taylesânın püskülü bugün 12 yaşına bastı!
Cosmic Funnies

titsay
i don't do bad sauce passes
Misplaced Lens Cap
Not today Justin
Sade Olutola

shark vs the universe
No title available
DEAR READER
Keni
AnasAbdin
No title available
$LAYYYTER

Janaina Medeiros

roma★

#extradirty
Xuebing Du
Peter Solarz
Jules of Nature
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
seen from United States

seen from Türkiye

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from Türkiye
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from Croatia

seen from Finland
seen from Australia
seen from United States
@narkafaa
taylesânın püskülü bugün 12 yaşına bastı!
iftarı bekliyoruz.
"birlikte düşünelim dostum"
bu fotoğrafı 7 yıl önce çekmiştim. dehşete düşüren bir güzellik. öyle ihtişamlı bir manzaraydı ki fotoğraf makinem ancak bu kadar yakalayabildi. renkler göründüğünden çok daha canlıydı. sanki dünyanın en iyi ressamları kainatın en güzel manzarasını çizmek için bütün yeteneklerini kullanmışlar, öyle ki ömürlerinin sonuna dek bir doğru parçası bile çizememişler gibi. tam olarak "bunu diken terzi kör oldu" olayı. harikulade bir mekan.
insan böyle dehşetengiz bir yüceliği temaşa ederken yaşanması muhtemel birkaç senaryo var. aynı manzaranın 865 fotoğrafı çekilir ve sonra aralarından hangisinin sosyal medyada yer alacağıyla ilgili uzun mesailer harcanabilir. yahut "e güzel işte, burada mangal yapmak keyifli olur" denilerek eller cepte mağrur bir duruşla yürüyüşe geziye devam edilebilir. ihtimalleri çoğaltabiliriz ancak bir ihtimal daha var ki o da ölmek mi dersin? dur dur bu senaryo değil, müzeyyen senar şarkısı kız. Şimdi yazımıza kısa bir şarkı arası verip arka fonda nihavend makamı bu güzel eseri açıyoruz. tekrar klavyenin başına geçiyoruz.
bahsetmek istediğim bir ihtimal de ölmek değil; kafası kırık bir felsefecinin her fırsatta konuyu daha derin, daha büyük, daha bedihi bir konuya çekme alışkanlığıyla ilgili bir senaryo. mesleki deformasyon yaşan bir felsefeci mütemadiyen “o nedir? bu niçin böyledir? şunun anlamı nedir?” kalıbında sorular sorar. dolayısıyla böyle bir manzaraya bakarken de birden hayatı sorgulamaya başlayabilir. (yaşandı kardeşim, bu da yaşandı) nitekim amatör bir felsefeci olarak ben de bu sahneyi izlerken “hangi suyun sakasıyım ya rab?” sorusunu sordum. "bu koca evrende benim yerim ne? benim bu sahnedeki rolüm ne?" bu sorular zihin dünyamı şekillendiren ve yaptığım her işi kendi rengine boyayan sorular. en temelde bu sorular anlam kavramı etrafında şekilleniyor. “anlam nedir?” sorusu benim bu hayattaki sorum. kendimce buna cevap bulabilirsem gözüm açık gitmez diye düşünüyorum. tabi bir yandan da fildişi kulemde tahtımda otururken ucu sedefle kaplı kuş tüyü kalemimi lacivert mürekkebime bandırdıktan sonra havalı cümlelerle tezimi yazdığımı ve her şeyin anlamını çözdüğümü hayal ediyorum. böylece dünyayı da kurtarmış olacağım. dünyanın bundan haberi olacak mı peki? muhtemelen olmaz. önemli değil. ben kurtardığımı düşünürsem bana yeter. (bak bak adeta kendi yansımasına aşık bir narcissus. yok be! öyle narsistik bir yerden kurmuyorum bu hayalleri. kendime kadar narsistimdir en fazla kehkehkeh) e böyle bir manzarayı görünce de doğal olarak bütün bunların içinde benim anlamımın ne olduğu sorusunu sormadan duramıyorum.
