Bazı yaralar vardır, kapanmazlar. Zaman onlara işlemez, unutmanın karanlığında kaybolmazlar. Aksine, yıllar geçtikçe daha da derine gömülür, insanın tenine değil, ruhuna kazınır. Ve insan bir gün fark eder ki, aslında geçmiş dediği şey hiçbir zaman gerçekten geçmiş değildir.
Bazen bir şarkının içinde yankılanır o eski acı, bazen de bir sokak lambasının soluk ışığında belirir. Gözlerinin önüne düşen silik bir görüntü, bir zamanlar tuttuğun ellerin boşluğu… Ne garip, insan en çok olmayan şeylerin ağırlığını taşır.
İçindeki sessizlik büyüdükçe, kendi içinin labirentlerinde kaybolursun. Uykusuz geceler, bitmeyen düşünceler… Bazen birinin adını hatırlarsın, bazen bir gülüşün yankısını. Ama en çok da kendini yitirdiğin anları hatırlarsın. O an, ne kadar değişirsen değiş, ne kadar ileri gidersen git, bazı hislerden kaçamayacağını anlarsın. Çünkü bazı acılar, insanın kim olduğunu belirler.
Gece olduğunda daha da büyür bu boşluk. Sessizlik, düşünceleri daha da gürültülü hale getirir. Kendi kendine konuşmalar, geçmişle yapılan hesaplaşmalar… Keşke dediğin anlar, asla geri dönmeyecek olan zamanlar… İnsan bazen hayatına sığmaz, kendi içinde fazlalık gibi hisseder. Nereye gidersen git, hangi yeni yüzlerle konuşursan konuş, bir şey değişmez. Çünkü sorun dışarıda değil, içindedir.
Ve sonra fark edersin ki, bazı hisler hiçbir zaman tam olarak geçmez. İnsan kendini unutur gibi olur, ama geçmiş seni unutmaz. Kimi yaralar kabuk bağlar, ama içten içe kanamaya devam eder. Zamanın çare olduğuna inanmak istersin, ama bazı boşlukları zaman bile dolduramaz.
En acısı da budur belki; Herkes iyileştiğini sanarken, sen hâlâ aynı yerde kanamaya devam edersin.