Ayy keşke instagram’ın falan olsaydı da oradan takip etseydik. Umarım hayatta ve iyisindir
Çok iyiyim. Instagram’ım da var hem de. @necipdiyebiri
i don't do bad sauce passes
occasionally subtle
KIROKAZE
Not today Justin
Mike Driver
ojovivo

Discoholic 🪩
I'd rather be in outer space 🛸
Today's Document
sheepfilms
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year

@theartofmadeline

shark vs the universe
AnasAbdin
Cosmic Funnies
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
taylor price

Product Placement

#extradirty

⁂

seen from Germany
seen from United States

seen from New Zealand
seen from Saudi Arabia

seen from United States
seen from Germany
seen from United States

seen from Malaysia

seen from United Arab Emirates
seen from France
seen from United States

seen from United States
seen from Germany
seen from United States
seen from United Kingdom

seen from United States

seen from Australia

seen from China

seen from United Kingdom

seen from Germany
@neecip
Ayy keşke instagram’ın falan olsaydı da oradan takip etseydik. Umarım hayatta ve iyisindir
Çok iyiyim. Instagram’ım da var hem de. @necipdiyebiri
Günden güne yaşlanmamızı, yeni keratin üretemeyişlerimizi, bilmem kaçlı yaşlara merdivenler dayayışlarımızı, buharlı ütülerle bile açılamayacak kadar kırışmamızı, kısacası bir yılın bitip de bir diğer yılın başlayışını afedersiniz ama kutlamayacağız da ne yapacağız? Oturup ağlasak ne değişecek? İyisi mi gidip bünyemize alkol alıp beynimizi iyice uyuşturup kulak memesi kıvamına gelene kadar marine edelim, garip dans figürlerimizle de iyice bir şantaj edelim ki onu en azından bu gece seratonin ve endorfin salgılamaya zorlayalım.
“Bir eğitim bilimci olarak beynimizi bu şekilde eğitmenin doğru olmadığını da belirtmem gerek, dolayısıyla dediğimi yapın ama yaptığımı yapmayın, ben yandım eller yanmasın” gibi cümleler kuracağımı sanıyorsanız bir çıt yanılıyorsunuz sayın okuyucu. Saldırın eğlenceye be! Canınız ne istiyorsa onu yapın. Hazcılığı duydunuz mu? Hah, aynen oradaki gibi ama daha Epikuros tarzı. Aristippos’a sırtınızı dayayıp da bokunu çıkartmaya kalkmayın! Getirtmeyin beni oraya elimde içkimle gece gece. Vallahi kaç kadeh kırılır sarhoş gönlünüzde bilmem ama o sarhoş kalbinizi kırarım! (evet, az önce “sayın” diyerek sizlerle arama bir takım mesafeler koymuş, hatta biraz da azarlayıp göz dağı vermiş olabilirim ama bu gecenin sonunda alkolün ve eğlencenin de bana verdiği yetkiye dayanarak sizi bir takım Fransız gelenekleriyle öpmeyeceğim anlamına gelmiyor)
Yeni yıl dünyamıza sağlık, mutluluk, neşe getirsin, savaşlar bitsin, çocuklar ölmesin gibi bir takım dileklerimizi şöyle üstünkörü ve yarım ağızla dile getirdikten sonra gelelim asıl dileklerimize. Şimdi, öncelikle yeni yıl artık bana bir çıt para getirsin. Çünkü yeter! Biraz da ben malımla züğürtlerin çenesini yormak istiyorum. Zira benim çenem bunca yıl yorulmakla kalmadı, ortodontal sorunlar yaşamaya başladım artık. Biraz da ben susayım ve dar gelirliler konuşsun. Sonrasında, yeni yılcım bana sağlık getirirse iyi olur. Zira tam paralanmışken hastalanmak çok yersiz. Ha, bir de her yıl istediğim gibi iki ekmek bir de ufak kaymaksız yoğurt getirirse iyi olur, çünkü yemeğe oturacağız.
Son olarak, evet bu şampanya şişesini tutuyorum çünkü elimde!
Hepimize mutlu seneler! Bir Tarkan değilim belki ama yakalarsam muck muck!
Öbdüm! MMMMMUUUUAH!!..
Hansel ile Gretel gerçek birer geri zekâlı. Sen kalk yanına çıkın almadan yollara koyul. Sonra vay efendim ormanda pastadan ev gördük, içinde bizi yemeye çalışan bir cadı yaşıyor, damından sütlaç akıyordu filan diye anlat. Kim bilir ormanda ne mantarı buldunuz da yediniz. Kimse de çıkıp “ya bunların kafası iyi” dememiş, düşmüş cadının peşine. Belli ki Hansel herifiyle Gretel karısı yemiş bir güzel mantarları, sonrasında da canları şeker çekmiş. Onlara yemeklik bir şeyler hazırlayan o ormandaki nur yüzlü teyzemizi de cadı olarak görüp onları şişmanlatıp yemeyi planlıyor diye çirkin iftiralar atmış. Şimdi ben bunu neden anlattım? Çünkü planım ölümü gösterip sıtmaya razı etmek.
Başlıyorum. Ehe ehe…
Yukarıdaki ibretlik öyküde de görüldüğü üzere, uyuşturucu maddeler dostumuz değildir, bizleri yanıltır, gözümüze perdeler çeker. Tüm bunlar yetmezmiş gibi karnımızı acıktırıp obeziteye kapılar aralar. Fakat bilin bakalım ne böyle değildir? Tabi ki hepimizin en iyi dostu alkol. Alkol dostumuzdur. Hem de bizi her seferinde daha da sıkı sarıp sarmalayan, bizi anlayan ve cesaretlendiren, eski sevgililerimize mesajlar attırıp bir terapist gibi içimizden geçenleri söyletip bizi rahatlattığı yetmiyormuş gibi ertesi gün “ya canım kusura bakma, çok sarhoştum, hatırlamıyorum” bahaneleriyle bize her zaman bir açık kapı bırakıp zor durumlardan bizi kurtaran harika bir dost. Ayrıca acıktırmaz, sadece susatır ve bilin bakalım hayatın temel kaynağı nedir? Tabi ki su. Hop döndük mü yine alkol güzellemesine. Ayrıca çeşit çeşit, renk renk… Rakısı, birası, şarabı, viskisi… O minnoş rengarenk ve lezzetli kokteyllerden ve shotlardan bahsetmiyorum bile.
