bitti!
uzun uzun anlatmak isterdim ancak ne farkeder çünkü bitti.
bu bir son mu, başlangıç mı? hiç bilmiyorum ama önemli olan tek şey artık bitti.
ve ne kaldıysa o benim çünkü döktüklerim bitti.
f’
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

if i look back, i am lost

No title available
🩵 avery cochrane 🩵
Xuebing Du
I'd rather be in outer space 🛸

Kaledo Art
Claire Keane

Discoholic 🪩
untitled
YOU ARE THE REASON

No title available

Product Placement
art blog(derogatory)
Cosmic Funnies

titsay
we're not kids anymore.

shark vs the universe
TVSTRANGERTHINGS

Andulka
seen from United States

seen from Indonesia

seen from United States

seen from United Kingdom

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from Australia

seen from Germany

seen from Greece

seen from Netherlands

seen from Colombia
seen from United States
seen from Tunisia
seen from Colombia

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
@ruhunsuyu
bitti!
uzun uzun anlatmak isterdim ancak ne farkeder çünkü bitti.
bu bir son mu, başlangıç mı? hiç bilmiyorum ama önemli olan tek şey artık bitti.
ve ne kaldıysa o benim çünkü döktüklerim bitti.
f’
bana dedi ki:
"dümdüz koca bir vadide bakıldığında tüm güzelliği ile duran bir çınar ağacı bile güzelliğinin vermiş olduğu mutluluğu ve yaşama hevesini nasıl hissediyorsa o kadar hissediyordur yalnızlığının vermiş olduğu hüznü ve üzüntüyü.."
şimdi ve sonra her şey olacağına varıyor.
bir zaman hiç bir şeyimiz olmayan tanımadığımız bir insan her şeyimiz olabiliyorken, bir zaman da birden yaşamın kıyısındaki o nehire doğru gittiğimizi farkedebiliyoruz. nehirlerin akış yönünü değiştiremeyeceğimiz gibi, yaşamış olduğumuz hayatımızı da değiştiremeyiz..
bölüm II
uzun bir sessizlik...
zaman durmamıştı belki ama biraz önce huzurla baktığım kum saatinden düşen her tanecik tek tek üstüme yığılıyor ve sanki yavaş yavaş nefessiz bırakıyordu. bana ne olduğunu anlamadan hızla karanlığa gömülmüştüm bile.
vucudumu kımıldatmak dünyayı yerinden oynatmak kadar imkansız, kendime gelmem bir ömür sürecek gibiydi.
gözlerimi açamıyordum.
sebebi gözyaşı mı, kafamdan sızan kan mı hiç bilmiyorum.
tek bildiğim bir yağmurla başladığıydı her şeyin, gökyüzü yazgısına bel büküp kızıla kaçmış, kasvete bürünmüştü.
içine attığı tüm öfkesiyle gürlerken, yanıma sığınan kuşlar şimdi ne haldeler acaba?
peki çöpten buldukları umut kırıntısı için delicesine kavga eden köpekler ne yapıyorlardır?
karşı apartmanın girişine sığınan adam hala orada mı?
ya savrulan dallar?
ağacın sabırla taşıyıp sakındığı tomurcukların kopuşuna, harab oluşuna ne demeli, delicesine akan suyun çam kozalaklarını alıp götürmesi, tutundukları yerde tek tek birikip çoğalmaları kötüye giden her şeyin iyiye gideceğine dair artan bir umut mu acaba?
öyle olsa bile dalından düştükten sonra bu ne kadar anlamlı?
peki benim düşüşüm?
yağmur o kadar şeye etkenken benim bu halde olmama ne kadar etkisi vardı ya da var mıydı?
damlaların sesini hâlâ duyabiliyordum, kuşlarsa olanı benim gibi kabullenmiş sessizce bekliyor.
kozalaklar inatla çoğaldıkça çoğalıyor, adamsa hala sabırla evine gitmek için tetikte bekliyordu.
ağaç düşenlere ağıt yakar gibi savruluyor,
