli büyük mutluluklarla uzun süreli genel bir huzursuzluk halinin toplamı olduğunu özetlemiştir. Bu özetin aynısını 100 yıl önce (Andre Mourois – İklimler) romanıyla yapmıştı. Andre Mourois’in romanında paranoya ve kıskançlık duyguları zamanın ruhuna da bağlı olarak daha belirgin. İklimler romanındaki Odile karakteri İsa’yı, Philppe ise Bahar’ı andırıyor.
Filmde Bahar’ın aldatıldığını ve bunu bir türlü atlatamadığını görüyoruz. Ayrılık konuşmasında İsa, Bahar’ın, Serap (İsa’nın exi) olayını çok abarttığını söylüyor. Yani aldatmış. Bahar ise elbette büyütecek bu olayı. Bunu bile anlamayan bir kör İsa. Körlüğü (olanları görememe anlamında) ve miyobu (geleceği görememe anlamında) o kadar ilerlemiş ki bu görememek durumu, motosiklet sahnesinde somut olarak da Bahar vesilesiyle somut şekilde baş gösteriyor. Elleriyle İsa’nın gözlerini kapatarak motosikletin kaza yapmasına neden oluyor. Oysa Bahar kendini ya da İsa’yı öldürmek değil, İsa’ya körlüğünü göstermek istiyordu. Ölmek ya da öldürmek istese yapacak kudrete sahipti.
Roman olan ‘İklimler’, insanın ancak kendisine mutsuzluk getirme ihtimaline sahip bir bünyeye tutulabileceğini ancak başka iklimlerde ise zaten yaşayamayacağını güzelce açıklamıştır.
‘İklimler’ olan filmde ise, Bahar kendisine asla mutluluk getirme ihtimali olmayan İsa’ya tutuluyor. Yaşça ondan büyük, anlayışsız, kaba, bencil bir insan İsa. Bahar genç, güzel, ince ruhlu biri. İsa sıcağı sever, Bahar soğuğu sever mesela. İsa şehir hayatını sever, Bahar ise uzakları, küçük yerleri.
Bu zıtlık birlikteyken ayrı, ayrıyken birlikte olmaya itiyor bu ikiliyi. Aşık olduğunuz insanı sevdiğiniz insana çevirmek imkansız. Aşık olduğunuz insan için onun sevdiği insan olmak ise bir zavallılık. Yeter ki onursuz olmasın aşk mı diyeceğiz? İlişkilerde hataların büyük bir kısmına en başta verilen yanlış karar neden oluyor. Hayatta ilkelerle hareket etmek gerek, ampirik veriyle sadece başımıza gelen tecrübelerle hareket, insanı yanlışa sürükler. İnsanlar ilişkilerine kontrolsüz, sadece o anki bir ‘kapılma’ diyebileceğimiz duygularla başlıyor. Sonra kavga edip, birbirini üzüp duruyorlar. Bahar gibi bir kadının İsa gibi bir adamla ne işi olur? İsa’nın yaptığı onursuz hareketlere neden seyirci kalsın? Aşık olunandaki eksikle, aşıktaki eksik aynıdır. İkisi de kendisini adlandıramaz. İsa ile Bahar zaten doğru düzgün konuşamıyorlardı bile.
Film, sanat tarihi akademisyeni ve sinik bir yaşamı olan İsa ile artık aralarındaki ilişkilerin bitmeye yüz tuttuğu sevgilisi Bahar'la ayrılmasıyla sonuçlanacak tatille açılır. Sonrasında İsa, İstanbul'a döner. Bahar ise dizi çekimi için Ağrı'ya gider. Bahar filmin final sahnesine kadar filmde görünmez. İsa ise arada birlikte olduğu eski sevgilisi Serap'la görüşür. Bahar’ı Serap ile aldattığını ayrılık konuşmasından sezeriz. Kaderin cilvesidir ki; Serap'tan Bahar'ın Ağrı'da dizi çekimden olduğunu öğrenir. İsa hayalini kurduğu sıcak denizlere inme planını iptal ederek Ağrı'ya gider. Bahar ile arasını düzeltmek ister. Sevginin bir kez yitti mi bir daha asla geri gelmeyeceğini henüz bilmemektedir. Öğrenmesi uzun sürmez. Bahar’ı birlikte İstanbul’a dönmeye ikna etse de son anda vazgeçer, kudretsizliği amansız bir hastalık gibi yine baş gösterir.