Alkolü bizi sarıp sarmalayan konforlu bir hırkaya benzetebilirim ve bu konuda da yalnız sayılmam. Bir çok farklı şarkıcıdan duyar gibi olduğumuz “haydar haydar” şarkısında da Haydar Bey’den bağımsız şekilde melamet hırkasıyla tasvir edilen şeyin alkol olduğuna yemin edebilirim lakin ispatlayamam. Lafı daha fazla uzatmayayım, siz de gidin dinleyin şarkıyı. E yanına da açın bir şeyler de içelim karşılıklı.
Son olarak, bir tek dileğim var. (Hayır İbrahim Tatlıses’den alıntı yapmayacağım. Ne alaka şimdi burada?)
Dileğim ektedir. Sevgiler! Öbdüm!
Tanrı bu insanlığa bir daha kahve kupasında şarap içirmesin.
Arka planda “nasıl geçti habersiz” eşliğinde bu satırları yazıyormuşum gibi düşünün, öylesi daha tatlı. Zira gerçekler maalesef o kadar tatlı değil. Darbuka solo eşliğinde erişkin bir Burhan Öçal misali klavyenin tuşlarında ritmik sololar atıp Asena’yı kıskandıracak gerdanlar kırıyorum. Çünkü neden kırmayayım? Doğum günü benim, ben doğum gününün, el ne karışır? Şuraya kocaman bir doğum günü partisi ne güzel yaraşır, fakat faydalar faydasız, imkanlar imkansız.
Tabi ki bu doğum günümü de geçen sene olduğu gibi biricik dostum Korona ile kutladım. Rakı kadehi içine yerleştirilmiş şakalı mumlar üflendi, çok güzel dilekler dilenip Trakya karşılamadan tangoya uzanan çeşitli danslar edildi. Hatta “Korona bebek 2 yaşında” şakaları yapılıp şakanın akabinde düşen tansiyonları yerine getirebilmek adına bir takım pudra şekerleri tüketildi. Pudra şekerleri elbette ki büyüklerimizden öğrendiğimiz üzere burundan alındı. Aslında lüks bir araçta plastik tabakta tüketmek lazım ama biz tembel işi yapıyoruz tabi.
Masanın üzerine 28. yaşım çok tatlı geçsin diye pudra şekeriyle 28 yazdım. Pudra şekeri çekilirken kullanılan ve Türk Lirası karşılığını hesaplamaya matematiğimin yetmediği rulo haldeki 50 doların orada pudra şekeriyle beraber 128 rakamını oluşturması ise tamamen bir tesadüf. Herhangi bir şeyi sorguladığım ya da bir şey ima ettiğim yok tabi ki. 28 yaşıma girmemden kaynaklanan tatlı bir rastlantı sadece.
Bu esnada bana bu zorlu ve evde geçen 27. yaşımda beni hiç yalnız bırakmayan ve her gün destekleyen rakı, şarap, bira, viski ve daha adının sayamayacağım bilumum alkol içeren içkiye ne kadar teşekkür etsem az. 27 yaşımın bana verdiği yetkiye dayanarak “acaba ölüp Amy Winehouse, Kurt Cobain gibi 27sinde ölmüş efsanelere karışır mıyım?” diye çok düşündüm ama kısmet değilmiş. Bana daha da bir şey olmaz diyerek Gülben Ergen edasıyla daha da bir hevesle sarıldım şişelerime. Altın vuruş filan diyorlardı önceden ama hala diyorlar mı bilmiyorum. Zira altının gram fiyatı almış başını gitmiş. Hadi beraber arkasından el sallayalım.
Umarım 28. yaşım bana bol neşe, sağlık, mutluluk, 128 milyar dolar nakit, ağzım tatlansın diye gani gani pudra şekeri, 28 külçe altın, 2 ekmek, bir de ufak kaymaklı yoğurt getirir. Yemeğe oturacağım çünkü. Bir de umarım 29. doğum günümü Çağlayan Adliyesi’nde kutlamam.
Siz de bana hediye göndermek isterseniz banka hesap numaramı ısrarla isteyiniz. Olmadı kocaman sarılıp öpün beni, o da olur.
Geçen sene bu pandemi belası ortaya çıktığında bir takım evde kalma şakaları yapmış ve gülmüştüm. Fakat artık aynı şaka aradan geçen zaman yüzünden olsa gerek artık güldürmediği gibi için için ağlatıyor. Nasıl ki dram artı zaman komediye eşitse komedi artı zaman da drama eşitmiş. Meyve sineğinden hallice olan matematik seviyemle denklemler filan yapıyorum artık. Densizliğime de bir bakın hele. Evde kaldığım süre boyunca sanırım beynim geriye dönük bir bilgi taraması yapmış olacak ki eski bilgileri hatırlaması durumu sadece matematik dersleri için geçerli değil. Müzik derslerimi de gözden geçirip ne kadar eski şarkı varsa dinliyorum. Hatta dinlerken de yerimde duramayıp Trakya karşılamadan, damat halayına, gaydırıguppak cemileden şemmammeye, geniş bir yöre yelpazesi kapsamında kurtlarımı döküp korona sponsorluğunda edindiğim göbeğimi büyük bir zevkle atıyorum. Ama favorim sorulacak olursa, içinden soru geçen şarkılar derim. Zira dogmatik şarkı sevmem ben. Şarkı dediğin sorgulayıcı olacak, sorular soracak. Misal “kızılcıklar oldu mu, selelere doldu mu, gönderdiğim çoraplar ayağına oldu mu?” Felsefeye giriş 101 gibi parçadır yemin ederim.