bense olacaklara kollarımı bırakmıştım çoktan,
kalbime inecek son darbeyi bekliyordum.
bölüm 1
“hayatımın adım adım çöküşüne, olmaya özendiğim her şeyin ağır ağır sulara gömülüşüne tanıklık ettim gizlice.
diyebilirim ki, gönlüm neyi arzuladıysa ya da bir anımı, en azından bir anın düşünü neye vakfettiysem, en üst kattaki bir saksıdan düşmüş bir taş gibi kapımın önünde bin parçaya ayrılmıştır.“
2 eylül 1931/ fernando pessoa
işte benim hikayem böyle başladı, pessoa’nın tam da bitirdiği yerden paramparça...
bu yitik günleri bir gün ardımda bıraksam bile ayrılan, kopan, dağılan her zerreyi kucaklayıp tamamıyla barışsam da zamana tutunmanın anlamı ne kadar olacak bunu elbette hayat eni sonu gösterecektir ya da ben öyle umuyorum.
sonuçta kırılıp ufalanmakla taş taşlığından belki bir şey kaybetmeyecek ancak ömür sürekli dağılıp, parçalanarak acı bir yazgıyla sınanmaya daha ne kadar dayanabilir işte bunu hiç bilmiyorum.
yine de insan avunmalı, avutmalı kendini.
başı ve sonu belli olmayan bu süreçte ardımızda bıraktıklarımız sadece taşıyamadıklarımız ve fazlalıklarımızdır belki, bunu kim bilebilir ki?
önce buna inandırmakla başlamalıyız kendimizi,
hiç inanmasak bile...
f.
suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta. yapacak, duyacak, görecek hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla. bir aşağı bir yukarı yürürdü insan, düşünceleri de onunla birlikte bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı yürüyüp dururdu. ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar; onlar da hiçliğe katlanamaz. insan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. bekleyip durur insan. hiçbir şey olmaz. insan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. hiçbir şey olmaz. insan yalnız kalır. yalnız..
yaşarken kendi mezarları başında ağlayanlar var.
yüklerin en ağırı:
eğer şeytanın biri gece gündüz seni izlese, en gizli düşüncelerine girip şöyle dese ne olurdu:
yaşamakta olduğun ve yaşamış olduğun bu yaşamı bir kez daha ve sayısız kez daha yaşamak zorundasın. yeni bir şeyle karşılaşmayacaksın, tersine her şey aynı olacak.
her acı ve her sevinç, her düşünce ve her iç çekiş, yaşantında olan en büyük ve en küçük olaylar senin için yinelenmelidir.
tüm bunların aynı sırayı takip etmeleri gerekir. varoluşun sonsuz kum saati sonsuz bir şekilde ve sen, tozların içindeki en küçük toz zerreciği, onunla birlikte döndürülmüş olacaksın.
dişlerini gıcırdatıp kendini yere atmayacak mısın? seninle bu şekilde konuşan şeytanı lanetlemeyecek misin?
ya da ona şu şekilde yanıt vereceğin anı daha önce yaşadın mı?
"sen tanrı'sın ve ben daha önce bundan daha kutsal sözler işitmedim."
bu yüzleri, bu alışkanlıkları, bu günleri görmek istemiyorum artık. başka biri olmalı. hücrelerime sinmiş bu rol yapma saplantısının yorgunluğunu atmalıyım.
uyku huzurla değil, hayatla çöksün üstüme. deniz kenarında bir kulübe, hatta dağların sarp eteklerinde bir mağara yeter bana. ne yazık ki istemekle olmuyor.
kölelik bu hayatın yasasıdır; başka bir kural da yoktur zaten, çünkü isyan etmenin de, kaçmanın da mümkün olmadığı, kayıtsız şartsız boyun eğilen yasa budur. kimileri köle doğar, kimileri sonradan olur, kimileri ise köleleştirilir.