Nuri Bilge Ceylan’ın Anton Çehov’u severek okuduğunu ve filmlerinde onun hikayelerinden bazen sahneler, bazen diyaloglar kullandığı bilinen bir gerçek. Yönetmenin röportajlarından bunu net olarak öğreniyoruz. Nuri Bilge Ceylan, bir aşk hikayesini filme almaya karar verdiyse, o çok sevdiği yazar Çehov’un aşk üzerine görüşlerini anlattığı ‘Aşk hakkında’ hikayesini de okumuştur diye düşünüyorum.
Hikayede aşkı tanımı şöyle yapılıyor:
‘‘Onunla aşk hakkında konuşmaya başladık.
Alehin “Aşk nasıl doğar?” dedi. “Pelagea niye kendi gibi ruhsal ve fiziksel niteliklere sahip birini değil de, Nikanor gibi bir domuza aşık olur? Hepimiz ona –domuz- diyorduk. Aşık olmanın sonuçlarının kişisel mutlulukla ilgisi gibi soruların hiçbirinin cevabı bilinmiyor; herkes hoşuna giden cevabı söylüyor; bugüne kadar aşkla ilgili olarak su götürmez sadece tek bir gerçek kabul edildi: Aşk büyük bir gizdir. Aşk hakkında söylenen tüm öbür sözler, yazılar bir sonuca varmamıştır, cevapsız sorular olarak kalmıştır. Bir duruma uygun olan cevap, düzinelercesine uymamaktadır, bence en iyisi durumu genellemeden, doktorların dediği gibi, her vakayı kişisel olarak incelemeliyiz’’ (Çehov, About Love).
Bu alıntıda söylendiği gibi aşk büyük bir gizdir. Filmde de bu gizi görebiliyoruz, Bahar’ın İsa’nın oyunlarına kanmasının mantıklı bir açıklaması yok. Onun değiştiğini düşünmesi için yeterli delili bile yokken tüm hayatını bir kenara atıp İstanbul’a dönmeyi, her şeye yeniden başlamayı düşünebiliyor. İsa’nın Ağrı'ya gitmesinin sebebi de belli. Her ne kadar Bahar'dan ayrılmak istese de, Bahar'ın onu hayatından çıkarabilmiş olmasını, yeni bir işe girmiş, uzaklara gidebiliyor olmasını kabullenemiyor. Kendi beceremiyor çünkü bir türlü. İstiyor ki; Bahar da yataklara düşsün, onun aşkından harap olsun. Sıcak denizlere tatile gidemiyor mesela, eski sevgilisi Serap’ta aradığını bulamıyor. Ne aradığını da bilmiyor gerçi. Kendi egosuna bir saldırı olarak görüyor Bahar’ın hayatına bu kadar kolay devam etmesini. Kibrini yenmek için Bahar’ı kandırıp geri dönmeye ikna etmesi gerekiyor.
İsa’nın bir gram bile değişmediğini taksi şoförü gence hiç tutmayacağı fotoğrafını yollarım sözünü vermesinden anlıyoruz. Biz seyirci olarak anlıyoruz ama Bahar ne yazık ki anlayamıyor. Ve neşeyle uyandığı, hatta uçabildiğini gördüğü rüyasından kabusa geçiş yapıyor.
Filmin sonunda Ağrı'ya lapa lapa kar yağarken, İsa’nın uçağı seti bölüyor.
2020 yılında film karakterleri İsa ve Bahar’ın yaşamları, ilişkileri nasıl olurdu?
Severek ayrılanları bekleyen büyük bir üzüntü vardır. Bu ömür boyu geçmez.
2020 yılında artık Tinder’a dönüşmüş Instagram hesaplarında her ilişkiyi bekleyen bir tehlike vardır: nazar.
Bunun biraz Jung’cu sound ettiğinin farkındayım ama bu kabul etmemiz gereken bir gerçek: Nazar değer. Orospu çocukları ve sürtükler DM kutusunda bekliyor ve mutlu, birbirine yakışan bir çifte nazar değdirecek kadar şeytani gözlere sahipler. İsa ve Bahar’ın hikayesi 2006’da yaşanabilecek bir şeydi, dünyanın sonundayız artık.