Bütün ilkokul bilgilerimi gözden geçirmeye başladığım bu günlerde tabi ki es geçtiğim derslerim de oldu; mesela beden eğitimi. Bu bedene kim eğitim vurabilir ki artık? Hele ki eriyen onca kas ve alınan onca kilodan sonra. Yarın öbür gün yaşımı öğrenmek amacıyla belimden kesip halkalarımı sayacak olsalar yağ dokum yüzünden sayamazlar bile. O yüzden beden eğitimi değil de, kimseyle konuşmamaktan unuttuğum Türkçe’me, Yemek yaparken ve ev temizlerken kullanabildiğim Fen Bilgi’me, sosyal mesafe yüzünden ne olduğunu bile unutmak üzere olduğum ama aslında da unutamadığım Sosyal Bilgiler’ime ve alışveriş yaparken çok işime yarayan Ev Ekonomi’me odaklanırken belli ki birazcık da Matematiğime odaklanır gibi olmuşum. Keşke bu matematik bilgim filan daha önceden olsaydı, Boğaziçi’ne filan girerdim belki. (Giremedi) Girmek de o kadar kolay değil zaten. Grinin gökkuşağında yeri yok gibidir zaten. Hazır renk demişken, şöyle bir şiirle veda etmek isterim;
Roses are red
Violets are blue
Please resign
Melih Bulu!
Eski fotoğraflar olmadan sarı ve yeşil rengin ne olduğunu unutacak gibi olduğumuz ama aslında da hiç aklımızdan çıkmadan, özlemle andığımız gerçeğinden birazcık bahsetmek isterim ama üşendim. Bu kış ayları zaten bizi hep durduk yere üşendirmesiyle ünlü değil midir? Kesinlikle de değildir.
Fakat bir an önce şu kış bitse de gitsek dediğimizi de duyar gibi değilim, bizzat biliyorum. Hayır zaten renk paleti olarak bile hiç iç açıcı bir mevsim değil. Beyaz ve toprak renkleri ağırlıklı bir mevsimi ne kadar sevmemiz beklenebilir ki? Bir kere, beyaz çok kir gösterir, zordur yani. Tamam toz göstermez diyelim ama, ya o beraberinde bünyesinde barındırdığı toprak tonları? Parmak parmak toz birikir üstünde, gerek yok. Soğukluğundan ve ıslaklığından bahsetmiyorum bile. Tenimize de bir faydası yok. İlla ki güneşli bir günde kayak yapmamız lazım ki azıcık bronzlaşıp D vitamini diyebilelim. Hayır bakın, o depresif sonbahar bile çok daha iyidir. En azından kızıl ve sarı tonları filan var beraberinde getirdiği.
Ama baharımız öyle mi ya? Cıvıl cıvıldır bakın. Bütün renkleri önümüze açıverir, mesleğine sevdalı bir bohçacı gibi. Seç, beğen, al istediğini. Ne soğuktur, ne de çok sıcak. Tenimize de tatlı, bebeksi bir pembelik bile verir, inanabiliyor musun? Bir mevsimden daha ne isteyebilirim ki? D vitamini desen, istemediğin kadar. O meyvenin, sebzenin güzelliğinden bahsetmiyorum bile. Kirazından eriğine, geniş bir ürün yelpazesi sunar bize bahar. Hoş, yaz da bu konuda hiç fena değildir ama o sıcak çekilmez anam. Terlemekten insan başka bir şey yapmaya zaman bulamıyor adeta. Denizi, dondurması filan iyidir ama, şimdilik favori mevsimlerim listemde ikinci sırada yer alıyor. Zira kırmızı ağırlıklı bir renk paleti benim cildimi solduruyor.
Zaten ben çiçek, sabah serinliği, akşam üstü hırkası ve hafif meltem severim. Tüm bu sevdalarım beni tek bir mevsime götürüyor; bahar. “Keşke her konuda aradığımı bulmak bu kadar kolay olsa” gibi bir yerden devam ederdim ama devamında gelecek olan satırları buraya değil terapistime yazmam gerektiğini bildiğim için susuyorum.
Ezcümle, özledik be bahar! Papatyandan öpeceğim. Ama sizi her mevsim bütün renklerinizden ve gökkuşaklarınızdan öperim!
MUCK!
OOH!
Bilen bilir, ben hayvanları çok severim. Pragmatizme gönül verenler derneğinin yürüyüşünde önde bayrak tutacakken “bunun bana bi faydası olmaz” deyip vazgeçecek kadar faydacılığa sevdalanacak biri olarak tabi ki nasıl en sevdiğim sebze, üzerine oturabildiğim sebzeyse (çimenden bahsediyor), en sevdiğim hayvan da yiyebildiğim hayvan. Zaten bende hayvanlar ve sebzeler ikiye ayrılır; yediklerim ve henüz yemediklerim. Mesela ördekler, of nasıl severim. Bu benzersiz lezzete asla hayır diyemiyorum. Mmmmh…
Neyse, ilk paragraftan vegan arkadaşları uğurladığımıza göre devam edebiliriz. Onlar okumaz burdan sonrasını. Ooohh… Kaldık mı biz bize. Ne yaptınız o işleri? Veganlara bulaşasım vardı, ondan yaptım. “Yoksa benim de ot yiyen arkadaşım var” diye çıkış yapsam ya burada. “Ben de egeliyim! Ben de arap saçı yiyorum!” nidalarıyla inletirdim burayı ama yapmam. Zira veganları yanıma alacağım diye ırkçı söylem sebzesini dillendirip başıma bela açmak istemem. Bana veganları mı karşına almak istersin yoksa ırkçılık mı yapmak istersin diye sorsalar, hemen en yakınımdaki hayvanı yiyerek karşılık veririm. Ne alaka, zaten kim niye böyle bir soruyla gelsin bana?
O değil de, artık bıkmadık mı ama hep beraber? İnsanların maskeleri yetmezmiş gibi bir de cerrahi maskeler çıktı başımıza. Neyse, ben burayı Orhan Veli kitabına çevirmeden sussam iyi olacak gibi. Herkesi ve her şeyi böylesine nasıl özler olduk ama? Yani şahsım adına, ben arkadaşlarımın hiç tanımadığım arkadaşlarını bile özledim. Bir mekanda otururken benden işaret diliyle çakmak isteyen çocuğu, beni tuvalet kapısının önünde dakikalarca bekleten diğer çocuğu, bara bira almaya giderken çantasını bana emanet eden kızı, hepsini özledim. Hepinize sarılmayı dört gözle bekliyorum canlarım. Çantamda çakmak da var artık. Gün senin günün tiryaki kardeşim. Gel bir ataş vereyim de cigaranı yak. Ben sallanıp gelirken sen de boyuma bakmak istersen diye söylüyorum; bir seksen iki. Yorulma sen hiç.
