"Neden"lerin çamurlu yollarında "nasıl"ların patikasını takip etmeyi unutmadığımız zamanlarımız olsun.
I'd rather be in outer space 🛸
Sweet Seals For You, Always
dirt enthusiast
Stranger Things
Not today Justin

Discoholic 🪩

JVL
almost home
noise dept.
KIROKAZE
we're not kids anymore.

Andulka
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open

Product Placement
Xuebing Du
Lint Roller? I Barely Know Her

⁂
Today's Document
Game of Thrones Daily
Peter Solarz

seen from United States

seen from Malaysia
seen from Germany

seen from Malaysia
seen from New Zealand
seen from New Zealand

seen from United States
seen from Türkiye
seen from Philippines

seen from Japan

seen from United Kingdom

seen from Australia

seen from United States

seen from Malaysia

seen from Malaysia

seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from United States
seen from New Zealand
seen from Australia
@patihamleleri
"Neden"lerin çamurlu yollarında "nasıl"ların patikasını takip etmeyi unutmadığımız zamanlarımız olsun.
En son ne zaman yeni bir gönderi yayınlamak üzere giriştiğim silinikleşti. Sıklıkla gönderi yayınladığım zamanlardan bu yana hayatım pek çok değişime kucak açtı. Bazıları hala beni rahatsız etmekte olacak yeni zaman zaman boşluğunu hissettiğim alanlara sebep oldu, bazılarıysa hiç bilmediğim yerlere nüfuz etti. Çokça ağladım, uzun zaman sonra çocuksu gülüşümü yeniden işittiği oldu kulaklarımın. Kazayla bedenimi bazı travmalara maruz bıraktım. Çok fazla hata yaptım, hem de çok fazla. Fotoğraflardaki bakışlarım değişti. Sevdiklerimi incitmemek için bazı insanlara sırtımı döndüm, bazı sevdiklerimse bana sırtlarını döndüler. Yeni insanlarla tanıştım, ilişkilerimiz birer dalga oldular...
Şimdilerde bir arayıştayım, bu arayış öncekilere benzemiyor. Bir koku aldım, onu bulabilecek miyim bilmiyorum ancak umuyorum.
Kapıları kapat, perdeleri çek, ışıkları kapat. Kendini, seni sen yapanları, saklamak zorunda değilsin. Yaşadığın zorluklar, hissettiklerin, hataların, kaçtıkların artık birer gölge ve sen, gölgeler ayın perdeye yansıttığı ışığın gölgesinde süzülür, odayı tıka basa doldurmuş varlıklarını hissettirirken gölgelerin dünyasına hoşgeldin dememe izin ver. Dışarıdaki dünyaya yeterince efor sarf ettin, sıra kendinde, sıra gölgelerdeki sende. Burada saklanacak yer yok ve gölgeler senden onlara katılmanı talep ediyor. Bir soluk bırak, dudaklarını arala, seni ardından sürükleyecek kelimeleri fısılda. Koca bir evet, tüm sorunlarını çözebilir, koca bir hayır, tüm sorunlarını büyütebilir. Olasılıklar ise talihi yanıltabilir.
Bir süredir yolunu kaybetmiş vaziyetteydi kurt. Bunca kar ve buzun ardında kendisini ne beklediğini bilmiyordu. Bir zamanlar koruduğu ormanın geldiği hali anımsarken yavaş yavaş yüreğine sızan soğuk havayı hissetti, belki de orman, kendisini koruyamadığı için onun dostu, evi olmayı bırakmaya karar vermişti. Başını ağırlaşan vücuduna tezat oluşturacak bir hızla salladı, körelmekte olan bakış açısını sevdiklerinin de bakış açısına paha biçiyordu. Bu körelme günden güne ufacık bakılan bir alevin yakıcılığını arttırması gibi kendine olan nefretinin sıçrayışı olmalıydı. Ormandaki soğuğa gelince o soğuk vakit gele ki kalbini üşütürse neler olabileceği konusunda işte asıl o zaman endişelenmesi gerektiğini düşünerek yoluna devam eyledi. Patileri üşüyordu, ayı neredeydi?
