Ebedi yalnızlığıma sığındım,
Sana..
h
tumblr dot com

@theartofmadeline
AnasAbdin
Alisa U Zemlji Chuda

No title available
art blog(derogatory)

No title available

Andulka
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
cherry valley forever
ojovivo
Not today Justin

blake kathryn
🪼

oozey mess

⁂
Keni
$LAYYYTER
Today's Document

seen from Yemen

seen from Brazil

seen from Germany
seen from United States

seen from Colombia

seen from India

seen from United States
seen from Bangladesh

seen from United States

seen from Germany

seen from United States

seen from United States
seen from Japan

seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States
seen from Germany

seen from United States
seen from Australia
@maupoussant
Ebedi yalnızlığıma sığındım,
Sana..
Sıcağın ortasında, sanki dünyanın sonu gelmiş gibi bir esmerlikle yaşayan kız vardı. Denize daldığı o boşlukta, hava kabarcıklarıyla yüzeye doğru fırlayıp kendini dışarı çıkardığı an, içinde esrarengiz ve yoğun duygular barındıran eşsiz bir dünyanın varlığını hissediyordu.
Gündüzleri ne yaptığını pek bilmiyordu; geceleri ise tam anlamıyla bir kafeste, tüm gücüyle çalışıyordu. Bu çalışmanın, onu kendisine getireceğini biliyor; hayatında her şeyi buna adıyordu. Kendisine, kendisinden başka hiçbir şeyi bırakamayacağını, kendisinden başka biriyle yola çıkamayacağını da...
Bu, yolculukların başlangıcında, adım adım ilerlenen, her yokuşun üstünde durulan, dik tırmanışların ve zıplamaların yaşandığı; ağaçların dallarında salınmaların, gördüğü her kayıya sıkı sıkıya tutunmanın; içinden çıkamadığı gökyüzünün derinliklerinde uçarak, yolculuk ettiği uçurtmalardan ayrılmayan o kızın hikayesiydi bu.
Ne dünün ne de bugünün hikayesiydi bu; yolunu arayan, kendi yolunu bulmaya çalışan o kızın hikayesi...
Karakavruk, esmer bir kızdı o. Gözleri geceyi andıran koyuluğuyla insanın içine işleyen bir sır saklardı. Onun dünyası, sadece dışarıdan bakınca anlaşılmazdı; çünkü ruhu derinliklerinde saklı bir deniz gibiydi.
Deniz… Sanki hayatının kendisi gibiydi; bazen sakin, bazen fırtınalı, ama her daim gizemli ve büyüleyici. Doğa onun en yakın arkadaşıydı. Rüzgarın tatlı dokunuşu, ağaçların hışırtısı, kumun ayaklarının altında bıraktığı sıcak his... Hepsi onun için birer nefes alma şekliydi.
Kum taneleri gibi yaşanmışlıkları vardı, sayısız ve benzersiz. Okumak onun sığınağıydı; kitaplar ise hayatın anlamını çözmeye çalıştığı birer pusula. Sayfalar arasında gezinirken, sevginin ve hayatın anlamını keşfediyordu.
Sevgi, onun için sadece bir duygu değil, yaşamanın ta kendisiydi. Derin nefesler alırken hissettiği o huzur ve özgürlük, yaşamın en kıymetli armağanıydı. İşte bu yüzden, karakavruk esmer kız, hayatı anlamak için doğaya, denize ve kitaplara sığınıyordu. Her nefeste biraz daha büyüyor, biraz daha derinleşiyordu.
Sonunda, kız kafesten çıktı. Yolunu bulduğunu sandı. Ama yol bulmanın aslında bir yolu olmadığını, yolda oldukça çok daha iyi anladı. Artık kafes yoktu; özgürlük onu sarhoş etmişti. Kendine dönmeyi beklediği anda, yolun en başındaydı; yeniden hiç çıkmamış gibi, yokuşu tırmanacaktı.
Sonunda, kendini gerçekten oluşturabildiği an, yokuş aşağı uçurtmayla koşturacaktı.
Dünyalarımı, dünyalardan daha uzun süredir sevdiğimi biliyorum. Ama hayatın akışındaki sevgi selinin beni ne derece mutlu ya da doygun hissettirdiğini anlayamıyorum. Boşlukta süzülmenin ve hiçbir şeyin, hiçliğin içinde durup durup gidip gelmenin, hiçliği daha da beter bir hale getirdiğinin farkındayım; en azından bir süredir.
Aslında, 13 yaşından itibaren Nietzsche okumaya başlamış bir insan için hiçliği bu derece içselleştirmek kulağa çok da olağan dışı gelmese gerek. Ama yine de, etrafımdaki bütün dünya ile iletişimimi kestiğimde sanki bu dünyanın içinde değilim. Bu dünyada süzülüyorum, yürüyorum, gidiyorum, geliyorum ama gerçek bir akışın içinde var olmuyormuşum gibi hissediyorum.