Veganları bile özledim. Gelin park bahçe dolaşıp ördekleri besleyelim beraber. Bir kereviz sapını iki ucundan kemire kemire yiyelim. Tarkan gibi spagetti de kullanabilirdik ama glikoz intoleransınız vardır diye şey etmiyorum. Öperim!
Gülşen tarafından hep dağ gibi duranlarla karşılaştırılan ama aslında o dağ gibi bireylerle aynı siklette olmaması nedeniyle tamamen acımasızca eleştirilen kardan adamlar da ağlar. İşin kötü kısmı, elleri olmadığı için gözyaşları aşağıya doğru süzülüp basenlere doğru bir yerde donup kalıyor, tüm kardan adamları basenli ve kilolu gösteriyor. Demem o ki; nerde basenleri büyük bir kardan adam görsem, hor görme, kim bilir ne derdi vardır. Bizde nasıl ki derler derya oluyor, hah tam olarak öyle, onlarda da dertler basen oluyor. “Ama fit kardan adamlar da vardır” diyebilmeyi çok isterdim fakat güzellik standartlarımızı öyle bir dikte etmişiz ki onlara, tüm kardan adamları tek düze hale getirmişiz. Ay resmen soykırımdır bu. Belli ki zamanında kardan kadınları ve kardan çocukları ellerinden almış, kardan adamları da üreme organlarını ellerinden (ya da her neredeyse) almış, görüntülerine bir standart vermiş ve bu acı dolu dünyada bir başlarına bırakmışız. Ha bu kardan adamlar size ne etti? Bu kadar acıdan sonra onların basenleri büyük olmasın da, kimin olsun?
Bir de dalga geçercesine burunlarına kök sebze takıp gözlerine de kömür yerleştiriyoruz. Bunun gözlere mil çekmekten ne farkı var? Gülseren Budayıcıoğlu nerede? Neden bu kardan adamların bu narin bedenlerine sığdırdıkları acıların oranını sorgulamıyor? Eli kolu da yok garibimin, öyle duruyor olduğu yerde, düşünüyor o karılarının ve çocuklarının sıcak odalarda eritildiği günü, onlardan yapılan içme sularını, onları lıkır lıkır içen soykırımcı insan ırkını… Bir tutam sevgiye aç, tamamen soykırılmış bir topluluktur kardan adamlar. Ha bu homosapienler zamanında kendisinden koyu renkli olanlara ne ettiyse, onun aynısını kendisinden beyaz olana da yapmış belli ki. Bıktık artık sizden be!
O yüzden, ne zaman, nerede bir kardan adam görsem, onu en narin, en kırılgan, en hassas yerinden öperim; basenlerinden. Ne o, aranızda bir takım gülüşmeler, kıkırdaşmalar oldu? Yazık! Midem bulanıyor benim!
Gidin basenlerinden yalayın kardan adamları. Acılarını en azından böyle sarmaya çalışıp, soğumuş kalplerimizi ısıtalım.
Bu fotoğraftaki saçma hareketi de böyle açıkladım ya, daha da bana bir şey olmaz. Gidem de kar helvası yiyem.
Yaşamsal sıvımızın üçüncü halinin gökten düşmesine insanoğlunun bu kadar sevinmesi aynı maddenin diğer iki halini bi çıt gücendirmiyorsa ben de bir şey bilmiyorum. Kar yağdığını görünce evlerde camlara koşanlar, fotoğraf çekenler, dışarıya koşanlar, düşenleri toplayarak kocaman gülümsemelerle birbirlerine fırlatanlar aynısını niçin yağmur ya da sis esnasında aynısını yapmıyorlar? Ben bu zamana kadar yağmur esnasında birbirleriyle su savaşı yapan görmedim mesela. Ha bu yağmurun, sisin günahı nedir? Neden sevmediniz bunları? Aman zaten kar görünce de iç güdülerine hakim olamayıp bunu “kar topu savaşı” kisvesi altında yine bir şiddet gösterisine çeviren bu iki ayaklı yaratıklardan ne beklersin abla?
Hadi bak yağmuru anladık diyelim, sis de okey. Belli ki her maddenin olduğu gibi suyun da katı ve en sert halini seviyoruz. Peki ya dolu? Katı halse katı hal, sertlikse sertlik. Hatta kendisi kardan daha sert. Semsert. Kaskatı. Peki dışarıya çıkıp oynuyor muyuz? Yok! Yağdığını görünce seviniyor muyuz? O da yok. Yemin ederim iki yüzlülükte bir dünya markası, vizyonsuzlukta da en güvenilir çözüm ortaklarıyız insanoğlu olarak.
Bir de gidip şarkılar filan yazıyoruz içinden kar geçen. Bak şimdi bu konuda yağmurun hakkı çok yenmemiştir ama. Şarkılarda filan hep geçiyor. Aslında yağmuru da seviyor gibiyiz ama çok da şey etmiyoruz. Geceleri filan o uyurken gizli gizli alnından filan öpüyoruz muhtemelen. O yüzden kar bizim için aşık olduğumuz kişiyse, yağmur da böyle bir komşu kızı, kapıcı kızı fantezisi gibi bir şey. Hop, konu geldi mi sana ikinci içgüdümüze? Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı Freud, kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet, bu seks?
Fakat bu esnada içinden sis ve dolu geçen şarkıyı ara ki bulasın, yok. Hep üvey evlat muamelesi, hep istenmeyen üvey anne. Yemin ederim bıktık bu hava olaylarından ya! Zaten melekler arasında da en az favorim olan hep Mikail. Hep böyle bir göz önünde olma çabası, hop güneş, yağmur gibi ama hava sıcak. Yeterince dikkat çekemezse de rüzgar, fırtına bir şeyler. Ama diğerleri öyle mi ya? Mesela omuzumuzdaki iki melek. Evet, biri aşk için, biri huzur Bengücüm. Freud burada olsa “huzur değil, sekstir o. Huzur olsa duramazsın” derdi ama bana ne. Gidem de kar oynayam.