bu hayallerle yazıyorum tezimi, anlamı bulma hayaliyle. the anlam, benim kızıl elmam. adeta bir demir leblebi, dişlerimizi katır kutur çatlatıyor. sevgili danışmanımla da bu konular üzerine konuşuyoruz arada. kafamdaki deli sorularla darlıyorum beyfendiyi. sağolsun bir kere de “ne saçmalıyorsun yahu” demedi. hep “güzel bir nokta yakalamışsın, ilginç bir şey bulmuşsun, bu bizim tezimiz için iyi bir soru” gibi cümleler kuruyor. ponçik danışmanım.
geçen günkü görüşmemiz de yine "öyle miydi, böyle miydi, şöyle mi olsaydı, ama öyle olursa böyle olur" diyerekten taramalı tüfek gibi düşüncelerimi danışmanımın önüne un çuvalı gibi yığdım. sonra o sihirli cümleyi kurdu hocam: “şimdi beraber düşünüyoruz dostum, biraz özgür düşünelim bakalım” en sevdiğim cümlesi. (bir de dostum demesine bitiyorum) şimdilerin "beyin fırtınası" betimlemesiyle klişe olarak ifade ettiği ama benim deneyimimde hayal gücüyle bilgilerin adeta dansa kalktığı o dakikalar. bu düşünme faaliyetimizi ifade etmeye en uygun kelimeleri seçmeye çalışır ve anlaşır cümlelerle aktarırız birbirimize. bunu yaparken kainatın her köşesini özgürce gezermiş gibi hissederim. işte böylece biz anlam sorusuna cevap bulabilmek için bütün mümkün dünyalarda bir gezintiye çıktık.
sonra hocam zihimde birkaç tilkinin kuyruğunu birbirine bağlayan ilginç şeyler söyledi. sentaktik olarak değil ama semantik olarak (kısaca mealen) dedikleri şöyleydi: “bunu öyle düşünebiliriz ki belki de anlam sensin, anlam sende. sen öyküyü anlamlı kılansın, öykünün bir parçasısın. sen olmazsan öykü kopuk olur.” vay dedim, olabilir mi böyle bir şey? hmmmm dedim, düşünmeye devam ettim. düşünmemi durduramadım, durduramadıkça farklı galaksilere gittim geldim.
bu düşünce yolculuğunun bir noktasında aklıma mesnevi'den bir hikaye geldi. hani şu en iyi en yetenekli en becerikli ressamın kendileri olduğunu iddia eden rum ve çinli ressamlar kıssası. hani adil bir padişah bu ressamlar arasında bir yarışma düzenlemişti de çinli ressamlar türlü fırça ve boyalarla muhteşem desenlerden ve renklerden oluşan bir resim yaparken, rum ressamlar sadece cilalama yapmışlardı. böylece çinli ressamların yaptığı resim rum ressamların aynaya dönüşen cilalı tuvalinde yansıyarak daha canlı ve parlak gözükmüştü. ama bir şey daha vardı, padişah bu yansımanın içinde kendisini de görmüştü ve gördüklerine hayran olmuştu. böylece yarışmayı rum ressamlar kazanmıştı. işte bu kıssa şimdi benim düşünce gözlüğümden farklı bir renge boyandı, farklı bir anlam kazandı.
diyorum ki, acaba padişah kendini öykünün bir parçası olarak görmüştü. aslında kendine değil, parçası olduğu öyküye mi hayran olmuştu; öyküye kattığı anlama değil, öykünün anlamının bir parçası olduğuna mı hayran kalmıştı? acaba ben bu fotoğraftaki manzarada kendi yansımamı mı arıyorum? semanın yansımasını arza, arzın yansımasını semaya düşüren ayna ben miyim?
“ما فيك يظهر على فيك”
—
“içinde olan dilinde ortaya çıkar” da dersin,
çinliler gibi “kalbinde yeşil bir dal bulundurursan şakıyan kuşlar gelir” de dersin
felsefeci fıkrası U.U
-Temel de demiş ki “ben de cideyrum"
+kantkantkantkant çok komikmiş
-hocam kant filozof değil miydi?
