Cruyff
Futbolu felsefesi ile değiştiren Johan Cruyff’un ‘Benim Oyunum’ kitabını okurken ‘hayat futbola fena halde benzer’ sözünü anımsadım. Özellikle iş hayatını ilgilendirebileceğini düşündüğüm alıntıları ve yorumlarımı paylaşmak istedim:
“…İyi oyuncu, topa sadece bir kere dokunup nereye koşacağını bilen oyuncudur… Her Çalıştırıcı hareketlilikten, çok koşmaktan ve vites artırmaktan bahseder. Ben o kadar koşmayın derim. Futbol beyinle oynanan bir oyundur. Doğru yerde ve doğru zamanda, ne erken ne de geç olmanız gerekir…”
Çok çalışmak değil, doğru zamanda doğru yerde bulunmak ve verimli çalışmak önemlidir.
“…Savunma rakibe mümkün mertebe az zaman tanımaktır; topu aldığınızda olabildiğince çok alan kazanıp, kaybettiğinizde rakibinizin alanını daraltmak gerekir. Futbolda her şey mesafe ile ilgilidir…”
Avantajlarınızı kaybetmeye başladığınızda sahada olup rakiplere yakın mesafede olmak tekrar kazanmak için size gereken şansı verecektir.
“…Rakibi geriletmeye odaklanan kuvvetli, dinamik oyun tarzımız, toplu veya topsuz, alabildiğine etkiliydi. Savunmacılar hücuma kalkıyor, forvetler savunma yapıyordu. Hedef her oyuncunun topu rakip yarı sahaya taşıyabilmesiydi…”
Bu benim işim değil anlayışından sıyrılıp, ekipteki herkesin hep birlikte her işi sahiplenmesi ve yapabiliyor olması gerekir. Tüm süreçlerden haberdar ve kendini tüm süreçlerin bir parçası gibi hissetmesi gerekir.
“…Felsefe esasen çok basittir; ortada bir top var ve topu ya sen ya rakibin alacak. Top sende olursa rakibin gol atamaz. Topu iyi kullanırsan arzulanan sonuca ulaşma şansın, ulaşmama ihtimalinden fazladır. Bu bakış, işin odağını çaba ve sıkı çalışmadan alıp kalite ve tekniğe döndürüyor…”
Gündemi yaratan, aksiyonu belirleyen ol, takip eden değil. İyi paslaşır ve topu kontrol edersen oyunu sen kurarsın.
“Futbolu kafanla oynarsın; bacaklarını koşmak için kullanırsın.”
On saat planlarsan bir saat çalışmak yetebilir, ama bir saat planlarsan on saat çalışmak zorunda kalırsın.
“…Amsterdam’da her futbolcu hücum düşünürken Barcelona’da herkes geriye oynuyordu… Çalıştığım her yerde yanımdakilerin futbol düşünmesini, futboldan bahsetmesini istedim. Mümkünse sabahtan akşama kadar. Barcelona’da işte bu her yanı kaplayan futbol atmosferi eksikti. Kimsenin anlatacak hikayesi yoktu. Kulübe ve taraftarlara esasen vermek istediğim buydu. Futboldan futbolun nasıl oynanması gerektiğinden bahsettirmek istiyordum. Dedikoduları bile futbol üzerine olmalıydı.”
Her şey bakış açısını değiştirmek ile başlar ve ilk adım tüm ekibi aynı yöne döndürmek olmalıdır.
“…Santrafora ilk savunmacı olduğunu söyleyerek, kaleciye ilk hücumcu olduğunu anlatarak ve savunmacılara oyun alanının uzunluğunu belirleyeceklerini öğreterek gelenekseli yıkma peşindeydim. Oyuncu hatları arasındaki mesafenin on ila on beş metreden fazla açılamayacağı anlayışını temel alıyordum. Top kapıldığında alan yaratılması ve top rakipteyken safların sıklaştırılması gerektiğini herkesin anlaması şarttı. Buysa gözlerin birbirinin üstünde olmasıyla mümkündü. Bir oyuncu koşmaya başladığında diğerleri onu izlemeliydi.”
Kompakt, birbirine yakın ve birbirlerinin her hareketini öngörebilen bir ekip, sahanın her yerinde birlikte olabilen ve oynayabilen bir ekip kontrolü asla kaybetmeyecektir.
“…Herkese, bir rakibe beş metre alan tanınırsa o oyuncunun, baskı altında kalmamak yüzünden iyi futbolcu zannedileceğini anlattım. Ama üç metreden savunursanız iş değişir. Böyle bir oyun oynayabilmek için hızlı olmanız ve sürekli vites değiştirebilmeniz gerekir…”
Eğer rekabet zor ve rakibin güçlü görünüyorsa daha henüz hızlı ve esnek bir şekilde rakibe baskı kuramamışsın demektir.