Bu pandemi dönemi hepimizi birer minyatür İbrahim Tatlıses’e çevirip evlerimizde hayali Asena’lar, Didem’ler oynatmakla kalmayıp pandemi öncesi resimlerine baktırıp hayali sigaralar yaktırıyor. Daha sonrasında da hepbir ağızdan sanki o eski günler eski sevgililerimizmişçesine “gelmezsen gelme” diye haykırtıp hayali rakılarımızdan yudumlattırıyor. Ama aslında her şey çok güzel başlamıştı. Bu minyatür imparatorlar mutasyona uğramadan önce birer minnoş takkeli Emine Beder’lerdi; evlerde ekşi mayalı ekmekler yapıp, turşu kurarlardı. Şimdi ise bunun bir evcilik oyunu olmaması ve ne zaman biteceğinin belirsizliği suratımıza kocaman bir tokat gibi aşk edilmesinin akabinde o kocaman gülümsemelerle minik minik hamurlar yoğuran Emine’lerin yerini pos bıyıklarıyla boncuk boncuk terleyerek çiğ köfte yoğururken oryantel oynatan merinos bireyler aldı. Yahut o en başta hem fiziki, hem de ruhani olarak gelişmeyi planlayarak yoga halılarının üstünde güneşe selam duran Ebru Şallı’larımız gitti, yerine güneşe karşı halaya duran payetli mendilli Mustafa Keser’ler, ceketini pantalonuna sokup dokuz sekizlik attıran Adnan Şenses’ler veya halayını karşıki dağda candarma çavuşu olan yarine ithaf eden Mahmut Tuncer’ler geldi. Bir de bunların aynı yoga matının üstüne seccade serip bu günlerin bitmesi için Hakk’a el açan versiyonları var ama o konuya giremeyeceğim. Zira din ve yoga işleri birbirinden ayrılmıştır zamanında. Zaten ne alaka?
Tellioğullarını Seferoğullarına, Hande Ataizi’ni Sevda Demirel’e, Hande Yener’i Demet Akalın’a, Akdeniz sahillerini Rus kızlarına, Ege Denizi’ni işgal kuvvetlerine, Bandırma Vapuru’nu Samsun’a, estetiği Ajda Pekkan’a, İzmir’i Kars’a, Jüpiter’i Mars’a özlettiren bu zalım kader artık bitsin, sevenleri sevdiğine vermemekte ısrarcı kaynanamsı ha bu virüs artık bitsin. Biz de bu dönemde aldığımız 3-5 kiloyu verip taş olalım, yollara yoldaş olalım, hatta istersen gardaş olalım ama yani kafa içi tek gündemimizin “acaba ne yesek” olmadığı günlere geri dönelim.
Öf tamam be! 3 – 5 değil, 10-15 kilo. Mutlu musun şimdi ha göbek karşıtı kardeşim? “Ev dediğin balkonlu olur” gibi bir güzellemeyle gelirdim şimdi ama, değmezsin. Umarım o çiğköfte yoğuran imparator bireyler iki halay arası dinlenirken seni o gurur duyduğun ve bu dönemde gözümüze gözümüze soktuğun adonisinden vurdurtur.
2020 yılının Seray Sever’in müzik hayatından sadece birazcık daha uzun sürdüğünü tam düşüneceğim anda aklıma bu garipli yılda başımıza gelenler geliyor. Tam da Gülşen şarkısının aksine aklımızdan değil, başımızdan geçenlere içmelik bir seneyi hep beraber yudum yudum emcürdük. Gönül ister ki bu sene başımıza gelen felaketleri yangınından virüsüne, depreminden işsiz kalmalara kadar sıralı bir şekilde yazayım ama düşüncesi bile Azer Bülbül ve Vedat Milör arası bir ölçekte elimi ayağımı titretiyor.
Bununla beraber, bu virüs dolu yıl boyunda hiçbir antivirüs programı üreticisi yahut geliştiricisi bir şirketin bizleri desteklememesini aklım almıyor. Hadi onu geç, “güvenli cinsellik ürünü” diye burada sözünü geçireceğim ama doğrusunun ne olduğunu yaldır yaldır hepinizin anlayacağı lakin “kondom” mu “prezervatif” mi diyeceğinizin tamamen artikülasyonunuza bağlı olduğu o ürünlerin üreticileri neden bize bir şey etmedi? Bu pazarlama departmanları nerede? Bu reklam şirketleri, metin yazarları uyuyor mu? Ha doğru, onları virüs bahanesiyle işten çıkarmıştınız tabi. Unutuvermişim ehe.
Şimdi hepimizin obsesif kompulsif kişilik bozukluğu, agorafobi ve bilumum fittoş hastalığımızın tedavisi amacıyla el ele tutuşup psikologların, psikiyatristlerin ama en çok da Gülseren Budayıcıoğlu’nun kapısını tekmeleyerek içeriye girecek kadar kendimizi kaybettiğimiz bu günlerde umarım Müge Anlı bizi bulur da o kısık gözleriyle yargılayıp sanki yeterince yara almamışız gibi, sanki kalbimizi koli bantlarıyla tek parça tutmaya çalışmıyormuşuz gibi bir tekme de o atar bize. Bakın mesela 2020 yılı bir önceki cümleden daha kısa sürmüş gibi geliyor Gülseren Hanım. Nasıl yapalım şimdi, haftada kaç geleyim ben? Bir şey yapmam lazım mı abla? Ne konuda konuşalım? Jung diye bilim adamı var mı abla? Şşş... Sus bakalım. Burada soruları ben sorarım.
Gülseren Budayıcıoğlu senaryosunu yaşamak zorunda kaldığımız bu 2020 yılı umarım tutmamış dizi gibi en kısa zamanda final yapar da kontrolü Gülse Birsel alır. Kurtar bizi gayrı mizah reis. Üşüyoruz!
Gülmek için antidepresan ve alkol almak zorunda olmadığımız bir yeni yıl diliyorum hepimize. Beklentimi aha bu kadar düşürdüm bak. Teşekkürler 2020! FONDİP!
İzel'in "Hasretim" şarkısının klibindeki denizleri aşarak gelmesi, Çelik'siz ve Ercan'sız kalmış kürk mantolu İzel'i kurtarması beklenen birey belki ben değilim ama yarın öbür gün sevdiğim birey benden böyle bir şey talep eder düşüncesiyle kanoya başlamışımdır. Ben daha sana nasıl bir hizmet sağlayabilirim aşkım birey? Gel gayrı!