+ben gülme efekti olarak kullanıyorum çocuğum
-…
bunu yazalı dokuz yıl geçmiş, hala komik. evet, komik!
lülükler ve siyahtan beyaza kusursuz bir geçiş
geçen gün yine düşünce dünyamın dehlizlerine dalmışken nöronlarımın çoğu kara delikleri binek yapmış mümkün dünyalarda geziniyordu. parmaklarım ise otomatik pilottaki beyin sinyalleri yoluyla lülüklerim arasında yürüyüşe çıkmıştı. (burada parantez için kısa bir sözlük molası veriyoruz. lülük kıvırcık saçlı kızların lülelerine verdiği bir addır. mola bitti. yazıya devam) lülükler biraz anksiyetik biraz da obsesiftir. içeriden veya dışarıdan temas sevmezler. ne birbirlerine dolanmaktan hoşlanırlar ne insan eli değsin isterler. biraz dokununca kabarıp kaos ortamı yaratırlar. bağımsızlıklarına düşkündür lülükler. özgürce şekil almak isterler. ama ben lülüklerimi dürtmeyi severim. onları prmaklarıma dolarım kaos dolu dünyalarının içine dalarım. lülüklerin karmaşıklığıyla uğraşırken kendi karmaşıklığımı bir anlığına da olsa unuturum. canım lülüklerim.
e işte geçen gün ben kafamın içinde evren evren dolanırken kafamın dışında da lülük lülük gezmekteyken bir baktım elimde bir saç teli. ya kendi pes etti ya da ben yanlışlıkla yoldum. o kısma takılmıyoruz. bazen böyle küçük kazalar olabilir. tam saç telini önceden yolunmuş ya da kendini salmış saç teli birikimine bırakacakken bir baktım bu telde bir değişiklik var. siyah desen siyah değil, beyaz desen beyaz değil. lülüklerimin bir kısmı kömür karasıyken diğerlerine karlar yağmış. kar beyazı lülüklerimin bir kısmı genetik mirasım, bir kısmı hayattaki bazı tecrübelerimin yansımaları. siyahlarım da beyazlarım da hepsi benim canım ciğerim. ama bu son saç teli var ya, bu bir değişikti. bu siyah başlayan ama yarıya doğru beyazlaşan bir saç teliydi. yanlış gördüğümü sandım, tekrar baktım. çünkü yanlış görebilir insan. gözünün gördüğünü hakikat sanabilir. lakin hayır, doğru görmüşüm. yarısı siyah sarısı beyaz bir saç teliymiş bu. siyahtan beyaza kusursuz bir geçiş...
siyahla başlamış, bir noktada siyahlığından vazgeçip beyaza dönmüş, kendini kar beyazlığının göz alıcılığına bırakmış bir saç teli. uzun uzun inceledim. bu saç teli acaba hangi noktada vazgeçmişti siyahlığından? Niye ve nasıl vazgeçmişti? bunları düşünürken hayat üzerine düşünmeye başladım. (meslekî deformasyon galiba) hayatta bazen renklerimizden vazgeçiyoruz. başka renklere geçiyoruz. hatta bazı günler bir renkle başlarken başka bir renkle bitiyor. bazen renkler birbirine karışıyor, bazen renkleri ayırt etmeye çalışıyoruz, bazen de hiç uğraşmıyoruz. yüreğimize bir damla siyahlık bulaşınca onu çoğaltıp gece karası bir siyahlık içine kapanıyoruz. gelen renkleri de bu siyahın yutmasına izin veriyoruz. olabilir. bazen insanların renklerine kapılıp gittiğimiz de oluyor. birinin siyahlığına çekilebilirim veya birinin pembeliğiyle kendi dünyamı şenlendirebilirim. bazen de kar beyazı öyle kaplıyor ki her yeri gözlerimiz kamaşıyor başka bir şey görmez hale geliyoruz. olabilir. herkesin rengi kendine. kocaman bir renk paletiyle rengarenk bir dünya, rengarenk bir hayat. benim saçlarımsa siyah ve beyaz arasına sıkışmış. tıpkı uçlarda yaşanan bir hayat gibi. "ya hep ya hiç" ikilemine sıkışmış bir zihin gibi. "siyah mı beyaz mı" sorusuyla bunalmış bir kalp gibi. aslında bir ucun siyah diğer ucun beyaz olması pek çok şey anlatıyor. bu öyle bir ikilik ki içinde bütün mümkünleri barındırıyor. siyah ve beyaz ikiliğinden doğar bütün gökkuşağı renkleri. hayaller, rüyalar, beklentiler, gülümsemeler, göz