“…Profesyonel futbol oynayacaksınız yüzde yüz, her seferinde yeni üçgenlerin belirmesi ve topu ayağına alanın daima iki pas seçeneğinin bulunması can alıcıdır. Ancak pası verecek kişinin seçimini belirleyen, üçüncü kişidir. Bu noktada topun nereye gideceğini, topu ayağına alanın değil, topsuz oyuncuların belirlediğinin altını çizmek istiyorum. Pasın hedefini, topsuz oyuncuların koşuları belirler. Sahada hareketsiz duran oyuncular gördüğümde çıldırmamın sebebi budur. Top ele geçirildiğinde on bir oyuncu birden hareket halinde, mesafelere ince ayar yapmakla meşgul olmalıdır. Mesele ne kadar koşulduğu değil, nereye koşulduğudur. Sürekli üçgenler yaratmak, top dolaşımının müdahale görmemesi demektir.”
Ekipteki, pozisyonu ne olursa olsun, her bireyin performansını diğerleri belirler. Herkes her durumda neyi nasıl yapacağını çok iyi bilirse eyleme geçmek için gereken düşünme süresi kısalır ve ekip arkadaşına gereken alanı ve fırsatı sunmuş olur.
“…Mesele sadece kazanmak değildir, nasıl kazandığınız ve kazanırkenki tarzınızdır…”
Kazandığında alçakgönüllü, sakin ve saygılı olursan kaybettiğinde de aynısını görürsün.
“…İlk geldiğimde bireye özel hazırlanmış antrenman eksikliği vardı ve bu birçok Hollandalı futbolcunun, maç planı çöküp kendi yetenekleriyle baş başa kaldıklarında yaşadığı zorluğu açıklıyordu…”
Suratına bir yumruk yiyene kadar herkesin bir planı vardır diyordu ünlü bir boksör; er ya da geç her plan bir gün suya düşer ve kendin koşup çalım atmak zorunda kalırsın. Geliştirilmesi gereken yönlerinle yüzleşip geliştirmek için çalışmak zorundasın.
“Kulübün en önemli parçası CEO değil, ilk on birdir. Takım iyi performans gösterirse para kazanılır; antrenmanlar yolunda ve herkes memnun demektir. Kulübün her parçası A takımı desteklemelidir. İster çalıştırıcı veya malzemeci, ister CEO, ister saha bakıcısı, ister delege, ister çamaşırcı; hepsi Ajax’tır. Herkes ilk on bire hizmet edecek şekilde çalışır. Böylece herkes vazgeçilmez olur çünkü kim, ne rol oynarsa oynasın sonuç tek kulüp, tek Ajax’tır. Böyle düşünmüyorsanız futbol işine girmeye hiç zahmet etmemelisiniz…”
Günün sonunda tüm şirketlerin esası bir ürün ya da hizmeti satmaktır ve bunu da sahadaki ekip yapar; tüm şirketin birimleri bu ekibi desteklemek için var olmalı, yaklaşım ve sistemleri bu yönde kurgulanmalıdır. Bu ekip en büyük iç müşteridir.
“…Çalıştırıcılık yaptığım dönemlerde antrenman ve hazırlıkların her kısmından sorumlu olacak onca adamı ekibime almamın sebebi; görev dağıtan patron olmak değil, konularında benden daha iyi olanların işlerini yapmalarını sağlamaktı. Bir işi, ben ne yapmalarını söylemeden yapabilecekleri bir ortam yaratmalıydım. Ekibime aldığım uzmanlar benim yardımcılarım değil, benim teknik ve taktiğin başında olmam gibi, ilgili alanların başında olan sorumlu kimselerdi. Maalesef böyle çalışacak denli açık fikirli yönetici az. Yöneticileri, işleri başkaları hallederken sıklıkla öne çıkma hevesinde görürsünüz. Onca yıllık futbol hayatımda hiç anlayamadığım şeylerden biridir. İşleri uzmanlarına bırakmak gerekir. Dişiniz ağrıyınca dişçiye gidersiniz çünkü dişten dişçi anlar. Futbolda da aynı böyle olmalıdır ki sorun çıktığında sorunun neden kaynaklandığı bilerek çözecek biri bulunabilsin. Yönetici olarak böyle davranmazsanız nefes alacak vakit bulamazsınız…”
Tek kişilik şov romanlarda bile gerçekçi durmamaktadır; doğru delege etme ve güven hem yöneticiler hem de ekibin ruh sağlığı ve başarısı için şarttır.
“…Anlaşılamadığım çok oldu. Futbolculuğumda, hocalığımda ve sonrasında yaptıklarımda. Ama olsun; Rembrandt ve Van Gogh da anlaşılmamıştı. Öğreniyorsunuz sonunda; insanlar siz dâhi olana dek rahat vermiyor…”
Yaptıklarınızı hemen karşılık görmesini, anlaşılmasını, sonuç almayı beklemeyin. Tepeye tırmandıkça manzara netleşir: Büyük resme odaklanmak gerekir, bir gün mutlaka birileri doğru mesafeden bakmayı becerecek ve resim ortaya çıkmış olacaktır.
