kaçış yok, sonumuz kıyamet.
“ bir şeyi ele geçirir geçirmez, ne tuhafsa değerini yitirdiğini görürüz onun. dipsiz uçurumların derinliklerine daldığımıza inanır ama yeniden su yüzüne çıktık mı, solgun parmak uçlarımızdaki damlaların, onların kaynağı olan denize benzemediğini görürüz. harikûlade hazineler saklı bir define keşfettiğimizi sanır, ama yeniden gün ışığına ulaştık mı, yanımızda alıp getirdiklerimizin yalancı mücevherler ve cam kırıklarından başka şeyler olmadığını anlarız. ama zifiri karanlıklarda eskisi gibi ışıldayıp durur hazine.”
maurice maeterlinck
“ bir olup paylaşmak istersin ne varsa, ama toz bulutu dinip gözlerini açtığında göreceksin ki bir değil benzer iki hayat yaşamaya başladığını…”
bu sözler son zamanlarda okuduğum kitaplar içinde en keyif veren dizeler oldu.
iş seyehatleri bitmişken bu güzel havalarda yapılabilecek en güzel şeydi, yüzlerce kitabın arasında huzur bulmak… ve bir süredir bunun keyfini çıkarabilme şansı bulabilmek benim için önemli olduğu kadar gerçekten de değerliydi.
mutlu, huzurlu günler, haftalar dilerim efendim, saygılarımla.
sorunlu, sıkıntılı görüşmelere biraz olsun ara verip bu manzara eşliğinde nefes almak, şehrimde yeni açan portakal çiçeklerini düşünmek ve her yanı saran kokusunu derininde hissetmek… huzur dolu bir hafta geçirmeniz dileğiyle, mutlu günler efendim…
ruh acısı, kaygıdan ve hüzünden, huzursuzluktan ve özlemden, ölüm arzusundan ve umudun batışından doğar ve başımıza gelenlerle depreşen bu yaralı duygular ne zaman üzerimize inecek olsa, geleceğin, her nevi geleceğin ufku kararır.
ruhun acısıyla, dünyada varoluş şeklimiz kökten bir değişikliğe uğrar ve başkalarının, yakın ve uzak kişilerin sevgi dayanışma sözleri de cılızlaşır; kadın olsun, erkek olsun hastalarda herhangi bir rahatlama uyandırmaz.
sözünü edeceğim genç hanım hasta tesellisi olmayan bu melankolik halin yol açtığı kasırga tarafından yutuluvermişti; söylediği sözler, yaşadığı psişik acının derinliği ve köktenliğini gösteriyordu.
“içimde korkunç bir acı var. sakin kalmak ve kendimi kontrol etmek için gösterdiğim çaba yüzünden kaskatıyım. en acıklı anlar, uyandığım zamanlar. bir daha uyanmamak için hiç uyumamak isterim. acıya batmış gibiyim. dayanılır gibi değil. hiçbir insan bu kadar acı çekmemeli.”
ruh acısının olağanüstü ve sancılı fenomenolojisi, yaşanmış daha başka deneyimlerde de yoğun kaygı ve umutsuzluk ifadeleriyle su yüzüne çıkmaktadır.
“bu acının içine öylesine batmış durumdayım ki, mideme oturmuş bu yükün ortadan kalkması bana imkansız geliyor. insan kendini kırık iki bacak üzerinde yürümeye mecbur gibi hissediyor. kendimi paramparça hissediyorum. insan bu durumdayken korkunç bir acı hissediyor. hiç ulaşılamayan bir şeyi aramak gibi bu bir şey bu. acı çekmeye devam etmeli miyim? bu acı neden ibaret? fiziksel acı bunun yanında hiç kalır. müzik içimde çok tiz bir acı uyandırıyor, büyük bir ihtimalle içimde, şuan hissedemediğim bir refah ve huzur halinin yankılarını uyandırdığından olmalı bu.”
maria teresa'nın bu sözleri, ruhu yutuveren melankoliye dalındığında hissedilen acı girdabından söz etmektedir yine.