yaşları, yaralar, yamalar, hepsi bu iki uç arasında. feylesof takımından kimileri ikilikleri sevmez. aşmaya çalışır arasına sıkıştığımız bu iki ucu. ama ayrılmak sevdaya dahilse ikilikleri aşmak da ikiliğe dahil diyebilirim. (al sana mis gibi bir aforizma ve hatta bir tutam da safsata) yani benim bu saç telim adeta Leibniz'in bir monadı gibi bir kainatı barındırıyor. bir renk paleti gibi bütün tonları içeriyor. şimdi biri çıkıp "renkler araz, çok konuşma kardeşim" dese bi' "cık cık" çekerim önce, sonra derin bir nefes alıp sakin bir ses tonuyla "tamam ama cevherimizin bir parçası olamaz mı?" sorusunu sorarım. belki biraz manipüle etmek isterim, denerim bir şeyler. "bilimsel olarak bir renk sadece bir yanılsamadan ve yansımadan ibaret olabilir. gözlerimizi boyayabilir. ama gözden geçip doğrudan kalbimizi renklendiriyor. cevheri böylesine etkileyen bir araz büyük bir teşekkürü hak etmiyor mu?" diyerek bir bilge insan edasıyla ortamdan uzaklaşırım.
☽ॐ☮ Feel Well ☮ॐ☾
“incire yemin olsun ki!”
“sahurda ben"in gifli mifli anlatımı.
bugün çok ağladım,
bazen olur öyle.
ama bir yandan da reynmen'in "renklensin gecelerimiz" şarkısını dinlemekten kendimi alamadım. üç farklı şarkı birleştirilmiş gibi ya. ilginç
"he, sonuçta bir de insanız, di' mi?"
Josep Maria Tamburini i Dalmau, 1856-1932
A young girl, n/d, oil on board, 59.5x25 cm
Tezimi yazarken kendimden beklediğim minimum şıklık
perdeler kenarlarına bir şeyler iliştirilmek için vardır. toplu iğneler, kancalı iğneler, tel toka, çıt çıt tokalar, kancalı tokalar vs vs vs böylece esen yelde uçuşan perde prenses saçı gibi gözükür
"nergis mevsiminde hüsnüyusuf almak"
photographed by narkafa
amatör öfkeli
"yani var ya!" son üç gündür düşünce akışımı kendi haline bıraktığımda zihnimden geçen ilk cümle(cik) bu: "yani var ya!" bu ifadeden de anlaşılacağı üzere satırları ilerlemekte olan yazıya hakim olan duygu öfke. yazılarımı yapay zekaya göstersem ve bir duygu haritası çıkarmasını istesem bu haritada en silik olan duygu öfke olurdu herhalde. kaygılı, melankolik, üzgün, sevimli, neşeli, hüzünlü, biraz mutlu gibi haller fazlaca olurdu. zaten bir ara psikolog bir arkadaşım öfkeli çocuk testi göndermişti. testin sonucunda öfke oranım çok düşük çıkmıştı. ilk duyunca kulağa iyi bir şeymiş gibi geliyor değil mi? "e işte ne güzel, sakin sakin takılıyorsun kardeş" denilebilir ama o iş öyle değil. sağlıklı bir insanın biraz da öfkeli olması gerekiyormuş. (bu kısımda kulağımda yılmaz'ın "ilkkan! sağlıklı bir insanın biraz da sevilmemesi gerekiyor kardeşim" cümlesi çınlıyor. link: https://www.youtube.com/shorts/Upceijxggs8) gariptir ki söz konusu testi çözdükten sonra bana bir sinir hali geldi. ufak tefek şeylere sinirleniyorum, söyleniyorum, söylenmelere doyamıyorum. öfkeli olmadığımı öğrenmek beni tersten etkiledi. tabi trafikte kavşak kullanımını hala öğrenememiş kocaman adamlara sinirlensem de arabadan elimle levyeyle fırlamadım. öfkelenmeyi sonradan öğrenmiş bir insan olduğum için amatör bir şekilde ilerledim. kendi bağlamımda birtakım sonuçları oldu tabii. sonradan sonradan buldum dengeyi. şimdi çoğunlukla trafikte sinyal vermeyenlere, her şeyin çözümü gibi sunulan ama asla hiçbir sorunu çöz(e)meyen müşteri hizmetlerine, göz göre göre kötülük yapanlara, havaalanlarında veya başka bir yerde sıra beklerken nefesini omzumda hissedecek kadar yakınımda duranlara ve mesajlarıma dönmeyenlere öfkeleniyorum. sağlıklı bir insan için bu kadarı yeterli olabilir. zaten ismim de sakin anlamına geliyor. yani ne kadar öfkelenebilirim ki zaten.