Ayı, ormanı terk ettiğinden beri vakit vakit mektuplarıyla orman halkına ve ormana desteğini çekmemişse de uzak kalmayı sürdürmüştü. Başlangıçta kimse anlam verememişse de kurt bu gidişi tanımaktaydı, saygı duymuştu. Vakit vakit kimin biraz zamana ihtiyacı olmazdı ki?
Fakat... Bu gemi böyle gitmezdi. Ayının ne yapacağına karışamayacağı gibi onun onların nasıl hissettiğini görmezden gelmesine izin veremezdi. Kurulmuş bir bağ, bir sorumluluktu, taşıyamıyorsa bu sorumluluğun altına girmeden önce düşünmeliydi. Kurt duraksadı, dilini yeniden keskinleştiriyordu, bu iş için gerçekten doğru kaftan o muydu? Başını yeniden salladı. Döngünün içerisine yeniden girmek üzereydi. Sağlıklı olduğunu düşünmese de devam edip ayıyı bulmalıydı. "O homurdak umarım kış uykusuna yatmamıştır." cümlesi dişlerinin arasından nefretini fısıldar gibi sızdı. Duraksadı, yoluna devam etmeliydi, etti de...
Bunca yolu onu bulmak için gelmişti fakat yol boyunca rastladığı izlerin kendi kurguları olup olmadığına emin değildi. Yüreğine doğan bir his ise dostunun yakınlarda olduğunu haykırıyordu. Dostu için, orman için, orman halkı için soğuğa teslim olmamalıydı. Korkularını, güvensizliklerini uykuya yatırmayı deneyerek başından beri bozulmamış duruşunu korudu kurt...
Geçmişin hasretçisi, geleceğin endişelisi. Yapmadıkların için kendini suçlamış bir haldesin, bu suçlayışların yapmayacaklarını düşündüklerin için de şimdiden kendi yargını kesmiş durumdalar. Şimdinin varlığı endişelerinin arasında silinikleşiyor, yalnız hissediyorsun lakin bunu dile getirmeye korkuyorsun. Sebebiyse dile getirmeye korktuğun birçok şeyle benzer sebepten geliyor, düşünüyorsun ki döküldükleri anda insanları kıracak, yetersiz hissettirecek. Şımarık hissedeceksin çevrendekiler kendi şekillerinde desteklerini sunarken hala yalnız hissettiğini söylediğinden. Oysaki kelimeleri toparlama kabiliyetinin bu endişe tufanında eksilişi mevcudiyetini ilan ederken yalnızlık hissiyatının nerede, nasıl olduğunu dile getiremeyişini sermiş, dile getiremediklerinse insanları incitiyor. Dile getiremediklerini biraz olsun toparlayabileceğini varsaysak da kendinle savaşından yorgun düşmüşsün, bir başkasına nasılını sorgulayamayabileceği bir kelime için ya gerçeği gösteremeyecek yorgunluktasın ya da kendinle olan savaşının getirdiği öfke zaten yıkımı getiriyor, düzeltmeye çalıştıkların elinde kalıyor gibi hissediyorsun.
Yardım alabileceğin birinin hasretindesin yıkıma uğramış olan lakin danışabileceklerin ya tam tersine sana yardım için senin rehberliğine ihtiyaç duyduklarından isteyemiyorsun ya da ardını dönmüşler, gururuna yediremediğinden isteyemiyorsun.
Kendini yiyip bitirmekte olduğunun farkındasın, tüm bu çarpıtılmış düşünceler gerçeği ifade etmiyorlar, biliyorsun.
Lakin seni bu denli gerileten bazı hissettiklerin, yorgunluğun, kısır döngün. Ne yapabileceğini henüz tam anlamıyla bilmiyorsun, vaziyetinin çevreye yansıyışları seni korkutuyor ve yardım istiyorsun ki içine getirdiği yıkımı dışarıya taşımasın lakin dilinin döndüğü yetmiyor gerekli yardımı alabilmene.
Bu şekilde ne olacağını sen de bilmiyorsun lakin bak, yalnızca bir adım ve bakış açısı pek çoğu değiştirebilir. Yalnızca onu bulup harekete geçmelisin. Bazen yıkımlar yeni yolculukların çağrısıdır.
Kırılabilecek olanı kır, kaybedilebilecek olanı kaybet. Zihin, korktuğunu gerçekleştiriyor, huzur ise bir derenin üzerindeki kayığını hırçın suların üzerinde tutmakta zorlanıyor, özellikle de kayığı ile beraber adım adım boğulmaya yürürken... Korkunun beraberinde gelen şiddet zihnin içerisindeki duvarlara birer birer zarar veriyor, bu kusursuz bir suç. Zihnin odalarının arasında bir parmak izine kim rastlayabilir hele de sahibi parmak izlerini birbirine karıştırmaya bu denli yakınken?