O değil de, sevdiğim birey umarım İzel'e benzer de her fırsatta peçeteye istek şarkı yazıp kulaklarımın pasına porçöz dökülmesi hissini deneyimleyebilirim. Hayır yani, İzel olmasa bile en azından Dizel olsun, az yaksın, ekonomik olsun. Ben de bilirim sürat motorlarıyla yahut jetskilere binerek denizleri aşıp kurtarmaya gelmeyi fakat ekolojik bir çözüm olan kanoyu seçerek doğayı koruyor, karbon salınımını azaltmayı amaçlıyorum. Iıı… Evet, doğru. Sadece ekonomik olduğu için kanoyu seçtim. Ekmek parası kolay mı kazanılıyor sanıyorsun?
Bu kürek kullanma işi bana yepyeni ufuklar açtı diyebilirim. Hayatıma giren İzel, yahut dizel birey benden denizleri aşmamı talep etmese bile, kano yüzünden edindiğim kürek kullanma becerilerim sayesinde dünya üzerindeki tüm fırınlarda iş bulabileceğimi düşünüyorum ama fırın sahipleri benimle hemfikir olup gerçek şekillerinden çok uzaklaştırılmış, modern görünümü ekmek ve bilumum hamur işi konusunda ne kadar açık görüşlü olur, orasını bilemem. Yok mu şöyle açık görüşlü, modern fırın sahibi, bana ulaşsın. Halkın karnını sanatla doyuralım! Bakın sloganım bile hazır. Ulaşın bana, bekliyorum. Zaten bu kano denen meretle de çok hızlı uzaklaşamam, buralardayım yani. Gelince bana seslenin.
Fotoğrafta, sanki bir yarışma varmış da birinci gelmişim, birazdan da boynu çiçekli bireyler ödülümü takdim edeceklermiş gibi küreğimi kaldırıp zafer pozu filan vermem kamuoyunu sakın yanıltmasın. Zira “olduğum yerde durabiliyorum, henüz düşmedim ve hala kuruyum elhamdülilililili yar” sevincidir o eblek yüzümde gördüğünüz. Şurada ağız tadıyla bir algı operasyonu bile yapamıyorum. Zaten bana kaçak çay lazım olsa, adamını bulamam. Böylesine enayi bir hayat benimkisi.
Kanomun plakası üzerinden prim de yapabilirdim ama ne alaka? 09 memleketim Aydın'ın plakası, 46 da delilere verilen raporun adı. Söyleyeceklerim bu kadar, teşekkürler
Gökkuşağındaki her renk için ayrı ayrı aşk şarkıları yazılırken turuncu ve mor renge yapılan haksızlığı, ayrımcılığı ve ötekileştirmeyi aşamıyorum. Kırmızıdan başlayacak olursak, Sibel Tüzün’ün klibiyle müsemma “kırmızı” isimli bir şarkısı var mesela. Sarı renk için özür dileyerek Mahsun Kırmızıgül’ün unutulmaz eseri “sarı sarı” adlı parçaya örnek verip derhal yeşile geçmek istiyor ve orada sanat güneşimizle göz göze geliyorum. O an benden ilham almış olacak ki, “yalnız benim için bak yeşil yeşil” diyor. Tam “olur mu öyle şey Zeki bireyciğim” diyecekken sözümü o ağzından damlayan balla kesip “birey deme, bir gün lazım olur, bana yalnızca Zeki de yavrucuğum” diyor. Ben o an ne yapacağımı bilemeyerek damarlarımda turan taktiğini benimseyerek hilal şeklini almış endorfin, adrenalin ve serotoninin arkasına saklanarak “demek size Zeki dememi istiyorsunuz, ne kadar da mütevazısınız” filan deyip bir takım çirkin şakalarla paşamızın yüzünü asmasına sebep oluyorum, yani en azından öyle tahmin ediyorum. Zira Mesut Bahtiyarımızın tepkisini göremeden kan ter içinde uyandım. Konuyu dağıtmadan hemen mavi renge geçerek orada bizi bekleyen mavi gözün Türkiye dağıtımcısı Hülya bireye göz kırpacakken arkasından ayağında kundura bir adam çıkıp “mavi mavi masmavi” diyor. Ben tabi hemen geri adım atarak oradan uzaklaşıyorum. Çünkü topuklarımı seviyorum.
Dahası, bu fotoğraftaki bayrakta bahsi geçiyor diye söylüyorum, içinden siyah, beyaz ve hatta kahverengi geçen aşk şarkılarımız bile var. Siyah için mevcut örneklerimi “kara gözlü çingenem aşık oldum ben sana” ve “çingenem çingenem, kara gözlü çingenem” olarak özetleyecekken birden gözüme ayrımcılık, ötekileştirme, genelleme ve algı operasyonu kaçıyor. Sanki bütün çingeneler kara gözlüymüş, yahut yalnızca siyah gözlü çingene bireyler makbulmüş gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Ha bu büyük resmi görün gayrı! Beyaz için en az utanarak verebileceğim örnekse, Afroditimiz Banu Alkan’dan başkasına ait değil elbette ki. Asıl işlevi bir sonraki nesli beslemek olan o büyük iki parça yuvarlak kesilmiş et parçasının arasına mikrofonu alıp “beğhyaz beğhyaz orkidehhm” deyişi hala kulaklarımda. Keşke hala orada olmasalardı. Belli ki bu durumdan etkilenen tek organım kulaklarım da değil. Neyse, terapistime yazmam gereken satırları buraya yazmayayım. Kahverengi içinse örneğim “senin en güzel yerin, kahverengi gözlerin”. Ben başka hiçbir şarkıda aşkın gözünün bu kadar kör olduğunu görmemiştim. Kahverengi gözü övmek ne ya? Bir de en güzel yeriymiş o. Hadi hayırlısı. Herkesin aşkına kimse karışamaz tabi.
Gelelim asıl meselemiz turuncu ve mora. İçinden turuncu geçen şarkı olarak ben sadece jingle birey Nil’in “meyve sepeti” adlı Türkiye Müziği’ne yön veren eserinde “kasa kasa toplanmış, turuncuya boyanmış portakallar kadar sıkıldım”ı biliyorum ve gözüme herhangi bir sevgi ilişmiyor şarkıya dair. Mor desen zaten ayrı bir mesele. “Mosmor olmak” olarak kullanılıyor, “mor sana çok yakıştı” deniliyor. Denilmese mi acaba artık?