Lakin öfke bahçemde yeni bir level açıldı: bir şeyler yapabilmek veya birlikte çalışabilmek için önce önyargı duvarını aşmam gereken insanlar. Son bir yıldır bu tip insanlara karşı anlayışla yaklaşıyordum ancak son yaşadığım olay bu yeni seviyenin açılmasını sağladı. birlikte iş yapmak istediğim biriyle telefonda işin bütün detaylarını konuşmuşken ve neredeyse işi bağlamışken yüz yüze tanışmamıza bir saat kala buluşma iptal oldu. çünkü yapacağım işin içeriği kendisine uygun değilmiş. e hani konuştuk ya, detayları anlattım, çok hoşunuza gitmişti. ne oldu? tabi ki laik atak oldu. hesabımdaki birkaç afişten yola çıkarak din iman kuran anlatmamdan korkarak işi iptal etmiş. halbuki biz bambaşka şeyler konuşmuştuk. yahu yeri gelir ben din iman kuran da anlatabilirim ama bunu yapacak olsam zaten gidebileceğim pek çok yer var. ayrıca bunu yapacak olsam sana söylerim zaten. ayrıca bunu bana sorabilirsin, en azından tanışabiliriz, aklında tereddüt varsa bunları konuşabiliriz. dur dur dur! yine vitesi beşe taktık. mevzu iş yapmak ya da yapmamak değil işte. mevzu önyargı duvarının aşılamaması. ha diğer taraftan din iman kuran anlatılan bir yerde de yaptığım işin din dışı olmasından endişe edilerek iş iptal edilmişti. puhahah! (öfkeli ve histerik bir kahkaha) bu yeni seviyeyle birlikte amatör öfkelilikten daha ileri bir seviyeye terfi edeceğimi düşünmüştüm ama bi' gülme geldi kız, yine terfi edemedim. hala öfke konusunda amatörüm. biraz dikkat eksikliği var ben de, hatta teşhis konulmadı ama dehb de olabilir. bu şehirde, bu ülkede, bu dünyada anlamlı bir şeyler yapmaya çalışırken karşılaştığım engellerin haddi hesabı yok. yine de yazıya başlarken içimden geçen "yani var ya!" ifadesi yerini tam da şu an "hikayem bitmedi" cümlesine bıraktı. (can bonomo'nun böyle bir şarkısı var ama o biraz mutsuz bir şarkı. ben biraz daha umutlu hava durumuyla kuruyorum bu cümleyi.) üzülme, al çiçek sana. "hikayem bitmedi!"
Licinio Barzanti
Licinio Barzanti'nin bu resmi tee 10 yıl önce çektiğim bir fotoğrafı aklıma getirdi. Baktığında sıradan, normal, güllerin kendi güzellikleri dışında pek numarası olmayan bir fotoğraf. Ama her şeyde olduğu gibi burada da insanda mahfuz bir anlam mevcut. Elbette bu saklı anlam fotoğrafta değil, güllerin kendisinde.
