birkaç hafta önce, spor salonunun soyunma odasındaydım. toplanıp çıkmam gerekiyordu ama yeni tozluklar almıştım ve bana yakışıp yakışmacağını düşünürken, paketi açmaya karar verdim. tam bu sırada, ne uzaktan ne de yakından diyebileceğim bir mesafeden bir ağlama sesi duydum. düzelteyim, bir ağlama nöbeti duydum. kafamı kaldırıp “iyi misiniz?” diye sordum ancak cevap gelmedi. bu sırada çevredeki kadınlar da harekete geçtiler, sesin kaynağına doğru gittik. geride durdum, kalabalık etmek istemedim. bebek gibi ağlayan kadının ayrılık acısı çektiğini öğrendik.
bu nöbetin bir ucundan tutamayacağım, üzgünüm, 99 problems, dedim kendi kendime. yavaşça tozlukların bana ne kadar yakışacağını düşünmeye koyuldum.
ama yapamadım. neden bilmiyorum. kadın dayanışması? pür merak? birilerinin yaralarını sarma ihtiyacı?
tu fui, ego eris?
konuştum, dinledim. dakikalarca. isterse bir gün kahve içebileceğimizi söyledim. ciddiydim, anlatacağı şeyleri yine dakikalarca dinlerdim.
aylar önce, duyduğum günden beri her gün düşündüğüm bir cümle işitmiştim: “bazen yapman gereken en iyi şey, hiçbir şey yapmamak”.
çok basit, değil mi? cümle de basit, işaret ettiği şey de. hiçbir hareket yok, hiçbir kelime yok, hiçbir ima ya da iddia yok.
bu cümle, aynı ağızdan işittiğim bambaşka ve tamamen alakasız başka bir cümleyle, beynimde aynı yere kazınmış durumda. bu iki cümle hep el ele, bir konsept albümdeki birbirini tamamlamak için tasarlanmış iki şarkı gibi - biri bitiyor, diğeri başlıyor. birbirlerine karışmışlar.
“canın çikolata çektiğinde, kapya biber ye”.
evet, ikinci cümle bu.
bu cümle üzerine de günlerce düşündüm. düşündürdüm, yorumlattım. bazen midemizi değil, ruhumuzu doyurmak için yediğimiz gibi katastrofik derecede garabet bir açıklama yapıldı.
devamı daha iyiydi: duygularını yemek. duygularını içmek. duygularını koşmak.
annemle konuştum bugün. bunları anlattım. hiç beklemiyordum ama… söyledikleri, adeta katartik bir rol oynadı. her şey birden berraklaştı.
duygularımı yedim. duygularımı içtim. duygularımı koştum, kaldırdım, indirdim, ittim, çektim, terledim, biraz fırlatmış bile olabilirim. ve daha nicesi.
ve hala ordalar. atık olarak değil, en taze halleriyle. burdalar, atamayacağım.
hissetmeyi reddettikçe.
sadece bunun kabulü, beni yalnız bırakmalarına yetti. sadece varlıklarını artık yadsımamam, onları yok ediverdi.
beynime kazınan, alzheimer olsam bile unutamayacağımdan korktuğum o iki cümleye gelince.
ikisi de o kadar haksızdı ki.
ben hiçbir şey yapmadan duramam. hiçbir şey yapmamak, yarayan bir şey değil. üzerine aylarca düşündüğüme ve bunu pratike edemediğim için kendime kızdığıma şaşırıyorum şimdi. kapya biber konusunda daha haklı olabilir.
ağlayan kızı tekrar gördüm. kendisini kötü hissettirmemek adına bir şey söylemedim. bana gülümseyerek geldi, güneş gibiydi. konuştuk, sevindirdi. tu fui, ego eris?
ve hala “sadece” 99 problemim var.


