Ezcümle; sizin renginiz, diliniz, duygunuz, dileğiniz, şarkınız ne olursa olsun, içinde hep aşk olsun. Hadi yanağında bir beni de mutlaka olsun be! Kim demiş “ben” çirkin bir şey diye. (hayır ben çok güzelim şakası gelmiyor). Bütün yasakları yasaklayın. Onur haftanızdan ve renklerinizden öperim!
Happy Pride Month!
Bu karantina sürecinde evde olacağıma, içe döneceğime, hayatı sorgulayacağıma ve hatta sonunda kafamı koca bir Diyarbakır karpuzu misali peynir ekmekle yiyeceğime ihtimal verebilirdim fakat ırgat olacağım aklımın ucundan bile geçmezdi. Zaten hayat biz plan yaparken başımıza gelenler değil miydi John Lennon? Durduk yere bak aklımıza geldi. Rahmet istedi, görüyor musun? Nur içinde yatsın diyeceğim ama yani o kadar ışıkta da uyunmaz. Gerçi sen bilirsin. Herkesin hayatına kimse karışamaz.
Yaşlandıkça toprağa döndüğüm bu günlerde bitkilerimle konuşup onların dertleriyle dertlenip onların sevinçleriyle coşuyorum. Zira ha bu evde parlamenter demokrasi hakimdir ve onlar çoğunluktadır. Dolayısıyla aramı iyi tutmazsam oturma organıma tekmeyi yemem an meselesi. Evin kirasını ve faturaları ödediğim yetmiyormuş gibi temizlik, çamaşır, bulaşık ve bilumum ev işlerinin bana yaptırılması ve bir de üzerine azınlık muamelesi görmek ciğerime dokunuyor, anlıyor musun? Ama birkaç seneye evin yönetimine el koyup darbe yapmam şart. Yahut en azından, parlamenter monarşi getirebilirsem benim yararıma olacağından emin gibiyim. Onları dikenli ve dikensiz, uzun ve kısa yahut büyük yapraklı ve küçük yapraklı olarak ayrıştırıp birlik olmalarını da önleyebilirim aslında. Hayalimdeki yönetim elbette ki benim başta olduğum bir monarşik düzen ama ona daha vakit var. Bu duyulan değişimin ayak sesleri mi yoksa? Yok, değilmiş. Sadece rüzgar bitkilerimin dallarını sallamış. Umarım kalkınma planlarımdan haberdar değillerdir. Yalnız bu kadar korku hiç iyi değil. Evde uyuyamaz oldum. Her an bu yeşil bireylerden biri bana bıçak çekecekmiş gibi hissediyorum.
Her ne kadar evde tek çalışan ve emeği sömürülen benmişim gibi görünse de proletarya sınıfına mensup tek birey ben değilim. Onlar da benim için çalışıyorlar ama farkında değiller. Birer taşeron işçi gibi, birer sendikasız oyuncu gibi çalıştırıyorum onları. Sabahtan akşama kadar benim için taze taze oksijen üretiyorlar ve ben de büyük bir zevkle tüketiyorum. Akşamları sadece ufak isyanlar çıkıyor ama su vermemekle tehdit edip bu isyanları profesyonel bir tavırla bastırabiliyorum. Umarım bir gün musluğun yerini ve kendilerini sulamayı öğrenmezler. Bu bana hapis şokudur çünkü. O an bayraklar yarıya iner bende.
Tüm o efsanevi isimlerin birer birer güzel atlarına binip gittikleri o muhterem 27 yaştan herkese merhaba. Burada da erişkin bir Teoman edasıyla bir bar taburesinin üstünde babaların öldüğü yaşta oluşumdan bahsetmek isterdim ama telif hakkı kötü biri. Zaten sırf 27 oldum diye de kalkıp kendimi onlarla bir tutacak değilim. Zira onlar sanat yaparken benim sanat alanına yapabildiğim tek katkı duvarımdaki bantlanmış muzu söküp pancake, nam-ı diğer akıtma yapmak. Evet, mutfak da bir sanattır Emine Beder'ciğim ama konumuz o değil. Sen sus ve kekini çırpmaya devam et. Bak, un topak topak kalmış hep. O böreğin hamuru da yağına ermemiş. Git sen pilavını helmelendir gel.
Adeta karpuz kabuğundan gemiler yaparcasına duvarımdaki muzdan yaptığım akıtmanın üzerine, bir de "coğrafya kaderdir" lafının altını çizercesine oturttuğum Brüksel lahanam ve tıpkı saçlarımı taradığım esnada alev alan mahalle gibi yanan mumumla doğum günüm harika geçer ve galon galon endorfin salgılarım diye düşünürken birden aklıma MFÖ'nün "yaşın 19" şarkısı geliyor ve bu bana bilin bakalım kimi hatırlatıyor. Ne güzel şeysin sen hep Covid-19. Bu aşkın katili tam olarak muzun yerinde Tarkan'ın kaderine gülümsediği gibi gülümsüyor.
Bu fotoğrafta güzel tek şey duvara bantlanmış Corona da değil elbette. Uyanınca bir güler yüz göreyim diye evime aldığım ev arkadaşımın da ağzı kulaklarında, yani kulakları olsaydı kesin ağzı orda olurdu ama şimdilik ağzı tabağın sağında. Bu arada kendisi çok dişli bir bireydir ve şaka kaldırmaz. Hassasiyet rica edeceğim, lütfen!
"Ama yani sen de son 3 fotoğrafında da çizgili tişört giyiyorsun. Bize bir şey mi anlatmak istiyorsun" dediğinizi duyar gibiyim. (Demediler) Hemen vermek istediğim moda mesajını açıklayayım. Bildiğiniz gibi evlerde mapus hayatı yaşıyoruz bu fittoş virüs yüzünden. E mapus hayatının üniforması nedir? Doğru yanıt! Tabi ki çizgili tişört. Ben de o yüzden evde çizgili tişört, hatta enine çizgili tişört tercih ediyorum ki mapus hayatım esnasında edindiğim fazla kilolarımın suçunu tişört desenime atıp rahat edeyim. Size de tavsiye ederim.