Üniversitede okurken ara ara ziyarete gittiğim bir akraba evi vardı. Akraba dememe bakmayın, kan bağı olarak karîp değildik. Lakin gönülden yakındık. Allah gecinden versin, sanki ölmüşler gibi yazdım ama hala varlar ve hala yakınız. Bazen iki ayda bir bazen üç ayda bir fatoş teyzem ve selo amcamın metrekaresi küçük pencereleri büyük evine giderdim. Fatoş teyze o kadar ikramda bulunurdu ki gitmeden iki gün önce yiyip içmeyi bırakırdım. Dur dur dur! Dikkatler dağılıyor. O kutu gibi evde geçirdiğim saatlerin detayına girmeyelim. Orası bir başka anı mağarası. Yazının odak noktasına geri dönelim. Ancak bir şeyi belirtmem gerekiyor. Evleri Fethi Paşa korusuna yakındı ve ben her ziyarete gittiğimde fıstık ağacı'ndan yukarı yürürken taksi durağının ilerisindeki köşeyi mesken tutmuş çiçekçiden bir buket çiçek alırdım. Güz zamanı nergisler, baharda hüsnüyusuflar, yazın rengarenk papatyalar, bazen pembe karanfiller... Her ziyaretimde hangi çiçeklerin renkleri göz kamaştırırsa seçer alırdım.
10 yıl önce bu genetik olarak uzak ama kalben yakın akrabalarımın köydeki evine ziyarete gittik ilk defa. Güler yüzleriyle ve heyecanlı gözleriyle ağırladılar bizi. Bu ev derya deniz manzaralı önü bahçe arkası orman genişçe bir evdi. Manzaraya bayılmıştım. Salon kadını çizgimden çıkmadan hanım hanımcık takılıyordum. Bir ara balkonlarında oturmuş manzaranın ve muhabbetin tadını çıkarmaktayken seloş amca geldi. Elinde kocaman bir buket gül. Yukarıdaki fotoğraf o buketin ihtişamını gösteremiyor ne yazık ki ve iyi ki!
Pembe, somon, yavruağzı, kırmızı, gülpembe, sarı, turuncu, kavuniçi, mor, lila, alacalı, beyaz ve adını bilmediğim birkaç renk daha. Renk cümbüşü dolu bir gül buketi. Ben diyeyim 20, siz deyin 30, sonra ben yine diyeyim belki de 40 adet gül. Güllerin kokusu damarlarıma kadar sindi. Meğer Selo amcanın güllere özel bir ilgisi varmış. Türlü cins gülleri bahçesinde yetiştirmekteymiş. Her bir gül fidanına titizlikle bakarmış. Benim geleceğimi duyunca sırf benim için bir buket hazırlamış. Selo amca buketi bana verirken dedi ki "sen bize hiç çiçeksiz gelmedin ama bizim asıl çiçeğimiz sensin" :'> Göz yaşları şelale be! Bunu duyunca benim yanaklar da oldu mu gülpembe. Oldu tabi, nasıl olmasın. O güllerin sayısının belki iki katı kadar fotoğrafını çektim ki hafızam bana ihanet ettiğinde tutunacak dalım olsun. Buketi özel çantalarda muhafaza ederek şehirlerarası yolculuğumda yanımdan ayırmadım. İstanbul'a kadar taşıdım. Son gül yaprağı masama düşene kadar taze suyunu ve iltifatlarını eksik etmedim. Kokusu saçlarıma sinene kadar yanında kaldım. Güller solsa da anısı ve hissiyatı taptaze kaldı. Hayatımdaki en ince düşünülmüş hediyelerden biriydi. (Net ilk üçte, but who's countin'?)
Velhasılıkelam bu tablo o gülleri hatırlattı. Ama sadece gülleri değil, o duygu halini de hatırlattı.
The end.
