
⁂
taylor price
No title available
No title available
Claire Keane
Peter Solarz
trying on a metaphor
will byers stan first human second

No title available

blake kathryn
ojovivo

oozey mess
One Nice Bug Per Day
Lint Roller? I Barely Know Her
🪼

Kaledo Art
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ

@theartofmadeline
wallacepolsom
No title available

seen from United States

seen from Austria

seen from Australia
seen from United States
seen from Canada
seen from Lithuania
seen from Algeria
seen from Russia
seen from Ukraine
seen from New Zealand
seen from United States
seen from Poland

seen from Germany

seen from Malaysia

seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
@sonfotografkaresi
Mükemmel bir şey!
...zaaflarına bir gece, hatalarına bir nilüfer, sevgisizliğine bir kalp verdim; artık geri ver...
Yalnızlığım kadar yaşayacaksam şayet;
ölümsüzlüğü bulmuş olmaktan,
çok korkuyorum...
Kadın
Baktım,
rüzgar ne de yakışmış kızıl saçlarına
kucakladı sahipsiz bir masalı
ayakları çıplaktı, çelimsizdi kolları
titriyordu, ama ağlamıyordu kadın
Saklandım,
belki terketmişti bir adamı,
belki de terkedilmelere alışmıştı
alkol içmemişti, ama sarhoş gibiydi
yürüyordu, ama ağlamıyordu kadın.
Durdum,
uzunca bir gömlek vardı omuzlarından salınan
korkmuş belli ki kalbinin atışından
çatık kaşlarının kenarında bir hüzün
yorgundu, ama ağlamıyordu kadın.
Dinledim,
mutsuzluğu yetmeyecekti susmaya
ümitsizliği çok gelecekti zamanı durdurmaya
yalnızlığı umurunda bile değildi
kırgındı, ama ağlamıyordu kadın.
Anladım,
damla damla geceye ihtiyacı vardı
tutam tutam geleceğe
dayanamadım, uzattım elimi, belki tutmak ister diye
elimi tutmadı ve ağladı kadın...
Kahveye teşekkür;
Hani cam bardağa çatalınla vurursun da, bir ses çıkar ya,işte öyleydi yalnızlığım. Aynanın karşısında durdum şöyle bir. Uzun uzun baktım,baktıklarımda anlam aradım, kalbime uzandım zor olsa da, biraz beynimi biraz geçmişimi kurcaladım sevebilme dürtüsü aradım.Yastığa başımı her koyduğumda, o sesin içinde neşeli bir şarkı aradım. Bir akşam kendimi yine sokağa attım. Deniz kıyısında ayaktaydım. Bekledim, bekledim… “Islanırsam serin suda, kendime gelirim, uyanırım, ayılırım belki..” dedim. Beni itecek birini aradım, kimsenin farkında bile değilmişim. Yürüdüm… Usandım yürümekten, düşünmekten. Oturdum, bir orta kahve söyledim.Sakarlık ya, daha bir yudum bilme almamıştım;kolum fincana çarptı, kahvem döküldü. Biraz da onun çantasına sıçramış. Farketmemişim… Silmek için bir bez aradım. Gerek kalmadı. Aynı anda uzandık çantaya... Durdu, gözlerime baktı, elini nereye koyacağını şaşırdı, dudakları heyecanlandı... Her şey temizlendi birden. Ben ayıldım, yağmur başladı, rüzgar esti, o gülümsedi... Tek ihtiyacım, bir fincan kahveymiş meğer...
...“sana ihtiyacım var, gel!”
diyebilmekmiş güçlü olmak,
sana “git” dediğimde anladım...
olmuyor ‘ferdi özbeğen’siz...
Ben ne yapardım mesela...
Gölgeme sordum, ne var ne yok diye... “İyilik güzellik olsun isterim” dedi. Ama kala kala yalnızlıkla hayal kırıklığı kalmış elinde, titreyişinden belli. İnsanlara denk geliyorum, suratları asık, insanlar görüyorum silüetleri bulanık, insanlar tanıyorum teninin kokusunu hiç istemediği bir kadının, bir adamın yatağında bırakmış bir önceki gece... Gölgem ayaklarımın altına saklanıyor. Biraz da sen yürü diyor, daha da düşün, daha da karanlıklara boğ kendini... Haksız da sayılmaz. Nefes alışım her geçen bir saniyede daha da zorlaşıyor. Evimden çıkasım bile gelmiyor, birkaç trajedi, üç beş dram daha görmesin gözlerim diye sokaklarda... Halbuki, ben nasıl bir dünyaya açmıştım gözlerimi, öyle değil miydi o hikaye? Kazanmak zorunluluğu üstüne kurulu şu sefil hayatlarımızda, bir olguyu kazandığımız gün haricinde sevindiğimiz oldu mu, o