Bu düşünceler, düşünsel sürecin içinde hayatın yegâne tanımını benim için tanımsızlık olarak ortaya koyuyor sanki. Bilmiyorum, yanlış mıyım ama kendimi bir boşluk denizinde, hem doygun hem de dolu hissediyorum. Üstelik tıka basa dolu.
Bu boşluğun doygunluğunu nasıl aşacağımı bilmiyorum; aşmalı mıyım, onu da bilmiyorum. Dünyada ne yapıyorum, ne yapıyorum, ne yapıyorum, bilmiyorum.
Geçmişle avunmak hissi niye iyi geliyor ki?
Kendi kendimi öyle sorguluyorum ki.. Üstelik bunu kendi hakkımı koruduğumu düşünürken dahi yapıyorum. Nihayetinde her olayın,dramın,akışın içinde kusursuzluk yoktur sanki.Bence kusur,kusursuzluğun incisidir.
İnsan kusura odaklanmamalı,kusur aramadan duramaz hale gelen insanlar var hatırımda.Bu nasıl eksik bir yaşam ki başka hayatlarda gezinip dururlar.Aidiyetlerini bulamamış,hiç başlayamamış yaşamlar.
Düşünüyorum da beni en çok sevmesi gerekenler sevmemiş. Beni doğuran daha en başında istememiş. Bir yerlerde okudum sanırım "annemi bir kadın olarak anlıyorum ama bir çocuk olarak affedemiyorum"diye. Bazı cümlelerin ağırlığını gerçekler hafifletir sanki, hiç bir gerçek acıyı kelimelerin etkisi kadar iyi taşıyamaz gibi geliyor bana. Acıların ağırlığı anlıktır. Zamanla sürüp giden bir sızıya dönüşür. Kelimelerin ağırlığını yüzyıllar taşır.
Kusursuzluk beklentisi gütmeden ebeveynlik, gerçek,kusurlu ama gerçek. İşte bu ağırlık kusurlu olmanın değil,hiç sevmemiş olmanın ağırlığıdır. Öyle ki elbette herkes için değil ama bu durumda benim için sevilmemiş olanın taşıdığı bir ağırlığa dönüşür. Çünkü bazı ana-babaların bilinci bu ağırlığı görmeyi, hissetmeyi bırakın,gerçekliğini kabul etmeyi dahi reddeder.
Bir çocuğum olsa onu annemle yalnız bırakmam. Buda benim kusur(suzluğ)um.
Yuvarlanıp kendi devinimimle truman show olduğumu filan düşünmeye başladım. Bu uzun süreli düşünseli beni git gide daha tembelleştiriyor. Kalksam iyi olacak.
Sevgili blogum ;
Bir sen kalmıştın premium olmayan, sende olmuşsun buralara uğramadığım günlerde. Saf acıya kavuştuk yine. Saf kötülerin olduğu buralarda, geleceğini bilmek de ayrı acı veriyor. Çabalamak,mücadele etmek de kâr etmiyor. Yine de çöküp geliyor o saf kötülük.
Kendimi kilit altında tutmak istiyorum biliyor musun. Kilitli kutularda.Yer altlarında. Of ne yorgunum. Ne kızgın.. Keşke kadın olmasaydım diyorum biliyor musun! Keşke.. Acı çekmek,yanmak,sürüklenmek bir yana. Şu dünyada bir gün olsun korkmadan var olabilmek nasılmış?
O günü yaşamayı ne isterdim. Hepimizin yaşamasını. Kilit altına almak gerek. Yok etmek kendimizi.
Sürekli başlayıp okumaya bir diğerine geçiyorum. Başladığım ve okuduğum her şey yarım. Yarımlar silsilesi. Düzenli okur olmayı geri kazanmak için çıktığım bu düzlükte,düzenli yarım okur oldum. Yolu da yarıladım. Bitmeden yenisine geçeyim.
Kaçmak,gitmek, unutmak istiyorum..
Bi insan ne kadar daha saygısızlığa tahammül edebilir-meli? Tahammül seviyemi yükselterek yaşamazsam bir bu eve verdiğim emekler hiç olup gidecek. Gitmesinler diye tahammül ediyorum. Bir süre daha.
Yine tanımlanamayan bir maceraya atlamak üzereyim. Uzaktan uçurumdan atlayacakmışım gibi duruyor biliyorum ama yaklaştıkça paçaları sıvayasım geliyor.
Aile bile yok ediyor kişiyi. O kutsal ailelerimiz hiç kutsal değil.
Üzgünüm sait ama park yeterli. Millet bahçesi değil. Sebebi de,neyse park iyi.
Bir aralar bahar.
Kazanmak için yaşamayı ıskalıyorum. Bugün fark ettim. Günü boşa harcamayalım..
İnsanların içindeki kötülüğü iliklerime kadar görerek,yaşayarak büyüdüm. Kendime iyi gelecek bir ben olmayı ise en çok kendimi iyileştirebilmek için istedim. Ama seni koruyacağım küçüğüm. En çok seni koruyacağım.Sana tüm bu kötülüğü daha fazla değdirmeyeceğim.
48 saattir gram uyumadım. İşten yeni çıktım,yarında sandık görevlisiyim. Hadi bakalım.