“kalbim boğazıma düğümlenmiş gibi: hani koşmuşum gibi. bu şekilde yaşamak bana olanaksız gibi geliyor. umutsuzum. kendimi hâlâ kaygı ve umutsuzluğa hapsolmuş hissediyorum. bu durumu aşamadığım için kendimi suçlu hissediyorum. robot gibi yaşıyorum.”
karanlık ve anlaşılmaz bir anlam barındıran acı, hastanın yaşamını yüketmeyi sürdürmektedir.
“anlayamıyorum. böylesi mutlak bir boşluk haline nasıl düşülebilir? bu mantıklı değil. olup bitenler hep aynı kendimi hâlâ iyi hissetmiyor olmam bana imkânsız ve inanılmaz geliyor. o halde önceden kendimi nasıl hissettiğimi unutmuş olmalıyım: acım doruk noktasına varmış gibi geliyor bana. bu çok cesaret kırıcı. kendini sadece bir ilaca teslim etmek, sadece bunu yapmak. herkesin beni terk etmesinden çok korkuyorum. artık dayanamıyorum!”
bu iç sızlatıcı sözleri ne zaman okusam, her türlü olası depresyon emsali olan maria teresa'nın narin ve zayıf görüntüsü gözümün önünde canlanır.
“bu kaygıdan kurtulamıyorum. bu durum beni yiyip bitirdi. artık dayanamıyorum. kendimi gene hüzünlü, gene umutsuz hissediyorum. iyileşememekten korkuyorum ve iyileşme umudumu yitirmek üzereyim. acı çekmeye devam etmeli miyim? bu acı neden ibaret? tekrar söylüyorum, fiziksel acı bunun yanında hiç kalır. büyün insan ilişkilerim bir facia. dedikoducu birine dönüşmüş gibi hissediyorum kendimi: her şeyden şikâyet eden bir kızım sanki. nedeseyse değişime uğramaktan korkar gibiyim: siz bu ihtimali yok mu sayıyorsunuz? kendimi batağa saplanmış gibi hissediyorum, bataktan çıkma denemelerim gitgide daha zayıf ve umutsuz kalıyor, çırpınışlarım ancak daha çok batmamı sağlıyor.”
hasta kendini keskin ve acımasız bir içe bakışın sivri orağıyla tahlil etmektedir.
“umutsuzluğa kapılıyorum çünkü irade gücüme güvenemeyeceğimi farkediyorum, dolayısıyla da kaygının ellerine teslimim. bu şekilde yaşayamıyorum artık! size bunun nasıl bir acı olduğunu bile söyleyemem: adeta fiziksel bir acı bu. makûl olarak şöyle demem gerekir: kendimi kötü hissetmem için hiçbir neden yok, bununla birlikte ben kendimi kötü hissediyorum. bu saçma bir durum. insanlık dışı bir şey: artık dayanamıyorum. bu acı beni bitirdi!”
insanlardan uzaklaşıp, sesten ve sözlerden tamamen arındığım günlerde keşfettiğim bir kitaptı “ruhun yalnızlığı” , o ruh haliyle böylesine bir kitaba saplanmak iyi mi geldi, kötü mü geldi bilemiyorum lakin acıtsa da okurken okumaya değer olduğunu her sayfasında gösterdiği gerçeğini de gözardı etmemek gerek. alıntı yaptığım kısım kitabın özeti niteliğinde olduğu için başka şeyler yazmaya gerek duymadım.
son olarak “ruhun yalnızlığı” ile birlikte eugenio borgna‘nın “melankoli” , “bekleyiş ve umut” kitaplarını da tavsiye ederim.
ruhunuzun yalnız kalmaması dileğiyle, mutlu haftalar dilerim.
önceden uyarmıştı...
“ yokluğunda, hatta kendini hayalinden uzak tuttuğun zamanlarda bile mutlu edebilen insanlar var, varlığında olduğu gibi.. tuhaf ama gerçekten de var. bazen, çok ötelerde yaşadığı mutluluk mutluluğun olur, bazen de odasında kanaviçe işlerken kurduğu hayaller hayallerin… o gülümsedikçe köklerine can suyu akar çünkü o varlığında seni tepeden tırnağa şanslı kılandı ve sadece bu yönüyle bile mutlu olmayı fazlasıyla hakedendi. önemlisi üstünden yıllar geçse de bir parçasıyla sende kalan, kalacak olandı. … ”