olguya..? Nankörlük ediyorum belki dünyaya, belki hayatında her şeyin suçlusu kendisidir insanın... Gölgem uykuya dalıyor ben bunları anlatırken. Tuhaftır; aynaya dönüyorum yüzümü bu sefer, bir de bakıyorum, tanıdık bir yüze benziyor, konduramıyorum yine de, bir de bakarsın bambaşka biri çıkar diye susuveriyorum. O bana bakıyor ben ona... Saç telleri karman çorman, uyumaktan ya da uyuyamamaktan göz altları şişmiş baya baya, yorgun bakıyor, çaresiz gibi... Aynalar kırılıveriyor birden. Balkona çıkmıştım sonra. Saat gece yarısından sonra bilmem kaç. Panjurlarım sıkı sıkıya kapalıydı. Azıcık araladım belki bir iki esintiye rastlarım da sohbet ederim diye... Geç olmuş tabii sokak köpeği kalmış bir köşede, kaldırımlar yerinde, sokak lambaları yerinde, parktaki salıncaklar yerinde, bir de taksici duruyor yerinde... Esinti yok, sevişecek bir kadın yok, kadını geçtim, sevişmeye istek bir var bir yok... Bardağımın içinde kahve de yok. Ben ne yapardım mesela...?
yorganın altına girdim... uyumuşum...
ertesi gün yine aynı...
Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka... Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Genelde ayrılıkla sonlanan aşk hikayelerinde terk edilen anlatılır daha çok... Onun haline üzülür insan... Ama terk eden de terk edilen kadar üzülmez mi, sizce de..? Kalbini parça parça dağıtırsın insanlara, bir parça da ona bırakmışsın hani... Bıraktığın o parça o ağladıkça acımayacak mı..? Terk eden insan hissetmeyecek mi acıdığını..? Sevgi deme o an kimseye, kendine de pişmanlık deme... Aşkın hangi alanının tarifi var da, ayrılığın tarifi olsun. Terk etmeyi bitirici vuruş olarak gören insan hayatında asla mutlu olamaz doğru... Ama mutluluğu kovalamak için terk edecek gücü kendinde bulan insan asla kaybetmiş sayılmaz... Sevdiğini üzer, kaybına üzülür, kendine kızar, odalara kapanır, ağlar, yakarır... Ama kaybetmez, kendini aramak zorunda kalmaz, içki masalarında her gece ölüp ölüp dirilmez. Anladın mı... Sadece terk etmiştir, sadece kötü bir andır... En azından az biraz sevgi tattırdıysa, geriye sadece soluk bir gözyaşıyla arkasından el sallamak kalır, o sırtını çevirdiği andan itibaren yeniden kazanmaya başlamıştır ve terk edilene de kazanabilmek için şans kapılarını aralamıştır...
İnsan özlüyor;
Belki bir kişiyi, belki bir yeri, belki bir duyguyu.
Çocukluğunu özlüyor bazen... Tek derdi, sırt çantasında hangi süper kahramanın olacağını düşündüğü günleri... Dondurmasının tadını alamadan eriyip gittiği için derbeder olduğu günleri, dükkan kapısına sandalyesini çekip, güne tek şekerli çayla başlayan amcayı, lise döneminde her sabah 7′de bindiği 93 model körüklü teneke otobüsü, hatta her sabah aynı otobüste denk geldiği insanları bile özlüyor. Hayatla ilgili hiç bir kanaati ya da beklentisi olmadan yaşadığı, mutlu etmek zorunda olmadığı, aklını tırmalayan düşüncelerden çok çizgi filmleri kaale aldığı günleri özlüyor. Bayramlarda gelen para en büyük kazançtı mesela... Sıradan bir günde paranın peşinden koşmamayı özlüyor. Pazar banyosunu yaptıktan sonra, kömür sobasının yanına kurulup televizyondaki pazar programlarına dalıp gittiği o zamanı özlüyor. “Tut ki büyüdüm, şunu olucam, bunu olıcam” dediği günleri özlüyor. Hem olamayacağını bilseydi istemezdi. “Hele bir büyüyeyim de araba kullanayım” dediği günleri özlüyor. Hem bilseydi araba kullanmakla bitmeyeceğini, büyümezdi...
ve...
Sokaktaki masumaneliği, salıncakları, uzun yola giderken yanından geçen mavi arabaları saymayı, denizi sadece bir oyun aracı olarak kullanmayı...
Bilseydi, durdururdu zamanı, salmazdı bir yere, hem de bir dakika bile...
Bilseydi ağlardı belki de, ağlarken 5 dakikanın daha geçtiğini bile bile...
Uyumasam yarın olmayacak sanki... Yarını etmek için uyuyormuşuz gibi...