Lakin unutma yapabilecek olan, kaybolursan kaybolmak da gerçeğin çarpıtılmamış yollarında yürüdüğün sürece kendine sırtını dönmedikçe barındırdığın ve barındıracağın acılara umduğundan daha fazla deva getirebilir.
Bir zamanların ak şövalyesi, kralın sadık askeri... Lakin şimdiki haliyle kara şövalyeydin. Kılıcının savrulduğu varlıklar zarar görmeden kurtulmayı başaramamıştılar. Hikayenin bilinen içindeki bilinmezliği yaşamın içinde sakladığın bir sırdı, kimi zaman yoldaşlarına anlatırdın lakin hep bir saklanan yan vardı. Kusurun içindeki kusursuzluğunu görmelerini istemezdin zira bilirdin, görmek için fırsat verdiğinde kendini savunma hamlelerini biraz olsun indirmiş olacaktın ve incitmeksizin görebilecek olan pek kimse yok idi.
Adımlarımızın, hayır, adımlarımın ucunda terk edilmiş bir ev var. Zehirli sarmaşıklar sarmış etrafını, pencerelerini, kapılarını, duvarlarını, çatısını... Ev olduğuna artık iki şahit ister gibi duran o ev, bizim. Her ne kadar artık ev sahipleri biz olmasak da...
İçerisinde türlü türlü yabani hayvan var. Sana anlatmaya, gelmen gerektiğini söylemeye çalışıyorum. Beni anlamıyor, öylece bakıyorsun bana, anlamadığını kanıtlayan kelimelerin dökülmesi ise uzun sürmüyor.
O evin içindeyim şimdi, önemsenecekler var ama önemsediklerimiz aynı değil. İki kişilik bir evde tek başımayım şimdi, bu yalnız hissettiriyor.
Adımlarım bir odanın içerisinde, aramıza örülen duvarların dikenini hissediyorum şimdilerde. Evin duvarlarını kaplayan dikenli sarmaşıklar arasında kayboldum.
Beni sana götürecek kapıyı, pencereyi ya da ne olursa onu bulabilmek için evde geziniyorum lakin duvarları her yoklayışımda patilerime batan dikenler uzak durmamakta inatçılar.
Tüm bu sarmaşıkların arasında kendi zihnimdeki sarmaşıklar düğüm düğüm oluyor ve o düğümlerin fısıltıları belirginleşiyor. "Biz duvarların her birini örtüp aradığın aralıkları görünmez kılarken neredeydin? Nasıl yolunda olduğu sahteliğine kapılıverdin?"
Fısıltılar zaman zaman sığlaşıp zaman zaman derinleşirken deniyorum. Sarmaşıklar ne kadar dikenli olursa olsun, seni ve bizi bulmalıyım. Oysa her bir deneyişimde dikenlerin acısı gitgide artıyor ve bulamıyorum. Suyun akıp yolunu bulmasının bekleyişine ayırdığım yaralanmalar sonrası dinlenmelerimden birinde zihnime düğümlerden gelen fısıltılar bu yolda yalnız hissettiğimi bilircesine bir başkasını daha sunuyor: "Ya o? Niçin haykırmadı içindeki acının büyüklüğünü? Sana duvar gelenler onun için bir düzen mi oluverdi yoksa?.."
Olsun, yoluna koyabilmek için elimden geleni yapacağım. Ne kadar ayrı düşmüş olursak olalım, dikenli sarmaşıklar olsa da sen oradasın, evdesin.
Sadece artık nefes seslerini, haykırışlarını, senden yana gelen fısıltıları duymak güçleşmişken seni bulabilmek çok zor, giderek izleri kaybediyorum bu sarmaşıkların arasında. Sahiden hala sesimi yeterince duyuyor, eskisi gibi duymak istiyor musun? Bilmiyorum. Yoksa artık başka seslerin arasında mı kalıyor sesim? Bilmiyorum...
Cevabını veremediğim her bir fısıltının arasında sormak için atılmış her bir hamlemin ardında giderek kayboluyorum.
Sonunda gücümü toplayıp dikenleri ve acılarını değil, yalnızca ardında bulabileceklerimi umursayarak bulduğum bir sarmaşık yığınının arasından geçtiğimde seni buluyorum, yani sanırım zira bakışların donuk, yüreğinin sesi bilinmezleşmeye başlamış bir halde oradasın. Yanına gitmek, bir şeyin olup olmadığını gözlerimle görebilmek istediğimde "Dur." diyorsun, "İyiyim, iyiyiz, sadece orada kal. Ruhumun sesini dinleyebildiğimde bu sarmaşıkları ben istedim." Böylece ev sarsılıyor, duvarları birbirlerinin içerisine giriyor.