bazen, sahafta bulduğunuz ve kime ait olduğunu bile bilmediğiniz yırtık, bölük pörçük sayfalar hislerinize tercüman olur.
“ evet bunu isterim, evet çok isterim benliğim hatta tüm içtenliğimle. ”
bir süre görüşmemek üzere, güzel günler efendim.
theodor w. adorno - minima moralia.
“ bir düşün içinden geçerken uyanan kişi, hevesinin kursağında kaldığını, dünyanın en iyi şeyinin kendisine gösterilip de verilmediğini hisseder. en kötü düşlerde bile vardır bu duygu. ama tatlı ve doyurucu düşler de çok seyrek görülür, schubert'in dediği gibi sevinçli bir müzik kadar seyrek. en güzel düş bile gerçeklikten farklılığını ve bağışladığı şeyin sadece bir yanılsama olduğu bilincini bir leke gibi taşır üzerinde. ”
“ hakikat için gerekli olan mutluluk için de geçerlidir: kişi ona sahip olmaz, onun içinde olur. aslında sarmalanmış olma duygusundan başka bir şey değildir mutluluk: annenin içindeki o ilk sığınağın sonraya kalmış imgesi. ama işte bu yüzden, mutlu kişi hiçbir zaman mutluluğunun farkında olamaz. mutluluğu görebilmesi için dışına çıkması, yeni doğmuş gibi olması gerekir. mutluyum diyen yalan söylüyor ve mutluluğa başvurmakla ona karşı suç işliyordur. ancak mutluydum diyen kişi sadıktır mutluluğa. bilincin mutlulukla tek ilişkisi şükrandır: hiçbir şeyle kıyaslanamayacak haysiyeti de oradan gelir. ”
“ aşk, yaşayan tinin şifresi olarak ruhsuza kaptırır kendini; çünkü yaşayanlar, onun sadece yitip gitmişlere yönelebilen o ne pahasına olursa olsun kurtarma arzusunun sahnesidir: aşk, ruhu ancak yokluğunda sezmeye başlayabilir. demek insani denilen ifade tam da hayvanınkine en yakın gözlerden, kendi üzerinde düşünmeyen, benliği yansıtmayan o yaratıksı gözlerden geliyordur bize. sonunda ruhun kendisi de ruhsuzun kurtulma özlemidir. ”
“ tarihsel olarak, zaman kavramının kendisi de bir şeyin mülk ediniliş sıralaması temelinde oluşmuştur. ama sahip olma arzusu, zamanı bir yitirme korkusu olarak, geri alınamayacak her şey karşısında duyulan bir korku olarak yansıtır. varolan her şey, olası yokluğu açısından görülür ve yaşanır. onun tam olarak mülk edinilmesini ve böylece dondurulduktan sonra başka eşdeğerli mülklerle değişilebilecek işlevsel bir şey olmasını sağlayan da sadece budur. tam bir mülk haline geldikten sonra sevilen kişinin artık yüzüne bakılmaz. aşkta soyutlama dışlayıcılığın tamamlayıcısıdır; bu dışlayıcılık da , aldatıcı biçimde, soyutun karşıtı olarak, bu tek ve eşsiz varlığa bağlılık olarak gösterir kendini. ama işte böyle bir sahiplenme, sırf onu bir nesne galine getirdiği için nesnesine olan bağlılığını da yitirir ve ‘benim’ durumuna düşürdüğü kişiyi yarı yolda bırakır. ”
“ kadın, en yakınındakinden alınan hazzın üzerindeki laneti, onu en uzaktakine bağlayarak kaldırmıştır. çocuk da tüm varlığıyla beklemiştir bunu, tıpkı daha sonra çocukluğun en iyi anılarını unutmayan kişinin de beklemeyi bileceği gibi. gün sayar aşk, ziyaretçinin eşikte belirip de yaşamın solmuş yüzünü yeniden aydınlattığı âna kadar: ‘işte buradayım yine/sonsuz dünyadan döndüm.’ ”
