Svalbard’da hostel yolunda derinlere doğru
Bir güzel 1.5 metrekarelik havaalanından çantalarımızı alıp oradan şehre giden tek otobüse bindik. Benim hatırladığım kadarıyla tek bilet 70 NOK, gidiş-dönüş alınca 120 NOK, son gün fark ettiğim kadarıyla öğrenciye ise 100 NOK. Şimdi şehre giden otobüs deyince de aklınızda herkesin bildiği şehirler canlanmasın. caddeler ve sokaklardan ziyade ana yol ve yan yollar var, binaları da aralarına serpiştirmişler. “Şehir” yani en kalabalık yerleşim birimi olan Longyearbyen, iki dik yamaç arasında kalan bir vadiye yerleştirilmiş küçük bir kasaba. Yaşayan herkes birbirini tanıyor desem çok abartmış olmam herhalde; öyle ki her gören birbirine hal hatır soruyor. Sonraki yazılarımda uzunca değineceğim bu adalar topluluğunun coğrafi özellikleri, tarihi ve politik durumuyla ilgili bilgiler şimdilik bir kenarda dursun; biz otobüsümüzle hostele doğru ilerlemeye devam edelim. Saat öğlen bir civarı olmasına rağmen hava saat sekizi, dokuzu aratmıyordu. Camdan dışarı baktığımda tek görebildiğim yol kenarındaki ışıklar, tahta tek katlı binalar ve kar... Çok geçmeden hostele vardığımızda (havaalanı otobüsü her hostele ve otele uğruyor) sırtımdaki ve göğsümdeki çantalarla cebelleşirken vadinin derinliğinden gelen bir rüzgarla nereye geldiğimi ancak o zaman anlamıştım. Çok vakit kaybetmeden check-inimi yapıp dört kişilik odama yerleştim. Benden başka bir gezgin daha vardı aynı tarihlerde kalacağımız, aynı benim gibi emperyalist sistemin low-season fiyatlarından faydalanan ucuzcu kardeşlerimizdendi ve genel olarak hostelde ise 10 kişiydik diyebilirim. Bazısı Norveç’ten, bazısı Almanya’dan, İngiltere’den bazısı ise ta kalkıp Kanarya Adaları’ndan gelmişti. Bazısı University Center in Svalbard’da Master yapmaya gelmiş, bazısı torunuyla gezmeye, bazısı kuzey ışıkları avına çıkmaya, bazısı yaban hayatını araştırmaya niyetlenip basmıştı bu buzula ayağını. Ben mi? Kafa dinlemek için kutuplardan daha sessiz, sakin ve zamanın her yerden farklı akıp gittiği başka bir yer düşünememiştim bile. “Bu ne lüks!” diyeceksiniz belki, “sadece kafa dinlemeye iyi para harcamışsındır” diye düşüneceksiniz muhtemelen; düşünün, hobi olarak yine düşünün fakat bunu da düşünün lütfen: buradan(Gran Canaria) Türkiye’ye gidiş-dönüş bileti 400€ civarındayken Oslo’ya direkt uçuşun gidiş-dönüş 130€ olması bir yana, biliyoruz ki aynı tarih aralıklarında aynı amaçla iki katı para verip Türkiye’ye gelmiş olsam, normal veyahut makul olacak bu gezi, neden Norveç’e ya da Kuzey Kutbu’na yarı fiyatına olunca lüks gözüküyor? Ya da genel olarak seyahat etmek bir lüks gibi gözükürken, kim evinde otursa dahi aylık 1500 liradan az giderle yaşıyor ya da yaşayabiliyor? Yaşasa dahi kaç kişi bu gidişattan memnun, kim hayatından, yaptıklarından, onları bu denli yoldan uzak tutan şeylerden zevk alıyor artık? “Ben!” diyene saygım, “şey...” diyene bir çift lafım var: çok düşünüyorsun, yapma.