Şimdiyse ev burada lakin kayboldu da, sen kayboldun lakin buradasın da. Kayboldum, kaybolduk.
Bu kez gözyaşlarını bırakan kurttu. Güçlü durabilmek, devam edebilmek adına öğrendiği çarpıtılmış bastırma gün geçtikçe onu etkiliyordu, her bir adımda derine gömüle gömüle... Dilini alıştırdığı o gerçeği ardına yalnızca yumuşakça arayan dikkatli bakışların görebileceği şekilde gizlemiş olduğu öfkeli, kırgın, sınırlı sözcükleri birer birer kendini ifade etme yolculuğunda önüne düşüyordu. İşin daha karmaşığı zaman geçtikçe aklına kendisini yanlış anlatmamak adına yazdıklarının bir bir karışıp birbirlerine giriyor olmasıydı zira bazı ifade edebilişler ansızın gelmez, adım adım oluşurdu. Peki gözyaşlarının ardında kimdi ve nasıl bu çarpıtılmışlığı evriltebilecekti kurt?
"Belki de en güçlü canavarlar, içimizde yaşayıp sevdiklerimizi koruyamadıklarımızdır." dedi canavarın derin soluk seslerini alan. Duvarların silinikleştikleri ile canavarın yolları ne zaman kesişse mutluluğu kursağında kalıyordu zira etrafı pençelerin bıraktığı yara bereler sarmıştı.
Lakin canavar öylesine uzun zamandır oradaydı, öylesine parçalarından beslenerek oradaydı ki ona ne yapacağını bilmiyordu. Kurtulmak istese kurtulamazdı, o onun parçalarından beslenmişken onu bu hale getiren ya da gösterenin çarpıtılmışlıklar olup olmadığını bilmiyordu. Belki de o bir canavar değildi, gölgeleri ve çarpıtılmışlıklardı onu öyle gösteren, belki de başka bir gerçek saklıydı, belki de gerçek bir canavardı.
"Öyle ya da böyle, zarar vermişti ve zarar veren kendisinden bir başkası değildi. Bu değiştirilebilecek bir hata değil, kendisinin parçasının getirdiği gibi gelirken canavar kavramını kendisinden ayırt etmekte zorlanıyordu." dedi ayı, mağaranın derinliklerindekinin hikayesini kaleme dökmeye çalışırken.
Kitapların ardındaki seslere kulak ver, her biri bir gerçeği fısıldıyor. Peki onların ardında saklanan senin gerçekliğin nedir? Kulak ver, henüz geç olmadan... Henüz saat akıp giderken kumların arasına karışmadan. Bir deniz kıyısı kumlarının arasında, dalgaların eşliğinde bir düşün, kim ya da ne aldı senden hissedebilme kabiliyetini?
Yine de daha önemli bir soruyu unutma, olabildiğince incitmeksizin kendine nasıl geri verebilirsin?
Kaynağı kaybolmamakta olan vuruşlar sulardaki vuruşları ile yerlerini belli ederken gitgide saklanır bir vaziyete doğru ilerliyorlar. Ne yapmalı? O karanlığın içerisinde bir sıcaklık ararken kişi, hele de kaynağın bir canavar olabileceği ihtimalini bilebilirken kaynağı bulmaya cesaret edebilir mi?
"Cesaret edebilir miyiz?" diye soruverdi kedi, kirpi ise her an dikenlerinin ardına yuvarlanabilecek gibi bir duruşla onu dinlerken "Elbette." dökülüverdi dilinden.
Sahi nasıl bir yol izlemelilerdi de kaynak karanlıkta gitgide belirsizleşirken kedi bir canın daha kendi bildiği doğrunun peşinden incinmesini engelleyebilsin? Belki de kedi hepsinden önce suçluluğunun getirdiği esareti fark edip bunun tek kişilik bir yolculuk olmuyor olduğunu görebilmeliydi.
Geç kalmış olsunlar, kış uykusunu kaçırmak istemeyen orman halkı gerek kendilerine gerek birbirlerine pansumanlarını yapıvererek kış uykusuna yatmışlardı.
Onlara geç kalmışlığın imkansızlığa götüremeyebileceği umudunu veren de ayının ta kendisiydi.