bir süredir beraber yatıp kalktığım ve yanıbaşımdan ayırmadığım bu kitapla ilgili sözleri cioran'nın, çürümenin kitabı'nda olduğu gibi sonraya bırakmak istiyorum.
aslında kitap, bu ve paylaşamadığım alıntılarla kendini bütün güzelliğiyle anlatıyorken hakkında yazı yazma cüretine ne zaman ve nasıl kapılırım bilmiyorum(: bu yüzden bitirir bitirmez bir kaç notu paylaşmak istedim.
mutlu haftalar dilerim.
bir daha müzik albümü paylaşmam diye düşünüyordum ki sözümün üstünden daha bir gün geçmeden dün kıymetli müzisyen ergüder yoldaş‘ı kaybettiğimizi öğrendim.
nur yoldaş‘ın seslendirdiği ve ergüder yoldaş'ın prodüktörlüğünü, müziklerini, düzenlemelerini yaptığı ve bazı parçaların da sözlerini yazdığı “sultan-ı yegâh” albümü kaliteli sözler, ustaca yapılmış besteler ve düzenlemerle de bir albümün çok satıp geniş kitlelere yayılabileceğini hatta zamana inat kalıcı olabileceğini gösteren ender albümlerden birisi olarak kaldı. sözleri attila ilhan‘a ait olan “sultan-ı yegâh” ve ergüder yoldaş'a ait olan “mihrimah” şarkıları da albümün en çok sevilen parçaları oldu.
bir de bestesini yaptığı “o mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler, bir ah etsen bu dünyayı viran ederim ben. göz gördü, gönül sevdi seni ey yüzü mahım, kurbanın olam var mı benim bunda günahım.” sözleriyle beni tanıştırması açısından “defter-i divanımız” şarkısının da bendeki yeri ayrıdır.
son zamanlarını inzivada geçiren bu güzel insan yaşamı, rahatsızlığı ve kendi iç hesaplaşma biçimiyle de bir dönem gündemi oldukça meşgul etmişti…
ne diyelim mekanı cennet olsun.
müzik albümlerimin olduğu dolaplara bakınca aklıma aradığım bir albümü bulduğumdaki heyecanım, bir an önce dinlemek için koşar adımlarla eve gidişim ve hayallere kapılıp saatlerce odama kapandığım günler gelir. zaman geçtikçe düşüncelerimiz, yaşam biçimlerimiz, olmazsa olmazlarımız nasıl da değişiyor değil mi?
şarkılara küstüğüm zamanlardan bu yana cd veya plak almak benim için sadece bir alışkanlık olarak kaldı. ve bu alışkanlık sayesinde raflar yerini açılmamış onlarca albüme bıraktı.
bu zamana kadar kapalı halde durmasına içimin el vermediği sadece bir kaç albüm oldu, hüsnü arkan'ın kırık hava albümü de onlardan biri. bunda hüsnü arkan'ın kendinden emin sesi, müzik konusundaki donanımı, şarkı sözlerindeki şiirselliğin rolü elbetteki büyük ama sadece bunlarla sınırlamış olursam kendisine haksızlık etmiş olurum. ben hüsnü arkan'ın mütevazı kişiliğinde saklı olan yazı dilini seviyorum. ve düşüncelerinin tamamı olmasa da belli kısımlarına katıldığım bir isimdir.
albümdeki “öyle bir rüya” şarkısı “sonra sen geldin bütün sokaklara” sözleriyle sanki hiç gelmeyecek baharın gelişini müjdeledi… ve sözler boşlukta aktıkça yaşam tomurcuklarımın vucudumda çimlenmesine tanık oldum, birsen tezer “sensiz bunca yıl nasıl yaşadım ahh” dediğindeyse çiçeklerimin tek tek açtığını gördüm. kısacası bu parça bana rotası belli olmayan büyülü bir yolculuğa çıkaracak kadar keyif verdi. tabi bu hisler sadece şarkının etkisinden miydi, bilemiyorum. tek tek diğer şarkılara da değinip lafı gereksiz yere daha fazla uzatmayacağım,
sonuç olarak keşfe gerek olmayan “kırık hava” ve “öyle bir rüya” hakkında bir kaç kelamda bulunmak istedim.
saygılarımla, mutlu günler efendim.