Sailing in the Mist, 1895, John Henry Twachtman
Medium: oil,canvas
Aziz Mahmut Hüdayi hazretleri sislerle örtülü boğazı geçerken
Şarkıların hermenötiği (sürpriz sonlu) Ocak ayında bir şarkı keşfettim. Albümün adı ayrı güzel, "büyüklere ninniler"; şarkının adı ayrı güzel, "yamadım yaralarımı". Durup durup bu şarkıyı dinliyorum. Hatta bazen dinlemeye bilerek ara veriyorum ki doyuma ulaşmayayım. Malum öyle zamanında alarm sesi yaptığım için veya ergenlik aşkı acısı çekerken dinlediğim için şimdi dinleyemediğim bazı şarkılar var. Bu şarkının kaderi de onlara benzemesin diyerek makul bir dinleme alışkanlığı yürütüyoruz. Şarkının her bir dizesi başka bir yere dokunuyor. Mesela "yamadım yaralarımı, bulamadım zaman zaman ne geçirir ağrılarımı?" diye başlıyor. Hiçbir ağrı kesicinin deva olmadığı anlara dokunuyor. Sonra "kapadım kapılarımı, var olmazsam bulurum olmanın anlamını" diyor. Kapalı kapılar ardında her şeyden ve herkesten izole olmuşken ama kendimizden olamamışken kafamızdan geçen o sorgulamaları anlatıyor. "Nereye varacağımı bilmeden savrulurum, hayat alır alacağını" diye devam ederken sanki "her şey insan için, hayatta imkan dairesi geniş, ne oldum demeyeceksin" diyor. "Tanırım bu kadını, umarım barıştırır zaman onunla aynalarını" derken insanın (ve özellikle de bir kadının) kendisiyle olan savaşını ve barışını anlatıyor sanki. (Anlatmıyorsa anlatmayın deyin arkadaşlar) Şarkının devamındaki sözler şu şekilde: "Atsa atamaz kendini, satsa satamaz. Bir ömür hırpalar kendini, hiç yol alamaz mı insan? Koysan duramaz bir yere, ait olamaz. Her gün tüketir ömrünü, bir gün yaşamaz mı insan? Uyurum oyalanırım, takvimlerden silerim günleri haftaları. Gün olur yazamadığım sayfalardan okurum unuttuğum şarkıları. Yine ben yaralanırım. Kendime hata bulur, affederim başkalarını. Tanıdım bu kadını, yaptığım hataların yaparken aynılarını. Atsa atamaz kendini, satsa satamaz. Bir ömür hırpalar kendini, hiç yol alamaz mı insan? Koysan duramaz bir yere, ait olamaz. Her gün tüketir ömrünü, Bir gün yaşamaz mı insan?"
Bu satırlarda tükenmişlik sendromu mu ararsın, imposter sendromu mu ararsın, nihilizm, bağlanma problemi... Ne ararsan var. Hatta "kendime hata bulur, affederim başkalarını" diyerek eleştirel ebeveyn şemanıza bile (tabi böyle bir şemanız varsa) dokunuyor.
Bir nefes alıyoruz ve buraları dinlerken mevsimsel depresyonun kollarına kendimizi bırakmıyoruz. Aman diyeyim! Yoksa Medusa'nın saçları gibi taş eder bizi valla. O kapılar ardına düşeriz. Dikkat edin kendinize kuzum. Ha bu arada belki de bunların hiçbirini demiyor bu şarkı. Mazhar Alanson'un "yandım" şarkısındaki "baka baka doyamadım, hem kokladım da" sözlerinin Kabe'ye yazıldığı gibi bir durumla da karşı karşıya olabiliriz. Kabe'ye yazılan şarkıyı aşk şarkısı zannetmemiz gibi bu şarkıyı da böyle yorumlamış olabiliriz. (Gerçi şarkının devamında bana yeniden şarkılar söyleten kadın dediği için böyle yorumlamamız bir hata mı emin değilim abicim) Her şey mümkün. Sonuçta bu "sen Abdülhamit'i savundun! -çıkar göster!" tarzı bir tartışma değil. Hermenötik dairesi geniş. Olsun yine de herkesin yamalanmış veya yamalanmakta olan bir yarası vardır zaar.
artist: isabelle feliu
yüzyıllık yalnızlık kitabını/dizisini hatırlattı nedense