Ezcümle, yeni bir yaş, yeni bir iş filan değil ama yine gülecek bir neden lazım. Sertab Erener haklıymış. Doğum günümden öpünüz. Teşekkürler!
!!Doğum günü özel sorusu: Bu yazı yüzünden yiyeceğim telif hakkı sayısı kaçtır?!!
En uzun ilişkimin bile bu canımız karantinamızdan kısa sürdüğü gerçeğiyle yerle bir olup bayrakları yarıya indirdikten sonra hemen kendimi toparladığım bu günlerde "ada ben ayrılmak istiyorum" replikleriyle andığımız ıssız adamımız nam-ı diğer "havuçlu tarçınlı kek reis"e özenmeden edemiyorum. Zira ne güzel çat diye ayrılmak istediğini söyleyebiliyor, Ada da medeni bir birey gibi anlayış gösteriyordu ama hayat filmlerdeki gibi toz pembe değil tabi ki. Sanat her zaman hayatı taklit etmiyordu maalesef.
Ben günlerdir sevgilim Karantina ile ilişkimi bitirmek şöyle dursun, korkudan evden dışarı adım atmak istediğimi bile dile getiremiyorum. Sevgilim maço bir birey adeta ama zaten sevgilinin de arızalısı makbul değil midir? (Değildir). Sevgilim Anna Karantina değil de Anna Karenina olsun isterdim ama coğrafya kaderdir.
Ben de bu evde geçirdiğim bilmem kaçıncı günde sizler gibi kişisel bakımıma ve temizliğime özen gösteriyorum. Sürekli elimde bu muhteşem antibakteriyel sıvı ile geziyor, bu hijyen hayatı yudum yudum içiyorum. Adeta üç kere ağzıma, üç kere burnuma alıp sonrasında da vücudumda iğne başı kadar nokta dahi ayık kalmayacak şekilde kendimi sterilize ediyorum, çok şükür. Daha sonrasında da ağzımı temizlemeye devam ediyor, her bir yudumda bünyemin serotonin salgılamasını coşkuyla kutluyorum. İçimde öylesine bir coşku, öylesine bir karnaval havası oluşuyor ki sanırsın olay Brezilya'da geçiyor. Sanki böyle katıldığım bir düğün sonrası Kasap Havası ile bu harika geceye nokta konulmaya karar verilmiş, elimde her halay başının olmazsa olmazı olan payetli bir mendil var ve Kasap Havasının ritmi git gide artıyor. Hah, işte tam böyle bir mutluluk. Gerçekten avuç içi kadar mutluluk yetiyormuş. Ne demek istediğini çok geç anladım Fatih Erkoç birey, özür diliyorum. Gel sen halay başı ol, vallahi bak!
Demem o ki, ne yapı yapın evlenin. Eşiniz iyi çıkarsa mutlu, kötü çıkarsa alkolik olursunuz. Ya, hayat işte böyle bir kumar. (Ne alaka?) Evlenmeyin be! Bu kapitalist ve erik düzenin kölesi olmayın. Bir de çeyrek altın filan çok pahalandı be. İlla ki evleneceğiz diyorsanız da beni çağırmayın. "Senin canın sağolsun, sensiz düğün olmaz" diyen dostlarıma da harika bir halay başı performansı vadediyorum. Payetli mendil sizden ama...
Gel buraya, öpüjem!
İtalyan mutfağının ve potansiyel kıtlık öncesi stok yiyeceklerinin vazgeçilmez gıdası olan makarnayı yemekten IQmun ayakkabı numaramdan biraz daha yüksek bir rakama yaklaştığı, fakat boşluğa bakıp dalarken ağzımdan akan salyanın henüz düzenli bir akış debisinin olmadığı bir karantina haftasından herkese kucak dolusı merhaba!
Asla da yapmadığım şeyleri yine yapmış gibi gösterip karaktersizliğime bile hapis şoku yaşattığım bir giriş bölümü daha adeta. Çünkü evimde her gün koca koca ziyafet sofraları kurmaktan ellerimin soyulduğu, başlangıçlı, ana yemekli ve tatlılı menüler yapmaktan beyin sıvımın (hangi beyinse o artık) kulaklarımdan aktığı, ara sıcakları hazır edeceğim diye mutfakta ayakta beklemekten dolayı nur topu gibi varislerimin olduğu ve onları plastik ev terliklerimle kombinlediğim varis çoraplarıma sarıp sarmaladığım bir hafta süregeliyordu.
Etrafımı saran dört duvara kömür parçasıyla her gün çentikler atıyor, "mapus yata yata biter, aldırma gönül aldırma" parçası ile "gel tezkere" şarkısını miksajlayıp çılgın partiler veriyorum. Duvarlarıma attığım çentikler sanat sayılabilir bence. Elin oğlunun mağara duvarlarına yerden bulduğu taşla yaptığı "ne idüğü belirsiz" sufatındaki "idümek" fiiline benzeyen hayvan resimlerinden neyi eksik benim çentiklerimin? Ayrıca kömür de terasımdaki barbekünün kömürü ve en pahalısından. E haliyle bu sanat eserinin de fiyatını etkiler. Neyse para işlerini sonra konuşuruz, sırası değil.
Evden çıkamadığım her gün, evini sırtında taşıyan kaplumbağalarımızı kıskanmaktan kendimi alamıyorum. Çünkü neden alayım? Mis gibi giy evini gez. "Ay yok ben yerimi yadırgadım", "evimi özledim" "buranın nevresimleri temiz midir", "evden çıkarsam virüs kaparım" derdi yok. O yüzden duvara attığım çentikleri satarak kendime giyilebilir bir ev edindim. Henüz taşıma konusunda küçük sorunlar yaşıyorum fakat Cemil İpekçi birey ve vazgeçilmez iç mimarımız Selim birey el ele verip bu evi üzerime oturtacaklar diye ümit ediyorum. Çünkü para bende çok gibi. (Asla da değil, zira açlıktan evimin kiremitlerini kemirmeyi düşündüm. Hayır kemirmeyi denemedim, bunu burada itiraf edemem, yoo...)
Ezcümle; THE CATEGORY IS "WEARING HOME REALNESS"!