Mevsimler birinden öbürüne devrilirken, elimizi arı sokarken, bisikletten düşüp dizlerimizi kanatırken canımıza bir şey olurdu; hissederdim. Ama acıya dahil değildi yine de bunlar. Hayattı, yekpâreydi işte. Zaman, hayatı parçalara ayırıp “parça parça” görmeye başladığımızda, acı, o yekpâreliği yitirdiğimizde oluşacaktı. Şimdilik dünya geniş ve ılıktı. Biz kendi ılık dünyamızın içinde salınan, uçuşan perilerdik.
Gün ortasında yazlık sinemanın arka duvarından atlar, orada kurardım hışırtılı sessizliğimi. Sayamayacağım kadar çok sayıda, yeşilli mavili tahta sandalyelerin arasında, geceden kalmış ve öğlen güneşiyle gevremiş milyonlarca çekirdek kabuğunun ortasına yayılır, ılık güneşin ensemi yalamasına gözlerimi yumardım. Nereden geldiğimin, niye geldiğimin sorusunun olmadığı zamanlardı. Biz periler o zamanlar en çok ılık, beyaz yaz günlerini severdik. Kış mart demekti; ve mart hakkında hiç de iç açıcı olmayan bilgilerim vardı. Mecaz bilmezdim. Annem mart dokuz donludur derdi. Yazın ilk günleri benim “öylesine oluş”um gibiydi. Ilık ve uçucu, yekpâre ve sonsuz ve doya doya beyaz gün.
Periliğimin yeşil vadisindeydim, uçuşmaktaydım ama sanki vadi bitmekteydi. Gözüm kendi içime ve dışıma bakmaya ayrılmaktaydı. Sanki dünyaya “yayılma hali” çatlamaya başlayacaktı.
Birhan Keskin, Kim Bağışlayacak Beni s.37-38 ‘Beyaz Delik’ Fotoğraf: Agnès Varda.






