Ben ne yapardım mesela...
Gölgeme sordum, ne var ne yok diye... “İyilik güzellik olsun isterim” dedi. Ama kala kala yalnızlıkla hayal kırıklığı kalmış elinde, titreyişinden belli. İnsanlara denk geliyorum, suratları asık, insanlar görüyorum silüetleri bulanık, insanlar tanıyorum teninin kokusunu hiç istemediği bir kadının, bir adamın yatağında bırakmış bir önceki gece... Gölgem ayaklarımın altına saklanıyor. Biraz da sen yürü diyor, daha da düşün, daha da karanlıklara boğ kendini... Haksız da sayılmaz. Nefes alışım her geçen bir saniyede daha da zorlaşıyor. Evimden çıkasım bile gelmiyor, birkaç trajedi, üç beş dram daha görmesin gözlerim diye sokaklarda... Halbuki, ben nasıl bir dünyaya açmıştım gözlerimi, öyle değil miydi o hikaye? Kazanmak zorunluluğu üstüne kurulu şu sefil hayatlarımızda, bir olguyu kazandığımız gün haricinde sevindiğimiz oldu mu, o olguya..? Nankörlük ediyorum belki dünyaya, belki hayatında her şeyin suçlusu kendisidir insanın... Gölgem uykuya dalıyor ben bunları anlatırken. Tuhaftır; aynaya dönüyorum yüzümü bu sefer, bir de bakıyorum, tanıdık bir yüze benziyor, konduramıyorum yine de, bir de bakarsın bambaşka biri çıkar diye susuveriyorum. O bana bakıyor ben ona... Saç telleri karman çorman, uyumaktan ya da uyuyamamaktan göz altları şişmiş baya baya, yorgun bakıyor, çaresiz gibi... Aynalar kırılıveriyor birden. Balkona çıkmıştım sonra. Saat gece yarısından sonra bilmem kaç. Panjurlarım sıkı sıkıya kapalıydı. Azıcık araladım belki bir iki esintiye rastlarım da sohbet ederim diye... Geç olmuş tabii sokak köpeği kalmış bir köşede, kaldırımlar yerinde, sokak lambaları yerinde, parktaki salıncaklar yerinde, bir de taksici duruyor yerinde... Esinti yok, sevişecek bir kadın yok, kadını geçtim, sevişmeye istek bir var bir yok... Bardağımın içinde kahve de yok. Ben ne yapardım mesela...?
yorganın altına girdim... uyumuşum...
ertesi gün yine aynı...