Orman halkının ne zamandır süregeldiğini artık kestirememeye başladığı bir vakitten beridir orman hasar almaya devam ediyordu. Bir zamanlar yapraklarının hışırtısı ormanları saran ağaçlar, canlarının acısı ile vaveylalarını bırakırken hışırtıları kimseyi rahatsız etmemek, kimsenin de kendilerini rahatsız etmemesini ister gibi bir hal almıştı ve onlar, kış uykusuna geç kalmıştılar. Hayvanların hemen hemen her biri kendi dertlerinden öte onlar için endişeleniyorlardı, oysa pek çoğunun da kış uykusunun vakti geçiyordu.
Böylece ormanın durumu gün geçtikçe ilerlerken bir olay kopuverdi. Onlar kendi canı yahut bir diğerinin canı ile kıvranmaktayken karanlıkların ardındaki bir başka diyardan, bir silüet onların büyük destekçileri ayıyı, bu duruma pati atanlardan biri olmak üzere harekete geçmek istemişken, can evinden vuruverdi. Hayvanlar ne kadar kurda bunun nasıl olabildiğini sormak isteseler de yaptıkları tek şey ayının kaybını hafifletmeye çalışmak ve ulaşılamaz olarak görülen diyarlarına bir başka diyardan nasıl davetsiz bir misafir gelebildiğine hayret etmekti.
Oysa ayının sessizliğinin ardında zihni aynı alıntının tekrarlanışının biriktirdikleri gerçek görünenlerle boğuşuyordu:
"Canavarlarla savaşan kişi dikkat etmelidir ki kendisi de canavara dönüşmesin. Çünkü uzun süre uçuruma bakarsan uçurum da sana bakar.”
Durum yakın geçmişten alınırsa şöyleydi: Ayının yazmaktaki geç kalışları, ağaçların durumlarından önce başlamıştı zira o zamanlar da zihin odalarında gölgelerle olan savaşı sürmekteydi. Hatta kimseye itiraf edemese de ağaçların bu hale gelişindeki hasarın bilakis belki de zehirlenmiş oluşlarının sebebi bizzat kendisi olduğunu düşünüyor, suçluyordu. Ormana girip çıkmasını, derinliklerinin detaylarını en çok bilenlerden biriydi kendisi yahut bir gölge zihninde hüküm sürmeye başlasa yalnızca kendisine değil, ormana da zarar verebilecek olan bir gölge olurdu. Bu sebepledir ki zihnine bir gölge bulaşacak olur ise o gölge yeterli nüfuz edinmeden defnedilmesinin gerekliliği düşünüyordu ancak ne kadar gereklilik olarak görülürse görülsün, evdeki hesap çarşıya uymayabilirdi ki bazen daha güçlü olabilmesi için kırılabilmesine izin vermek, kabullenebilmek de önemli gelirdi.
Maskemi çıkardığım da çürümüş kalbimin pis zehri salınıyor her yanıma.
Bu bir çürük, onun bir çürüğün kokusu halinde zehirli salınışı bana ait değil, hayır olamaz, eğer öyle olsaydı önceki halim ne olurdu? Bu bir çürük, iyileşecek ve o pis zehir onunla beraber kaybolacak... Oysa ki içte bir yerlerde çürüğün ne zaman ve nasıl iyileşeceğini bilemediğim için korkuyorum. "Derin olmayan yaralarım iz bırakıyor, kalbimdeki bir çürük bana ne yapar?" diyorum, kıyaslama ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmeksizin.
Yapılarını izlerken beni ağırlayan düşüncelerde hissettiğim dinginliği getiren o sessiz tını şimdilerde benden çok uzaklardaymış gibi hissediyorum, tıpkı yazmak ile aramda oluşmaya başlayan, zaman zaman dikenlerini gözler önüne sermekten çekinmeyen o bitki gövdeleri gibi... İtiraf etmek üzerine yoğun hisler beslemekteyim ki bitki gövdeleri başka başka durum, olay, kişilerle aramda örülmekte olan sınırları hissettirmesiyle de kendisiyle de beni hırpalıyor. Öte yandan onları ayıranlardan biri beni bahsini geçirdiğim tınıdan uzaklara götürmekte olan bambaşka bir tını ile ruhuma işliyor oluşudur. Bu öylesine bir işleyiştir ki adım adım taşmakta oluşunu ayrı buluşum ancak şaşırmak olarak tezahür etmektedir.